|
| a | ÖNSÖZ:
Sayın
hemşerilerilerimiz. Gasaba Ansiklopedisi adı ile düzenlenmeye çalışılan
bu sayfa kasabada kullanılan KELİME ve DEYİMlerin sözlük manalarından
ibaret kalmayacaktır. Ansiklopedik muhteva ile Kasabanın
tarihini,ekonomik,kültürel, sosyal ve folklorik yapısını, hizmeti
geçenlerini, ileri gelenlerini, kasabamıza yön veren insanlarını,
renkli simalarını yansıtan,örf adet ve gelenekleri ile tanınmasına
gelişmesine yardımcı olarak kalıcılığına yarayan sayfa düzeni şeklinde
olması arzulanmaktadır. Bu bölümün gelişmesi, zenginleşmesi uzun zamana
yayılarak gidecektir. Resimlerle donatılacak, konu enine boyuna işlenip
tatmin edici bilgi ile doldurulacaktır. Ucundan kıyısından bu bölüm ile
karşılaşan kasabalı hemşerimizin geçmişini, hatıralarını, çocukluğunu
bulup zevk alacağı, hoşça vakit geçirip ayrılmakta güçlük çekeceği
sayfa haline gelmesi-getirilmesi arzu edilmektedir. Onun için Kasabaya
ilgi duyan herkesin kasaba ve kasabalı olma özelliğindeki sitemizde yer
alması istenilen kelime, konu, olay,resim, bilgi ve belgeyi vs. i site
idarecilerine aktarmalarını gelişmeye katkı sağlamalarını bekliyoruz. |
| | |
| Aba | Aba:Yünden
yapılmış kaba kumaş. Bu kumaştan yapılmış üstlük, örtü manallarında
kullanılır. Aba altında erler yatar, kıyafet kişiliğe ölçü olmaz
manasına kullanılır. Abayı yakmak aşık olmak, aba altından sopa
göstermek üstü kapalı tehdit etmek. Kasabada bundan başka ve daha
ziyade büyük kız kardeş, büyük bacı, abla olarak da kullanılır. |
| | |
| Âbâd | Şen, bayındır, mamur hale gelmiş, imar edilmiş, bakımlı, derli toplu gelişmiş. |
| | |
| Abanmak | Bir şeyin üstüne kapanmak, çullanmak, yüklenmek, bütün gövdesi ve ağırlığı ile dayanmak. |
| | |
| Abdesthane | Abdest
alma yeri, el yüz yıkamak abdest almak için yapılmış musluklu kurnalı
yer. Şadırvan / Abdest bozacak yer, tuvalet, ayak yolu. wc. |
| | |
| Ablak | Dolgun değirmi yüz ve böyle yüzlü kişi. |
| | |
| Abo, abu - abov | Halk tabiridir. Kabaca ünlem olup, hayret, şaşkınlık ve korkma ifadesi olarak kullanılır. Abov:Aşırı şaşkınlık ünlemidir. |
| | |
| Absan | Ab=su,
Absan, Kasabada eskiden çamaşır yıkamakta kullanılan, meşe külü ve kil
kaynatılarak çökertilmiş ve çamaşır yıkamaya elverişli hale getirilmiş
sertliği giderilmiş su./kurutulmak için serilecek üzüm sakımlarının
çabuk kurulamaları ve sarı renkli olmaları için kül kaynatılıp zeytin
yağı dökülerek hazırlanan ve üzümlerin içine batırıldığı karışım suya
da absanlı su denir. Osmanlıcada Abzan: küçük havuz. Abs:kurutma,
kurumaya bırakma |
| | |
| Abur cubur | Rastgele
karmakarışık, kaliteye dikkat etmeksizin yenilen yiyecekler. Lezzetsiz,
sağlıksız, zararlı ve dikkatsiz pişmiş yemek veya öte beri döküntü
yiyecekler. (abur cubur yiyeceğine adamakıllı karnını doyur, yarım
yamalak abur cubur yeme de yemeği bekle). Ağızdan çıkan saçma sapan ve
ölçüsüz sözler.(hiç doğru söylemez konuştuğu abur cubur) |
| | |
| Accık | Azıcık kelimesinin kasabada genellikle halk tabiri ile kullanılmış şeklidir. Azlık, birazcık ifade eder. |
| | |
| Acur | Üstü
hafif oluklu girintili, sarı beyaz veya genellikle boz renkli, irice ve
uzunca şekilli salatalık(Bostan, hıyar) cinsi. Sadece taze yemede ve
turşu yapımında tercih edilir, salata ve pişecek olarak kullanılmaz. |
| | |
| Afili- Afilli | Afi:fiyaka,caka, çalım, gösteriş. Afili-afilli: fiyakalı, cakalı,çalımlı, gösterişli. |
| | |
| Ah | Duygu
ifade eden ünlemlerden olup kullanılan yere ve kullanılıştaki ses
tonuna göre değişik manalara gelir. Ah: iç çekme arzu etme, inleme,
pişmanlık nedamet duyma, acı ifade etme. beddua alma, ilenç manalarına
da kullanılır. Ah almak,ah çekmek, ah etmek, ah vah etmek, ahı göğe
çıkmak,ahı tutmak, ahı yerde kalmamak gibi değişken manalarda
kullanılır. |
| | |
| Aklına girmek | Bir
kişiyi bir konu hakkında ikna etmek. Konunun ayrıntılarını ve
faydalarını anlatarak kabul ettirmek. Razı etmek. Veyahut kandırarak
azıtıp zarara götürmek. |
| | |
| Alazada - alazlama | Biçilen
mahsulün biçme, aktarma, doldurma ve nakli sırasında tarlaya dökülen
tanelerinin toprağa karışması, uygun zaman ve uygun nemli ortamda
ekilmiş gibi yeşerip çıkmasına denir. (Ahmetlerin tarlasında ekilmediği
halde çok güzel alazada ekin olmuş. Bu tarla ekilmiş mi alazada mı
çıkmış?, Bu tarlayı sürmeye gittim amma öyle bir alazada çıkmış ki
sürmekten vazgeçtim.) Alazlama:yüz, cilt ve derinin sivilcelemesi,
kızarıp kabarması. |
| | |
| Albastı | Yeni
doğum yapmış lohusa kadınlarda görülen ateşli bir hastalık. Kasabada
albasma olarak da geçmektedir. Tıbbi tabiri Lohusa humması |
| | |
| Alelade - alelusül | Alışıla geldiği adet olduğu üzere, usulen, sıradan ve bayağı şekilde. Dikkatsiz ve intizamsız durumda. |
| | |
| Alengirli | 1.Tuhaf,
acayip. 2. Karmaşık, içinden zor çıkılır. 3.Gösterişli, süslü
manalarına gelmekte olan bu kelime kasabada her üç manada da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Alettirik | Halk dilinde elektrik. zamanımızda genellikle doğru şekilde elektrik olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Allahu alem(Allem): | Lugat anlamı:Allah bilir
Istılahi anlamı: Tereddütlü durumlarda "Ben bilmem Allah bilir"anlamında kullanılır. |
| | |
| allâlem | Allâlem:Allehem:(Kasabaya
ait mahalli kelime) Allahu alem, Allah'a havalemden dönüşme kelimedir,
mutlaka öyledir, herhalde öyledir. Allah'a havale ederim doğrusu
öyledir. Doğrusunu Allah bilir manalarında kullanılır. |
| | |
| Allem gallem etmek | Hile hurda ile oyuna getirerek kurnazlık ederek kandırmak. |
| | |
| An - anbaşı | An:hudut,
anbaşı:tarla sınırı. Arazinin bitimi kenarı. Eskiden anbaşlarını geniş
bırakırlardı da oralarda kendiliğinden biten otları toplamaya giderdik.
Hayvanlarımızı anbaşlarına kısa kısa çakardık biz ot toplarken onlar da
yayılırlardı. Şimdilerde anbaşları kalktı gitti, geçilecek yer
kalmadığından komşular arasında geçit ihtilafları çıkmaya başladı.
Anbaşları geniş bırakıldığından anbaşı takip edilerek ekili araziye
zarar verilmeden ovada dolaşma imkanı vardı. Şimdikiler çizgi gibi
belli belirsiz kaldı. Bağlarda, bağ aralarındaki tirmenler atık taş
yığını ve yarı duvarımsı olduklarından yerli yerinde durmaktadır. |
| | |
| Anaç | 1.Birçok
yavru yetiştirmiş kartlaşmış, alışmış, ustalaşmış kümes hayvanı.
2.Tecrübe kazanmış, ustalıklı, kurnazlaşmış. 3.Yaşlanmış Kart. |
| | |
| Ananat | Kasabada
harman zamanı arabaya-römorka ekin sapı yükletilmesinde kullanılan çok
uzunca saplı büyük ebatlı demir dirgen çeşidi. Kasaba havalisinde
kullanılan tabirdir. |
| | |
| Andaç | Anılmak,
hatırlanmak için alınıp verilen hatıra eşya. Ana baba veya geçmişini
hatırlatan (körpe küçük) çocuk, yadigar nesil. Anılmasına yarayan
hatıra. |
| | |
| Andık | Andık:
Bir çeşit Sırtlan türü. Kasabada bununla birlikte doymak bilmeyen
hayvan veya argo olarak çok yiyen kişi manalarına kullanılan kelimedir. |
| | |
| Andırmak | Anmak,
hatırlamak, yadetmekten gelen bir kelime olup daha ziyade benzediği
kişiyi, benzediği olayı hatıra getirmek, hatırlatmak manasına
kullanılır. (olay aynı benim başımdan geçeni andırdı. Çocuk aynen
babasını andırıyor görünce babası gözümün önüne geliyor. vb.gibi) |
| | |
| Annaç | Karşısında, karşı karşıya, alnı karşısında, tam karşısında, annacında gibi kasabada kullanılan halk tabiridir. |
| | |
| Ansızcağızına uğramak | Aniden, habersiz, beklenmedik belaya uğramak. (zararı yapana da dokunan)Beddua, ilenti. |
| | |
| Anız | 1.Ekin biçildikten sonra toprakta kalan sap saman, bitki kökleri. 2. Hasattan sonra sürülmemiş tarla. |
| | |
| Apışmak | 1.Hayvanların
yorgunluk ve yılgınlıktan apışlarını ayıraraktan çökmesi. 2.Kasabada
genellikle (mecazen) ani bir olay karşısında şaşırıp kalmak, yılmak,
dehşete düşmek manasına apışıp kalmak olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Ara odası | Kasabada,
akrabası ve kalacak yeri olmayan yolcu ve misafirlerin konaklayıp
misafir edilmeleri için yapılmış, insanlar için yiyeceği, yakacağı,
geceleri aydınlanmaları,yatacak yatak yorganı, hayvanları için de yem
saman ihtiyaçları kasabalı halkça karşılanan, oturup barınma odaları,
hayvanlarının barınmaları için ahırları ve yanlarında su kuyuları olan
misafirhane kompleksi. Oba cami yanı ve (Subaşı) Hacıhoca camii yanında
olmak üzere 2 adet faaliyette olan ara odaları. Son zamanlarda kalıp
hizmet alanların ehil kişiler olmayışı, mesuliyetsiz hareketleri ve
eşyaların talan edilmesinden, halkın ilgi ve desteğini çekmesi ile
kapatılıp yıkılmışlardır. |
| | |
| Arabaşı | Karaman
bölgesinde kendinden bahsettirmiş. Lokantalarına kadar girmiş kasabada
da çok sevilir, sık yapıldığından mutad yemek haline gelmiş, kavrulup
kaynatılarak pişirilmiş ve sinilere serilmiş hamur ile önceden
hazırlanmış miyeneli, keklik tavşan gibi av hayvanı veya tavuk eti
karışımlı bol acılı-limonlu çorba ile birlikte yenilen mahalli yemek
çeşidi. (Adını Arap aşından da alsa, ara aşından da alsa Kasabanın
damak tadı, kış günlerinin vazgeçilmezidir)Arabaşıyla ilgili linkte
tarifi de var. Amma kasabada yapılış şekli malzeme miktarıda uymuyor.
http://lezzet.blogspot.com/2006/02/araba-orbas-ve-hamuru.html

|
| | |
| Aralık | Aralık:
1:iki nokta arasındaki mesafe, açıklık. 2.Senenin 12.ayı. 3.Kasabada
evin ilk kapısından girişteki bulunan ilk oda, antre, eve giriş odası.
Zamanımızdaki mutfaklı banyolu vc.li modern evlere geçmeden evvel
kasabada karşılıklı 2 oda veya tüfengine tabir edilen odalara geçişte
bulunan ve çok amaçlı kullanılan odaların arasındaki ilk giriş odası.
Aralıkta yaz günlerinde oturulur. Giriş karşısında şömine şeklinde
gömme ocak, ocağın üstünde ocak çıkıntısı ile birlikte kap kacak
sıralanması için raf bulunur. Mutfak olarak da kullanılırdı. |
| | |
| Arpa Kokurdağı | Ekin
halindeki yeşil arpanın ok üzerine kalkıp başak çıkarma zamanı, biraz
daha ilerisi başakların içindeki tanelerin süt haline dolmaya başlama
zamanı. Kasabada bu süre zaman dilimi olarak, zaman tarifi olarak
kullanılır. At çiftçiliği zamanında hayvanların yeşilini alması harmana
güçlü girmesi için ekin halindeki arpa arpa kokurdağı zamanında
biçilerek hayvanlara yedirilerek güçlendirilirdi. Bu zaman dilimine de
arpa kokurdağı zamanı denilir. Aşağı yukarı Mayıs ayı sonu Haziran ayı
başı zamanlarına isabet eder. (arpa kokurdağı, bostan ekimi, bostan
otu, alaca düşümü zamanı gibi) |
| | |
| Arık | Sağmal
olmayan, sağılır halde olmayan toklu, şişek, çebiç, koyun, kuzu ve yoz
döküntü davar karışımına arık denilir. Sağılmadığından ve kuzu besleme
sorumluluğu olmadığından bu tür arık davarla pek ilgilenilmez. Özel
olarak dikkate alınıp beslenilmez kendi halinde takip edilir. |
| | |
| Arım namussum | Ar:Utanmak,utanacak
şey,hicap duyma, mahcup olma, ayıp. Haya duygusu. Namus:Dürüstlük,
ahlak kuralı, ırz, edep,iffet manalarındadır.Kasabada bu iki kelime
Arım namussum şeklinde bir araya gelerek konuya ağırlık verilerek
olması mümkün değil, imkansız. Utanılacak iş nasıl olur manalarında
pekiştirilerek kullanılır. Ar namus tertemiz:Arsız,utanmaz,edepsiz, arı
namusu önemsemeyen kimseler için kullanılır. |
| | |
| Arzuhal | Resmi bir makama durumu bildirmek (halini arz etmek) veya istekte bulunmak için verilen yazılı dilekçe(istida). |
| | |
| Asar | 1.Eski
eserler, tarihi olaylardan kalan izler. Eski devirlere ait kalan
eserler, antikalar. 2.Dış saldırılardan korunmak maksadı ile etrafı
surla çevrili hisar veya yükseltme emniyet tepesi. Bulunduğu yerleşim
yerlerine göre yüğ veya hüyük olarak da adlandırılmıştır. Kasabada asar
eski zamanlarda savunma amaçlı yapılmış yığma tepedir. |
| | |
| Asfenik-asfinik | Maden
kömürünün kuru kuruya damıtılmasından elde edilen keskin kokulu, parlak
beyaz renkli naftalin. Yünlüllerin güvelere ve sair haşerelere karşı
korunmasında kullanılan Naftalinin kasabada kullanılan diğer
adı.(Kasabada naftaline asfinik tozu da denir) |
| | |
| Atapatasi | "Adı
batasıcana" ibaresinden türetilmiş akrebe verilen bir isimdir./
Atapatası:Akrep in kasaba yöresindeki kelime karşılığıdır. İnsanlara ve
canlılara zehirlemek suretiyle zarar veren canlı haşeredir. Eski yapı
yıkıntıları, nemli yerleri sever. Ağzı kıskaçlı, sıralı tespih şeklinde
üzerinde kıvrılmış kuyruğunun ucundaki iğnesi ile sokup zehir
zerkederek zehirlenmelere sebebiyet veren zararlı. Akrep sert kılı ve
kıldan yapılmış malzemeyi sevmediğinden kıldan çadırlara giremediği ve
çadırların akrep yönünden emniyetli olduğu rivayet edilir.

|
| | |
| Atsineği | Daha
çok atlara musallat olarak atın kuyruk kıllarının vuramadığı kuyruk
altı ve bacaklarının arası ile gözünün kenarlarında yaşayan ve kanemici
özelliği olan ve konduğu yerden kalkmak istemeyen yapışkan tipte
sarı-kızıl karışık renkli sinektir. İnsanları da ısırarak rahatsız
eder. "Atsineği gibi hayatın bedava" şeklinde insanlar arasında
latifesi de vardır. |
| | |
| Avadanlık | Marangoz-dülger,
tamirci, elektrikçi, kaynakçı gibi sanatkarların el aletleri ve
aletlerin toplandığı alet kutusu, alet sandığı veya çantası. |
| | |
| Avare - Avara | Boş
gezen, işsiz, güçsüz. Boşa dolaşıp vakit geçiren, serseri, serkeş
manalarına kullanılır. Avara yapmak, avara bırakmak: oyalamak, iş
yapmasına mani olmak gibi manalarda da kullanılır. |
| | |
| Avgın | Su
geçmesi için açılan çukur, delik, havuz manalarında kullanılır.
Kasabada gozağaçtan künkler içinden iptitai usullerle gelen içme
suyunun kasabaya girmeden havalanıp arınması için kasaba taşından
örülerek yapılmış depo ve sevkiyat merkezi idi. Aşılık mezarlığı yolu
üzerinde halen ayakta olup bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuştur. |
| | |
| Avkalamak | Avuçla
elle sıkıştırmak, ovmak, ovalamak, çamaşırı elle ovarak yıkamak, kaba
şekilde çitilemek. Çocuğu acılı okşamak acıtarak sevmek manalarına
kullanılır. |
| | |
| Avurt | Yanağın ağızın iç tarafı, dişlerin dışındaki yanakla dişler arasında kalan boş yeri. |
| | |
| Ayak | İnsan
ve hayvanların yere basan ve ayak bileklerinden aşağıdaki yürüme
uzuvlarıdır. Masa,sandalya,merdiven, sütun ayağı, sacayağı, kazayağı
gibi çeşitleri ve kullanılır yerlerine göre çok yorumlara gelen
manaları vardır.üçbeş ayak, su ayağı, ayağa düşmek,ayağa kaldırmak,
ayağı alışmak, ayağı dolaşmak, kendi ayağı ile gelmek, ayağı karıncalı,
ayağı yere basmak, ayağı suya ermek, ayağı üzengili, kendi ayağı
üzerinde, ayağı yer tutmamak, ayağı yerden kesilmek, ayağına çabuk,
ayağına dolanmak, ayağına düşmek, ayağına gelmek, ayağına gitmek,
ayağına kapanmak, ayağını alamamak, ayağını bağlamak, ayağını çekmek,
ayağını denk almak, ayağını kaydırmak, ayağını kesmek, ayağını sürümek,
ayağını vurmak, ayağının altına almak, ayak bağını çözmek, ayağının
bastığı yerde ot bitmemek, ayağının tozuyla, ayağının turabı olmak,
ayak açmak, ayak atmamak, ayak ayak, ayak bağı, ayak diremek, ayak işi,
ayak sürtmek, ayak takımı, ayak teri, ayak üstü, ayak yolu, ayak
yapmak, ayakta kalmak, ayakta tutmak, ayakta uyumak, ayakları dolaşmak,
ayaklara karasu inmek, ayaklarının altını öpmek, ayakaltı, ayakbastı,
ayakcak, ayaklamak, ayaklandırmak, ayaklı, ayaklı gazete, ayaklı
kütüphane, ayak ucu gibi kasabada da kullanıldığı gerçek ve mecazi
anlam bolluğu vardır.(Ör.Yazarın bir siyasetçimize söylediği kıtada
olduğu gibi. "Bu ayaklar senin mi Süleyman, bu ayaklar nasıl ayak,
haydi yorgana sığdı diyelim, mezara nasıl sığacak.) Burada ayak
dalavere, ayak acayip iş, bu ayak dünyada örtülebilir, gizlenebilir
amma ahırette hesapta ne yapacaksın? manalarında kullanılmaktadır.
Bestesinin de yapıldığı ifade edilmiştir. |
| | |
| Ayal | (Ayâl-iyâl-eyal) Bir evde oturup bakımları topluca bir kişiye ait olan kimseler. Aile familya, eş, karı, zevce. |
| | |
| Aygır | Damızlık erkek at. mcz. kuvvetli, cüsseli, azgın adam. |
| | |
| Aylak | Karşılıksız, parasız, beleş./ aylak aylak gezmek:boşuna gezip dolaşmak, çalışmadan tembel tembel avare dolaşmak. |
| | |
| Ayran | Yoğurdun
ezilip sulandırılarak yapılan milli içecektir. Çiftçinin ve köylünün
vazgeçilmez katığı ve serinleme içeceğidir.Yağı çıkarılmak üzere
yayıkta yayılarak çarpma hareketleri ile yağın ayrılarak yayıkta kalan
ayran gibi yapılış şekline göre de isimlendirilir ise de kasabada süt
makinasında sütün çekilmesi ile ayrılan kremadan(ıravak-ravak
kaymağından) yağ elde edilmektedir. Yayıkla ayran yapmak adetten
değildir. Ayran kelimesi (ayran ağızlı, ayran delisi, ağzı açık ayran
delisi,ayran budalası, ayran gönüllü, ayranı kabarmak, ayranı yok
içmeye......, ayranım ekşi diyen olmaz, ayranına duru ekmeğine kuru mu
dedik) gibi cümlelerde mecazi veya kaynağından ayrı manalarda, yazın
ayransız kışın yorgansız bırakma Allahım gibi dua şeklinde de
kullanılmıştır. |
| | |
| Azık | Yolculuk
sırasında ve tarlaya, bağa, bostana, ekine harmana çalışmaya
gidildiğinde, davar gütmeye araziye çıkılıp evden uzaklaşıldığında
yenilip içilmek üzere hazırlanıp yanına alınan yiyecekler, kumanya.
Azık, azık katmak, azık çeşidi, azık sırası vs.Kasabada çok hikayelere
konu olmuştur. |
| | |
| Azımsamak - az bulmak | Verilen bir şeyi az bulmak, yetinmemek, kafi görmemek. Bir iş karşılığında verilen ücreti yeterli görmemek. |
| | |
| Ağmak | Hizasından
yukarı veya aşağı kaymak, teraziyi bozmak, bir tarafı ağır gelmek.
Dönüp ağmak:bir yerde durmayıp hareket halinde olmak. Dönüş dolaşmak. |
| | |
| Ağman | Gizlenmeye
çalışılan hata, kusur, eksik taraf. Noksan, kabahat. Ağmanı
gizli:Hatası noksanı veya arızası belli olmayan. Ağmansız: eksik noksan
bulunamayacak şekilde mükemmel. |
| | |
| Ağnam | Koyun,
keçi, inek, sığır vb. hayvanların sayılarak kayıt altına alınması ve
vergiye tabi tutulması. ağnam vergisi, aded-i ağnam sayı başı vergi
veya (ganem:davar) ganem vergisi olarak da adlandırılırdı günümüzde
geçerliliği yoktur. |
| | |
| Ağı | Zehir.semm.
Ağıağacı: zakkum. Ağı gibi acı:çok acı, zehir gibi acı. Ağı
otu:baldıran. Canlıları öldürmek için yiyeceklerin içine konularak ağız
yolu ile verilen zehir./mcz. insanın yüreğine oturma, derinden
etkileme. (içime bir top ağı oldu, ağı gibi içime oturdu. gibi) |
| | |
| Ağıl | Koyun,
keçi vb. hayvanların barındığı etrafı çevrili üstü açık-kapalı- yarı
kapalı da olabilen korunak. Ayın etrafında görülen sis halkası şeklinde
görülen beyazlık. (ay ağıllı hava soğuyacak gibi coğrafi meteorolojik
işaret tabiri olarak ay ile birlikte kulanılır.) |
| | |
| Babatça (Bubatça) | Birleşikgiller
familyasından, baharda kendiliğinden yol kenarları, kara örtü dam
kenarları ve ayak basılmadık yerlerde çıkan ortası sarı yaprakları
beyaz renkli çiçekleri olan şifalı bitkilerdendir. Papatya olarak
geçer. otu çiçek açıp kartlaşıncaya kadar yenilebilir. Çocuklar
arasında çiçeklerinin yaprakları tek tek koparılarak fal da tutulur.
Papatya çayı olarak da kullanılır. |
| | |
| Badal bayrak | Bad:farsca
da hem rüzgar yel manasında hem de sıradan ne olursa, ayrılmamış, ne
olursa fark etmez, karma karışık manalarına gelir. Badal bayrak: Kasaba
ve civarında kullanılan mahalli tabirdir. Genellikle düzensiz,
karmakarışık, berbat batkın, alamtaram gibi manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Badas | Harmandan
arta kalan toprak kum vs. ile karışmış ayrılması zor tane topluluğu, bu
tür mahsul genellikle tavuk yemi olarak kullanılarak değerlendirilir. |
| | |
| Bakarkör | Etrafında
olup bitenleri fark edemeyen, bakar göründüğü halde farkına varamayan
dalgın manasında mecazen kullanılır. Gözü açık olmakla birlikte görme
duyusunu kaybetmiş kişi. |
| | |
| Balastır | Duvarları
sağlam tutmak, yukarıdan gelecek ağırlığı etrafa dağıtmak bölmek için
inşaata yapıya ara ara konulan sağlam ağaçtan yapılmış kereste, ağaç,
beton tabaka. Kasabada yığma inşaat yapımı sırasında duvarlara konulan
ağaç vs. dışında kapı ve pencere üstlerine konulan ağşap ağaçlara da
balastır ya da hatıl da denilmektedir. |
| | |
| Baldırıçıplak | Mecazen işsiz güçsüz, serseri, ele alınır tarafı yok, ayaktakımı değer verilmeyenler için kullanılır. |
| | |
| Balkabağı | 1.İri,
yayvan, sert kabuklu ve içi turuncu, tatlısı yapılan, reçelde
kullanılan kabak çeşidi.
2.mecazen Aptal, sersem, şapşal manalarına da kullanılır.(laf söyledi
balkabağı, senin dediğin balkabağı o da ağustostan sonra olur.) |
| | |
| Ballık | Yeşil
yaprakı, kırmızı benekli çiçeği ve çiçeğinin derinliğinde tatlı bir
tada ulaşılan otsu bir bitki. Ballıbabagillerden taç yapraklı bitki.
Kasabada ballıbaba bitkisi ballık olarak adlandırılmaktadır.
Kendiliğinden kırlarda meydana gelir. Bahar ve ilk yaz mevsimi
bitkisidir. |
| | |
| Bambul/Bambıl | Ekinlere zarar veren kara benekli kırmızı-kahverengi böcek/uç uç böceği/Bambıl/Süne böceği |
| | |
| Bandırma | Bandırılarak
yapılma şeklinden isimlendirildiği tahmin edilen, ipe dizilmiş
cevizlerin vb.şeker kestirmesi veya şeker bulamacına batırıla batırıla
şeker bulamacı yoğunluğunda tatlı mayi ile lokum ile kaplanarak dışının
pudra şekeri ile örtülmüş tatlı çeşidi. Şeker sucuğu diye adlandırılan
tatlının kasabada adıdır Bandırma. Tatlı lokum çeşididir. |
| | |
| Bangır bangır | Bangır
veya bankır tek başına anlamı bulunmayan ses taklidi bir kelimedir. Ses
ve gürültü ile olan bir takım fiilleri tasvir için tekrarlı olarak
kullanılır. Hüngür hüngür ağlamak gibi, bangır bangır bağırmak. Sesini
ve ses ahengini bozarak rastgele ve gürültülü şekilde yüksek sesten
devamlı bağırmak. |
| | |
| Bari - barimek | Hiç olmazsa, en azından, madem. (dinlemiyorsan bari gürültü etme, çalıştıramadıysan bari usta çağırsaydın. gibi) |
| | |
| Bastırık | Kasabada,
elektrik gelmeden evvel, buzdolabı ve derin dondurucular yokken,
özellikle kışa hazırlanan yağ,krema(ıravak,ravak), peynir,yoğurt gibi
sıcağa dayanıklı olmayan gıdaların bozulmadan muhafazası için çömlek,
küp, teneke gibi kaplara toplanan malzeme uygun bir kenara, müsait dama
bir araya getirilir, üzerleri çul, çuval, keçe, kepenek,halı, kilim,
gibi örtü ile soğuğu ve sıcağı geçirmeyecek şekilde kat kat üstü üstüne
örtülerek bürünür, üstüne de çocuklar ve kedi köpek gibi hayvanlarca
açılmasını önlemek ve gölge olması için özel yapılmış büyük hacimli bir
sele ile kapatılan meydan ambarıdır. Akşamları hava serinleyince
açılarak havalandırılır. Üstünün örtüleri de genişçe bir alana
yayılarak açılır, gecenin ayazını alıp soğuyan çömlek, küp, teneke ve
kovalardaki gıda maddeleri yine soğumuş olan örtülerle şafağın
soğuğunda iyice sıkı sıkıya örtülerek üstüne de selesi kapatılır. Hava
sıcakken hiç bir surette açılmaz, bastırıktan alınacaklar akşam
açılınca alınır, bastırığa konulacak malzeme de yine bastırık açılınca
konulurdu. Yaz günleri gece emniyette olmayan bastırıkların yanında
korumak amacı ile yatılırdı. Elektrikli büyük ebatlı soğutucuların
kullanıma girmesi ile günümüzde önemini kaybetmiş, bastırık kültürü de
yok olmuştur. |
| | |
| Batma | Büyükbaş
hayvanların yemlenip beslenmeleri için yem-saman konulan, yerden
yüksekçe duvara sabitlenmiş ahşap bölüm, oluk/tavla(at batması, eşek
batması) |
| | |
| Batman | İki
okka ile sekiz okka arasında yörelere göre değişiklik gösteren eskiden
kullanılan ağırlık ölçü birimi. Batman kelimesi kasabada genellikle bal
ve pekmez ağırlığı (bir batman bal, iki batman bekmez) gibi kullanıla
gelmiş olup günümüzde sözden ibaret kalmış olup geçerliliği yoktur. |
| | |
| Bazlama | Tandırda saç üzerinde pişirilmiş pide. Kasaba ekmeği, mayalı-mayalı ekmek. |
| | |
| Bağır | Göğüs
nahiyesi, döş, kucak. (Bağır döğmek, bağrına basmak, bağrı yanık,
bağrını açmak, bağrına taş basmak, başını bağrını ye. gibi çevrede
kullanıldığı duruma göre değişik manalara gelir.) |
| | |
| Bağırtlak | Yaban ördeği, su çulluğu cinsinden kasabada da sevilen, her çeşit araziye uyumlu, kanatlı av hayvanı çeşidi. |
| | |
| Başabaş | Eşit sayıda, denk olmak. (ikiside aynı başabaş, yarışın galibi yok başa baş geldiler.) |
| | |
| Bedesten | Bedesten
her türlü meslek grubundan özellikle aynı meslek sınıfından esnafın bir
araya toplanmasıyla meydana gelen pasaj veya çarşıya bedesten denir.
Arasta veya arasta çarşısı olarak da geçmektedir. Geçmiş medeniyetlerde
özellikle müslüman ve selçuklu - osmanlı dönemlerinde bedesten veya
arasta çarşılarına önem verilmiş, alışveriş kolaylığı ve ticari
alışverişe ciddiyet ve resmiyet kazandırılmıştır. Serbest pazar
ekonomisi piyasa rekabetinin daha rahat uygulanabilirliği sağlanırmış.
Halkının rahatı için devlet bu gibi müesseselere hayır kurumu gibi
yardım eder. İşlerliliğini denetimini yaparmış. Bedesten çarşıları
giderek kapalı çarşılara dönüşmüş ve büyük yerleşim yerlerinde her
türlü meslek gruplarını bölümler halinde içinde barındırmıştır. Bugün
yine özel sektör tarafından her ihtiyaca cevap verebilecek büyük
alışveriş merkezleri olarak önümüze gelmektedir. |
| | |
| Beg (beg olmak) | Yağlı
ve karışık tatlı yenilmesi ve soğuk algınlığı ile karışık ortaya çıkan
rahatsızlık, acı genrik olarak da adlandırılan geğirmekle ağız yolu ile
çıkan ağır koku ile kendini gösteren sindirim bozukluğu. Daha ziyade
ramazan bayramlarında sindirim alışkanlığı değişikliği sırasında sıkça
görülür. Beg olmak şeklinde ifade edilir ve tedbir olarak aç iken sirke
veya kola gibi içecek içilir, fazla yağlı ve şekerli yiyeceklerden
kaçınılır. Kasabada kullanılan mahalli bir kelimedir. (Beg veya beğ
olarak kullanılır.) |
| | |
| Bekere | Bekere
kelime olarak Türkçe karşılıksız ve anlamsız gibi görülse de (bek,
baki, bakir, bekinmek, beklemek) kelimelerinden hareketle durmak, hazır
olmak, intizamlı şeklini bozmadan durmak, bozulmadan hazır şekilde
olmak, etrafında dönüp beklemak, muhafaza etmek, sarılı vaziyette
beklemek, sarılı dürülü korunmak gibi manalara ulaşılmaktadır. Kasabada
üzerine ip, iplik, yumak sarılan "makara"nın kelime karşılığında
kullanılmaktadır. Makaranın da kendi etrafında dönme, üzerine sarılma,
dönerek yük taşıma özellikleri bulunmaktadır. Bekere kasabada ip-iplik
sarmaya yarayan veya sarılı makara anlamındadır. |
| | |
| Bel bel bakmak | Manasız manasız, anlamsız ve boş boş bakmak. Gözleri açık dalmış vaziyette aval aval boşa bakmak. |
| | |
| Beldenat-bildenat | Kasabada
harman işlerinde kullanılan ahşaptan dirgen şeklinde yapılmış
parmakları da ağaç olan harman el aleti. Genellikle malama karıştırmada
kullanılır. |
| | |
| Belemek | Belek:Bebekleri
sarıp kundak yapmaya yarar bez. Belemek:Çocuğu kundak bezi ile sarıp,
kundaklı vaziyette yatırmak. / karıştırmak, bulaştırmak (una belenmek,
toza belenmek ) |
| | |
| Belermek, Belertmek | Belermek:
Korkulu, endişeli bakış. Göz hareketleri için kullanılır. Korkuya
kapılma, endişeye düşme durumunda gözlerde meydana gelen ürkek bakışa
göz belermesi, karşıdaki insanı veya çocuğu korkuya düşürmek endişeye
sevketmek için öfkeli bakış atmaya göz belertmek denilir. Gözle
korkutma işaretidir. |
| | |
| Beleş | Emek
sarfetmeden, ücret vermeden elde edilen, sahip olunan bedava, cabadan.
(Beleşe konmak, beleş atın dişine bakılmaz, beleşden menfaat temin
etmek gibi.) |
| | |
| Benilemek | Aniden hayrete düşmek, şaşırıp kalmak. Benzi atıp yüzünün renginin değişmesi. Şaşıp kalmak. |
| | |
| Beniz | Yüz,
yüz rengi, çehre. (Beti benzi sarardı. Yüzünün sararması, benzi atmak,
benzi solmak, benzi uçmak, benzine kan gelmek. gibi) |
| | |
| Berbat | Fena, kötü, dağınık, harap, viran, perişan, pis, kirli, sevimsiz. Beter.Besbeter:çok kötü. |
| | |
| Berduş | Başıboş,
yeri yurdu belli olmayan, sorumsuz, aylak gezip dolaşan. Farsçadan
gelmiştir. Evi omuzunda dolaşan manasındadır. Omuzunda palto, seccade,
post, postaki gibi bundan başka eşyası olmayan nerede akşam orada sabah
dolaşan işsiz serseri gibi tarif edilebilir. |
| | |
| Bere | 1.Çarpma,vurma,
incitme, sürtünme ve darbe neticesi meydana gelen küçük çaplı
yaralanma.Ezik, sıyrık. Hafif yara. Meyve vs. gibi şeylerde meydana
gelen ezilme, yaralanma. 2.Yumuşak sipersiz başlık şapka. |
| | |
| Bey omarın kolayı | Kasabada
Bey omar adıyla anılır (rahmetli Ömer Bay) kendine akıl danışıp yol
soran, yardım isteyen kişilerin gayretini kırmamak ve heveslendirmek
için kısa ve kolay yönünü göstermesi ve meseleyi basite indirgeyip
yapılabileceği, üstesinden gelinebileceği şekliyle yol göstermesi.
Harekete geçirip yol almaya sevketme gayreti. |
| | |
| Beze | 1.
Mayalı ekmek(bazlama), şepit(yufka) vs.undan-hamurdan yapılacak gıda
maddeleri için açılıp pişirilmesinden önce yapılacak halde ve yapılacak
cinse göre büyüklükte ayrılmış küçük hamur parçaları. 2. Yumurta,
yumurta akı, şeker ve undan yapılan bir çeşit kuru pasta. 3. İnsan ve
hayvanlarda muhtelif yerlerinde birtakım sebeplerle meydana gelen
şişlik. Ur. |
| | |
| Bezirgân | Ticari
mal alım satımı yapan tacir, ticari alışverişle uğraşan esnaf.
Bezirganbaşı satıcı tüccar tacirin işlerini takip eden, kayıt
işlemlerini tutan memur. |
| | |
| Beşaret | Beşaret(arapça
ve farsça dan dilimize girmiş,) büşra, büşura, büşara gibi müjde, muştu
ve iyi haber manalarına, ayrıca yeni ortaya çıkan garip ve çirkin
acayip şey manasına gelmekte olan beşaret kelimesi kasabada daha ziyade
müjde dışındaki normalin dışında ve acayip, tuhaf ve korkulacak
derecede çirkinlik ve alışılagelen dışında, görülmedik meydana gelen
olay, doğum ve var olma mana ve durumlarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Bi çala | Çok
az miktarda. çok az olarak görünme gibi manalarda kullanılan deyimdir.
(Yağmur yağdımı soruna "bi çala ıslattı geçti" "ahmedi bi çala gördüm
gibiydi" "bi çala serinlik geldi" "bi çala dinlendik" gibi. |
| | |
| Bigâne - bildik | Bigane:Tanıdık
olmayan, yabancı, yad. İlgisiz, alakasız, lakayd. - Bildik:Tanıdık,
dost, ahbap, yabancı olmayan, aşina, bilinen malum. |
| | |
| Bili bili - Bülü bülü | Tavuklarda veya kümes hayvanlarında yemlemek yem vermek için çağırma ünlemi. |
| | |
| Billek oyunu | Billek
kasabada eskiden çocuklardan 40 yaşına kadar insanların oynadığı
oyunlardan biriydi. Oyuncuların 3 er, 5 er veya daha fazla sayıdaki 2
gruba ayrılması ile oynanır. Billek: odun dalından 1 parmak, 1,5 parmak
kalınlığında 1 karış veya daha kısa uzunlukta sağlam meşe odunu veya
dal parçasının adıdır. Billek 1metre civarındaki uzunlukta biraz daha
kalın odun sopa ile vurularak rakip oyuncu takımının odukları yere
doğru ileriye atılması, rakip oyuncuların da billeği havada yere
düşmeden kapmaya çalışmaları (billek havada kapılırsa oyuncular yer
değiştirir), kapamadıkları takdirde billeği düştüğü yerden alarak
billeğin vurulduğu yerdeki daire içine atılması(billek dairenin içine
düşürülebilirse yine oyuncular yer değiştirir), billeği vuran kişinin
de havadan dairenin içine atılan billeği dairenin içine düşürmeden
elindeki sopa ile vurarak savması şeklinde gelişen oyun türüdür.
Oyuncular tarafından saatlerce oynanır. Gençlerin hoşça vakit
geçirmeleri sağlanırdı. Billek cirit oyunu gibi atılıp tutulma şeklinde
oynandığından çarpma ve yaralanma riskleri de olduğundan oyuncuların
dikkatli olmaları istenirdi. İş güç olmadığı son güz ayından yine tarla
işinin çıkışına kadar ilk bahar sonlarına kadar oynanırdı. Billeğin
vurulabilecek kadar havaya atılarak Sopa veya deynek vurularak
tutulamayacak kadar uzağa atılması avantaj sayılır, karşı ekibin de
billeği atılacak daireye ulaştırması istenir. Billeğin sopa vurularak
uzağa atılmasına billek çalma, billek çalımı da denilir. |
| | |
| Bilmiş | Bilir geçinen, çok şey bilir görünen, bilgiçlik taslayan. Kasabada bu kişilere Çok bilmiş, pek bilmiş de denilir. |
| | |
| Birdirbir | Eğilmiş vaziyette duran kişinin üzerinden sayı sayılıp atlayarak sırayla oynanan bir çeşit çocuk oyunu |
| | |
| Birem birem | Bir
bir, tek tek, ayrı ayrı. Topluca değil zorlukla tek tek gibi manalarda
kullanılır. (dökülen taneleri birem birem ne zorlukla topladı.gibi) |
| | |
| Bise - Biseği | Biraz,
birazcık, azıcık, bisecik çok az manasında kullanılır. (yediğinden bise
de bana ver, Biseği versem yermisin, Yediğimi çocuk görünce ben de canı
kalmasın diye bisecik verdim)gibi kullanılır. |
| | |
| Bistan | Kediler için, kedilere ünlemede, kedi çağırmada tekrarlanarak bistan bistan veya kediye hitapta kullanılır. Mahalli tabirdir. |
| | |
| Bitek | 1.Zahire
ambarlarında içine, buğday, arpa, yulaf, yem konulması için ayrı ayrı
yapılmış veya ayrılmış bölmelerdir. Taş duvar, ahşap tahta veya çantı
tabir edilen, sağlam ağaç bölmeler odunlar sıralaralarak aralarının
çamurla doldurulup sıvanması ile de yapılan sabit bölmelerden meydana
gelirdi. içine konulan zahirenin ismine göre isimlendirilir. Arpa
biteği, buğday biteği, yem, kırma, zavar biteği şeklinde
adlandırılırdı. 2. Bitki yetiştirmeye elverişli, verimli, mümbit toprak. |
| | |
| Bitikara - bitikare | Bitikara
kelimesi (Peti-pöti=fr. küçük) genellikle iki renkli ve küçük kareli
kumaşa denilir.(pöti kare, peti kareli veya) biti kare - bitikara
şekillerinde de telaffuz farklılıkları vardır. |
| | |
| Bitikare | Kasabada
kadınların dışarıda başörtülerinin üzerine örtünmek için kullandıkları
küçük küçük siyah beyaz renkte kareli örtü kumaş bezi. Küçük kareli bez
kumaş. |
| | |
| Bişirgeç | Pişirme
ile alâkalı ancak kelime kasabada daha ziyade tandırda saç üzerinde
pişirilen şepit-yuka tabir ettiğimiz geniş açılmış hamurun pişirilmesi
ve çevrilmesinde kullanılan özel yapılmış uzun ve yassıca olan ahsap
sopanın adıdır. |
| | |
| Bohça - boğça | Dört
köşesi bir yere getirilip eşya bağlanmak üzere yapılmış dört köşeli
kumaş veya dokuma. Dört köşe hazırlanmış kumaşa istiflenip sarılmış
eşya bağı-balyası. |
| | |
| Bön | Aptal,
şaşkın, avanak, ahmak manalarında kullanılır. Aslı bun olup darlık
sıkıntı ve karagün zorluk olarak da kullanılır. Bun da olmak bönleşmek.
|
| | |
| Boranı | Üzerine
yoğurt dökülerek yenilen bulgurlu veya pirinçli ıspanak veya benzeri
sebzeden hazırlanmış yemek çeşidi. Kasabada sulaç olarak geçmektedir. |
| | |
| bostan | Eski
zamanlarda Kazım Karabekir'de henüz ticari bir meta haline gelmeyen
karpuz ve kavun'un ekildiği yere verilen ad. Bostan tarlasnında
çobanları uyarmak amacı mutlaka devramber ekilirmiş. |
| | |
| Bostan korkuluğu | 1.
Bostana musallat olan kurt kuş ve zararlı hayvanları korkutup ürkütmeye
yarayan insan şekline insana benzer insan elbiseleri giydirilmiş
maskot. Taş toprak ağaç vs.den yapılmış korkuluğa da Hoyuk denilir.
2.mecazen. işe yaramaz, göründüğü gibi olmayan, aciz ve beceriksiz
kimse. |
| | |
| Bostangüzeli | Kasabada
bostangözeli de denilen, bostan ekilmiş, gübreli tarlaları seven,bahar
aylarında kendiliğinden çıkan, tazelerinin kavrularak yendiği sirken
otuna benzer yabani ot. |
| | |
| Böve | Örümcek, ağ yapan böcek, araziye açtığı deliğin çeperlerini ağla sıvayan böcek. Örümcek in kasabada diğer bir ismi böve dir. |
| | |
| Boyna (Boyuna) | Devamlı,
durmadan, halâ gibi manalarda kullanılır. Boyna tarla sürer, ne
bitmezmiş boyna çekiyor bitiremedi. Çeke çeke bitmedi gibi. |
| | |
| bozbaglar | 
Bozbaglardan bir Flash görmek icin tiklayiniz |
| | |
| Böğür | İnsan
vücudunda kaburga ile kalça kemiği arasında kalan bölüm. Böbrek
nahiyesi. Eli böğründe kalmak:umduğunu bulamamak, ümidini yitirmek.
Dağın böğrü: dağın yan orta tarafı. |
| | |
| Böğürmek | Sığır, dana, manda, deve vb.gibi hayvanların bağırması, narası. Böğürme sesi. Böğürtü. |
| | |
| Budala | Bud:Varlık,
uzaklık,Budala:Abdal, tasavvuf ehli, iç temizliği, iç temizliğine önem
veren saf, derviş manalarına gelen Budala kelimesi yurdumuzda ve
kasabamızda kullanılma maksadı bunlardan tamamen başkaca ve
Budala:Ahmak, ahmaklık, aptal, aptallık, bönlük, ebleh, akılsız hareket
eden kimseler için kullanılmaktadır. Para budalası:Para düşkünü para
sevdalısı şeklinde aşırı ve manasız düşkün para düşkünü gibi. |
| | |
| Bulamaç | Cıvık hamur, un, şeker ve yağla yapılan tatlı, pelte, kavrulmuş un ve yağla yapılan çorba, koyuya yakın sıvı kıvamı. |
| | |
| Bülbüllü/horozlu şeker | Çocuklar
için bülbül şeklinde, horoz şeklinde şişirilerek yapılmış, çöp monteli
çocuklar tarafından oyuncak gibi alınıp sevilerek yenilen şeker, şeker
oyuncak.(eskiden çok sıklıkla kasabaya gelen satıcılardan alırdık.
Satıcısı da "horozlu şeker, bülbüllü şeker, paraları cepten çeker,
parası olmayanlar da sümüğünü çeker" şeklinde maniler söylerdi. |
| | |
| Bun | Sıkıntı, iç daralması, görünür bir sebep olmaksızın çekilen tedirginlik, duyulan bunaltı. Buhran. Rahatsızlık darlık veren hal. |
| | |
| Buru demiri | Istarda
halı kilim vs. dokuma malzemesini gergin durmasına yarayan, ıstar
üzerindeki döner ağaçlara sokularak döndürerek gerdirmeye elverişli,
özel eğrilik verilerek yapılmış kuvvet tatbik edilebilen demir malzeme. |
| | |
| Bürüde | Bürünülecek,
örtünülecek, sarınılacak eşya-malzeme anlamına gelmekle beraber,
kasabada daha ziyade yatak yorganın katlanıp kaldırıldığı yüklük
örtüsü, yüklük perdesi manasında kullanılmaktadır. Her türlü dokuma
kumaş, pazen, basma gibi ince ve kalın kumaştan yapıldığı gibi halkın
kendi imkanları ve el emeği ile yünden eğirilip özel olarak dokunulma
çoğunlukla sarı-siyah, turuncu siyah çeşitli renkli ve hane desenli yün
dokuma örtülerin adıdır. |
| | |
| Buymak | Soğuktan donarak ölmek. Ölme derecesinde çok üşümek. |
| | |
| Buzağı | Yeni
doğmuş, süt emen inek yavrusu. Yeni doğmuş dana. Buzağılamak: İneğin
buzağı-dana doğurması. Kasabada doğuracak ineğe buzalacı, ineğin
doğurmasına da buzalamak denilmektedir. Buzağı:İnek,manda ve camızın
yeni doğmuş yavrusu. |
| | |
| Büğe-Büğelek - Bövelek | Büğe
veya büğelek: İnek,sığır vb.hayvanları sokup kudurmuşa döndüren bir tür
sinek, mavi sinek./ Büğe:(Böve) bir cins zehirli örümcek. Büğe uyladığı
inek vs. hayvanı arazide kudurmuşa döndürür. Hayvan büğeden kurtulmak
için ne yapacağını bilemez hale gelir. Kaçar, koşar,tutulup yakalanmaz
hal alır. (Büğelek tutmuş inek gibi kaçar) |
| | |
| Buğuz | Sevmeme,biri hakkında gizli ve içten düşmanlık besleme, kin nefret duyma. Buğzetme, husumet duyma. |
| | |
| Bıçılgan | Açılmış azmış, iyileşmesi zorlaşmış iltihaplanmış, kasaba tabiriyle havakmış ilerlemiş yara. |
| | |
| Bıdıkı (Bisecik) | Azıcık , az miktarda |
| | |
| Bıngıldak | Yeni
doğmuş çocuğun kafasının üst-ön tarafında alnı ile tepesi arasında
henüz kemikleşip sertleşmemiş yumuşak kısmı. Bıngıl bıngıl:Dolgun
hafifçe hareketli titrek peltemsi. |
| | |
| Bıtırak (Bıtrak) | Yüzeyi
dikenle kaplı ot tohumu. Batarak acı veren ve elbiseye tutunup sıvaşkan
tohumlu diken. (Çok sık meydana gelen meyveye pıtrak gibi, yapışkan ve
sıvaşkan üst başa musallat olup rahatsızlık veren şeylere pıtrak gibi
yapışkan.) şeklinde batıp ayıklanması zor durumlarda kullanılır. |
| | |
| Bığır bığır | Etine dolgun şişmanca kişinin şişmanlık durumu ve şişmanlık sebebiyle usul yavaş hareketi manasında kullanılmaktadır. |
| | |
| Caba | Bedava, ücretsiz, karşılıksız,parasız. cabası: fazla olarak üstelik. |
| | |
| Cadaloz/cadalos | Ağız
kalabalığı ile herkesi susturup, haksız olduğu halde haklı çıkmaya
çalışan, şarlatan gözüaçık. /çok konuşan huysuz ve geçimsiz yaşlı
kadın./pek cadalos adam/cadalos karı. |
| | |
| Cadı - Cazı | 1. Hortlak. 2.Büyücü kadın, çirkin ve kötü huylu, kavgacı koca karı. Cazı: üzerinde cadılık vasıflarını toplamış adam. |
| | |
| Cafcaf- cafcaflı | Gösteriş, şatafat, gürültülü boş söz. Gösterişli sahte süslü. Fiyakalı, takıp takıştırılmış süslenmiş. |
| | |
| Caka | Gösteriş, fiyaka, çalım. Caka satmak: gösterişli davranıp çalım yapmak. Cakalı: caka satmayı seven, fiyakalı süslü. |
| | |
| Çakmak, çaktırmak, çaktırmamak | Çakmak
fiilinden başkaca Kelimelerin üçü de mecazi anlamlıdır. Çakmak:fark
etmek, anlamak, sezip sezinlemek. İmtihanı kaybetmek, sınıfta kalmak.
Çaktırmak:Hissettirmek. Aklını erdirip, direkt söylemeden anlatım.
Çaktırmamak:Haber vermeden, uyandırmadan, hissettirmeden yapmak. |
| | |
| Çakıldak | Koç,
koyun, kuzu ve keçi gibi hayvanların kuyruk altı ve dışkılama
bölgesindeki kıllarına bulaşan, takılıp kalan ve bulaştıkça büyüyüp
sertleşen çakıllaşıp çoğalan pislik. Dikkat edilmediğinde büyüyüp
çoğaldıkça hayvanı rahatsız eder. parçaların birbirine sürtünüp ses
çıkarması, taşıma zorluğu sebebiyle sıkıntı verir. (insanların argo
manada birbirilerine alay ederek çakıldaklı lafını kullandıkları da
görülür.) |
| | |
| Çala | Çala:
bir kelimenin önüne geldiğinde o kelime manasının hızlı ve gelişigüzel
hareketini anlatır. Çalakalem, çalakamçı, çalakırbaç, çalakılıç,
çalçene gibi. / Çala kelimesi kasabada bunlardan başka ve çoğunlukla
eskimiş, yıpranmış, kullanılmış, kullanılmaktan eskimiş elbise, eşya
vs. için kullanılmaktadır. |
| | |
| Çalmak | Kendine
ait olmayan bir şeyi almak. Hırsızlık yapmak manasına gelen bu kelime
başkaca mecazen vurmak sallamak çarpmak, kırbaç çalmak kamçı çalmak,
her hangi bir musiki aleti çalmak, kapı çalmak, maya çalmak, zil
çalmak, andırmak benzetmek manasına yeşile çalmak, bozmak manasına
yemeği bakır çalması, yontup çıkıntıları yok etmek, sürmek manasına
ekmeğe yoğurt çalmak gibi hırsızlıkla ilgisi olmayan anlamlarda da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Canavar | Can(Türkçe):
insan hayatı
Aver(Farsca):Öldüren. Canavar: Can alıcı - / aa- Canavar:Yırtıcı,
vahşi,koyun kuzu ve evcil haycanlara zarar veren, cana kıyan köpeğe
benzer ve köpekten büyükçe yabani yırtıcı hayvan. Canavarlaşma:her şeyi
tahripten kaçınmayan kötü huylu zalim, gaddar. Kurt:Yaratılışından
bugüne kadar evcilleştirilememiş, bu özelliğinden dolayı Türk tarihinde
hürriyet sembolü ve yol gösterici olarak algılanıp, bozkurt efsanesinde
yer almıştır. |
| | |
| Çantı | Ev
kaskılarında, evlerin yüklük, hamam evi de denilen gusülhane gibi
bölümlere ayrılmasında, ambarlara bitek yapmak gibi işlerde kullanılan
kereste ile bölünüp kontraplakla kapatılmasına, kereste iskelet
aralarının küçük parça tahta, odun, gületapan kökü ve kamış gibi
malzemelerle bölünüp yerine göre ızgara gibi bölünen kısımların çamurla
sıvanarak duvar gibi ayrılan yapılara çantı, yapılan işleme de
çantılamak denilir. Mahalli tabirdir. Eskiden kasaba taşından yapılan
evler yük taşıyıcı duvarların dışında boydan boya uzunca yapılır,
araları da çantılarla bölünüp işlenerek musandıralar, yüklük ve
gusülhaneler çıkarılır, genellikle aralıklara açılan oda kapıları da
ortalarına yapılırdı. |
| | |
| Çapanoğlu | Mecazen
umulmadık neticeler verecek, yapılan işin altından akla gelmedik
neticeler çıkacak oyun, hile desise ve kandırmacalarla
karşılaşılacağından korkulan karışık iş, karmaşık durumlarda "altından
çapanoğlu çıkar" diye endişelenmeler. Ters sonuca götürecek tuzağa
düşme, zarara uğrama vs. |
| | |
| Caski | Cas:
Osmanlıca da pis, kir, necaset manalarına gelir. Caski nin kelime
karşılığı olmamakla birlikte, kasabada hırsız, casus, gözüaçık korkusuz
yaramaz çocuk manalarına kullanılmaktadır. |
| | |
| Çayan | Çok
ayaklılardan 21 çift ayağı bulunan sarımsı renkli zehirli böcek.
Kasabada bu böceğe kırkayak veya kırkayaklı de denilir. Mecazen
sarışın, çiğ sarı ve soğuk, sevimsiz, sinsi kimselere de çayan veya
sarı çayan denilir. |
| | |
| Cazı | Eza
cefa veren, huzur bozan, zararlı ve böcek gibi sokup ısırıp acıtan.
Çirkin, kötü huylu, kavgacı kimseye denilir.Mahalli kelimedir. |
| | |
| Çağıldamak, çağlamak. | Suyun kabarıp taşıp akması, çağlayıp akması. Taşlara kayalara çarpıp ses çıkararak akması. Akar su sesi. |
| | |
| Cebellezi | (argo) Hakkı olmadığı halde bir şeyi kendine mal etme. kendisine ait olmayan bir şeyi alma. Cebine indirip sahiplenme. |
| | |
| Cebelleşmek | Uğraşmak, didişmek, çekişmek, uylamak. Nizahlaşıp itişip kakışmak. Cedelleşmek. Mücadele etmek. |
| | |
| Çeç | Tarladan
biçilmiş ekin tanelerinin toplu olarak harmanda dökülmüş hali. Tınas
savrulması ile ortaya ayrılıp çıkan tanelerin büyük çapta toplu halde
yığılmış hali. Buğday çeci, arpa çeci, yulaf çeci gibi mahsulün cinsine
göre adlandırılır. Harman savrulması ile rüzgarla uzağa ayrılıp ve
toplu hale getirilmiş samana da namlı - saman namlısı denir. Mahalli
tabirdir. |
| | |
| Celâllenmek | Hiddetlenmek, öfkelenmek, sinirlenmek. Çar çabuk kızıp kabarıp öfkeli hale gelmek. |
| | |
| Çelen | Taş
tuğla kerpiç ve biriket gibi malzemeden yapılmış, havlu veya bahçeyi
çevreleyen, komşu bahçeyi veya parseli ayıran ihata duvarı. |
| | |
| Çeltek | Çoban
yardımcısı, çoban yamağı. Sorumluluğu çobana ait olan sürünün
güdümünde, otlamasında, sevk ve idaresinde çobana yardımcı olarak
çalışan yardımcı. |
| | |
| Çemkirmek | Köpeğin
kesik kesik ve hırslı hırslı havlaması, argo ve mecazen karşı gelmek,
dikleşmek, karşılık vermek, saygısızca konuşarak karşı cevap vermek. |
| | |
| Cenabet | Gusül
abdesti almayı icap ettiren durum ve bu durumda olan cünüp. Pis, kötü,
berbat. Uğursuz sayılan hal. Mundar manalarında kullanılır.(Cenabetten
keramet olmaz:pis kötü, günahkar kimseden iyi şey beklenmez
manasındadır.) Aslında müslüman bu halde bile hiç bir zaman pis ve
mundar olmaz. Ancak gusül abdestine verilen önemi ağırlaştırmak için bu
tür tabirler eklenmiştir. İslamiyette zorlama ve normal hali
ağırlaştırıp zorluk verme yoktur. Bununla birlikte gusül abdesti almak
farz ibadettir. Geciktirilmemesi gerekir. Kasabamızda da her müslüman
beldede olduğu gibi gusül abdestine her türlü işten evvel ilk öncelik
verilmektedir. |
| | |
| Çenilemek | Köpek
veya köpek cinslerinin saldırma ısırma gibi fiili mücadelelere
giremeden havlayıp yaygara koparması, dövülüp veya başka köpekler
tarafından boğulmuş köpeklerin ulu orta havlama sesi dışında bağırarak
kaçması veya kaçarak bağırması.(köpeği dövmüşler. durmadan çen çen
çeniledi.) |
| | |
| Cenk | Cenk
kelimesi savaş manasının dışında kasabada bakır malzemenin
oksitlenmesi, küflenmesi, nem veya hava ile temasından bakır kırmızısı
renginin sararıp, yeşerip, kararması ile zararlı zehirli hale gelmesine
cenk almış cenkleşmiş denilir. Bakır kap kacak mutfak malzemesi
kalaylanmadan kullanılmaz. Kalayını kolay çıkaran sirke, salça, yoğurt
gibi gıda maddelerinde dikkatli olunur. Cenk almış bakır malzemede
duran gıda maddelerinin yenilmesi zehirleyici olduğundan öldürücü
sonuçlara götürebilir. |
| | |
| Cerahat | Yaralanma ve iltihaplanma sonunda meydana gelen ve deri altına toplanan sıvı, irin. |
| | |
| Cereme | Suç, kabahat, günah, kendisi veya başkasının sebep olduğu zararı çekme. ceza parası. suçun kabahatın karşılığı ödenen ceza. |
| | |
| Çevrik | Çember
içine alınmış, etrafı çevrelenmiş yer. Çevrik kelimesi Kasabada
kenarları duvarlarla çevrilip ihata edilmiş, koruma altına alınmış
üzeri açık boş arsa veya arazi olarak kullanılır. Korunduğu için bahçe
yapmaya, mahsul dökmeye, hayvan muhafaza etmeye müsait havlu. |
| | |
| Cibilliyet - cibilliyetsiz | Yaratılış, huy, tabiat, ahlak, tiynet. Cibilliyetsiz: ahlaksız, huysuz, tiynetsiz, kötü huylu, soysuz, kötü ahlaklı. |
| | |
| Cidav - Cıdavı | Cida-cidal:(arapçada)
kavga, savaş,cenk, şiddetli tartışma manasındadır. Cidav:atın iki
omuzarası ile boynun birleştiği yer manasındadır. Cidav ve cidavı
kelimeleri kasabada halk arasına kaynaşmaz, ihtilafçı, kavga gürültücü,
yaygaracı, huysuz, ürkek çalımlı manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Cimbit | Cimbit
hem Cımbız kelimesinin karşılığı olarak(kaşını cimbitle inceltmiş), hem
çimdik kelimesinin karşılığı olarak(çocuğu cimbitleyerek ağlattı), hem
de nadiren de olsa az çok az atılacak tuz veya biber ölçeği gibi
de(salataya bi cimbit tuz atmış tuzsuz yedirdi) gibi kullanılır.
Mahalli kelimedir. |
| | |
| Cimcik | 1.
Parmak uçları ile burarak sıkma-acıtma. Sessizce ikaz etmek, terbiye
etmek, dikkat çekmek, ihtar etmek gibi yapılan harekettir. Çimdik
kelimesinin kasabada kullanılagelen şeklidir. 2. Baş ve işaret
parmaklarının birlikte kavradıkları miktar. bir (çimdik) cimcik tuz
koy. |
| | |
| Cimcime | Küçük
küçük, ufak tefek. küçük lezzetli bir çeşit karpuz. Ufak tefek ve
şirin, küçük yapılı güzel. Minyon tipli şirin minnoş kadın. |
| | |
| Çimen - çemen | Kokulu
tohumu olan maydanoz cinsinden bir bitki. Bu bitkinin tohumu öğütülerek
elde edilen tozu ile sarmısak ve biber karıştırılmak suretiyle yapılan
ekmek üzerine macun şeklinde sürülerek yenilen katık. / Pastırma
yapımında kullanılan pastırmalık etin dışına sıvanarak bekletilen
bastırmaya tadını kazandıran baharatlı acı ve kırmızı renk verilen
sıvamanın hazırlanmasında kullanılan bitki tozu. |
| | |
| Cimnastik - Jimnastik | Vücudu
ve vücut organlarını alıştırıp güçlendirmek için yapılan hareketler.
Beden idmanı, spor. Kültür-fizik hareketleri. Yer hareketleri, barfiks,
atlama, uzun atlama, kulplu beygir, halka, paralel, denge kalası gibi
yarışma kolları bulunan bir spor dalı. |
| | |
| Cingil - Cıngıl | Kelime kasabada cingil olarak kullanılmaktadır. 1.Üzerinde ancak birkaç üzüm tanesi bulunan küçük salkım.
2.Yemeni kenarlarına ve giyeceklere takılan küçük salkım şeklindeki boncuk, gümüş vs. süs eşyası.
3.Kasabada burundan damlayan sıvı manasında da kullanılır. |
| | |
| Çiriş çanağı | Çiriş:Ciltçiler
ve ayakkabıcılar tarafından kağıt, deri, bez yapıştırmakta kullanılan,
öğütülerek toz haline getirilmiş sarızambak kökünden yapılan tutkal.
Çiriş çanağı:karılarak bir kapta yapıştırmada kullanılan ve
yapışkanlığı sebebiyle ağzı yüzü karışıp şekli bozulmuş çanak, tas
vs.çirkin görünümlü çiriş kabı. |
| | |
| Çirkef | Çirk:Kir,
pas, pislik. Pislenmiş, kirlenmiş, kokuşmuş su. Mecz.pis kirli,iğrenç
şey veya kişi. Çirkeflik yapan, kötü ve pis huylu hareket eden.
Çirkefleşmek:kötü huyu ve hareketleri ön planda tutarak hareket
sergilemek. |
| | |
| Civan | Genç ve körpe erkek adam. Delikanlı. Nevcivan:çok genç delikanlı. Civan boylu:ince uzun yapılı, ince uzun boylu. Dal boylu. |
| | |
| Çivit | Hindistan
ve Yemen de yetişen bitkiden çıkarılan mavi renkli kök boya- ot boyası.
Bu mavi renge çivit mavisi de denilir.Mavinin bir tonu, koyu mavi renk.
Çamaşırların sarılıklarını gidermek için çamaşır tozuna veya durulama
suyula birazcı katıldığında tam beyazlık elde edilir. |
| | |
| Çiğdem | İlk
bahar aylarında bağlarda ve dağ eteklerinde çıkan, ince pırasa yaprağı
veya uzun çayır yaprağına benzer otlu, beyaz sarı ve pembe çiçekleri
olan tabanında fındık veya sarmısak gibi ve file şeklinde kabuk içinde
soğanı bulunan bitki. Kitaplarda öksüzoğlansoğanı olarak da
geçmektedir. Bahar aylarında bağ budama, bağ kazma veya yaylaya at
gütmeye gidildiğinde çiğdem sökülüp toplanıp çok lezzetli ve sevilerek
yinilirdi. |
| | |
| Çiğe | Badem,
ceviz, kabak çekirdeği ve ayçiçeği gibi kuruyemiş çeşitlerinin yenilen
içine deriz. Cinsine göre ceviz içi, badem içi, kabak çekirdeği içi
gibi badem çiğesi, ceviz çiğesi olarak da kullanırız. |
| | |
| Çiğnem | 1.Ağızda
bir seferde çiğnenilebilecek miktar. Bir çiğnemlik yedim. Bir çiğnem
sakız vs. 2.Ağızda çiğnenilerek dişi olmayan küçük çocuklara verilen
yiyecek(geviş). |
| | |
| Çobanaldatan | Uzun
ve oynak kuyruklu, boz renkli alatavuk veya alacatavuk da denilen kuş.
Keçisağan kuşu. Çobanlara karşı yaptığı hareket ve çıkardığı seslerle
çobanları aldattığından bu isimle anılmaktadır. Tarla kuşu. |
| | |
| çödürmek | işemek. çiş yapmak. abdest bozmak. küçük abdest yapmak. |
| | |
| Çoka | Yığma
taş-taştan kayadan oluşma taş kaya kayılarak yapılmış yüksekçe tepe
manasınadır. Kasaba'da kozağaç adıyla bilinen mevkisinin üzerinde sarp
kayalık mevkiine verilen ad, eteğindeki yayla düzlüğünde kaynak suyu ve
hayvan sulama yalak-havuzları vardır. |
| | |
| Çolpa | Elinde
ayağında sakatlık varmış gibi uygunsuz hareket eden, beceriksiz, eli
işe yatkın olmayan, acemi ve bilgisiz hareket eden, yöndemsiz, usülsüz
ve işbilmezlik. |
| | |
| Combalak | Düşüp
kalkmak, yatıp kalkmak, takla atmak. Başı yere eğerek sırtı üstüne
yuvarlanmak. Combalak kılmak: Eğilip yerde başı sırtı ve kalçadan
ayaklarına doğru yuvarlanarak kalkmak. |
| | |
| Combul | Tencereden tabaklara sulu yemek ve daha ziyade çorba, hoşaf, komposto koymaya yarayan uzun saplı çukur kepçe. |
| | |
| Çöp basma | Kasabada
yakın zamana kadar komşuların davarlarından sağdıkları sütü, süt
değişiği olunan komşulara sırası gelene getirerek ölçü olarak
kullanılan kova helke veya tencereye dökülerek temiz bir çöp veya çubuk
parçası batırılarak ıslanan sınır bıçakla işaretlenip tekrar geri
ödemede kullanılan çöp kertilmesine çöp basma veya çöp basması denilir.
Günümüzde çok seyrelmiş veya geçerliliğini kaybetmiş bir adetimiz. |
| | |
| Çöpçatan | Kısmet
bulan, evlenecek kişiler arasında aracılık yapan, bir araya gelip
görüşüp anlaşmalarına ve evlenmelerine yardımcılık yapan kimse. / argo
hampa:yardımcı, yardakçı, kafadar.(hampa iyi manada kullanılmaz) |
| | |
| Cozutmak | Sözünü
yerine getirmemek, oyundan kaçmak,yan çizmek, vaadinden caymak, oyun
bozmak manalarına kullanılır. Oyunu kavgaya dönüştürerek bitirmek
cıllımak veya zıllımak olarak da kullanılır. |
| | |
| Çöğen | Tarlalarda
kendiliğinden çıkan kökü toprak altında yıllandıkça uzunlaşıp
kalınlaşan, üste seyrek kaba dallı budaklı otu ve beyaz küçük çiçekleri
olan bir ot türüdür. Çöğenin otu sonbaharda kendiliğinden kuruyup
kaybolur. Kökü ise toprak altında kendini muhafaza edip her yıl yeşerir
ve kol gibi kalınlık ve uzunluklara erişebilir. Bu bitkinin kökü kimya,
ilaç ve gıda sanayiinde kullanılmaktadır. Su ile temas ettiğinde soda
gibi yuşatıcı olup köpürdüğünden temizlik maddesi imalatında
kullanılır. Şifalı bitkidir, gıda sanayiinde özellikle helva tahin
helva, köpük helva yapımında aroma ve seyreltici-yoğunluk kıvam
hazırlayıcı olarak kullanılmaktadır.Helvacı kökü de denilir. Kasabada
eskiden çokca yetişir, insanlar tarafından özel olarak toplamaya
gidilirdi. Kök topraktan kazılarak çıkarıldığı için adına çöğen sökme
(Çoğan sökme) denilirdi, çıkarılıp toplanan bitki kökleri zamanında
bakkallar tarafından satın alınır, toplanan kökler şehirlere satılarak
ticareti de yapılırdı. Kasabada kışın sıra gecelerinde köpükhelva
yapımında kullandıklarını görürdük. Zamanımızda yabancı ot mücadelesi
sebebiyle yok olmaya yüz tutmuştur. |
| | |
| Çoğunsamak - çoksanmak | Çok
görmek, çok bulmak, kendisinden istenileni esirgemek gayreti,
istemsizlik. (Yapılan bir işin karşılığında istenilen parayı çok
bulmak.) |
| | |
| Çöğür | Ekin
içinde, kırlarda kendiliğinden ve tohumlarından biten, büyük cins diken
ve odunlaşıp ağaçlaşmış küçük boylu dikenli çalı. Çöğür yaprakları
kadar sıkça ve sertçe dikenlere sahip olduğundan batması sebebiyle
insanlar ve hayvanlar tarafından da sevilmez. |
| | |
| Cubra | (Cibre-cibire
den gelmiştir) kasabada cubra olarak söylenir. Suyu sıkılmış, suyu
alınmış üzüm posasına denilir. Pekmezlik üzümlerin şıranalarda çiğnenip
sıkıştırılıp suyu sıkıldıktan sonra posaları atılmaz. Üstü bastırılıp
örtülüp kendi içinde ekşimeye-tütmeye bırakılır. Üzerine dökülen su
tekrar süzülerek sirke yapılır. Tekel ve içki sanayiinde cubradan
damıtılarak elde edilen rakıya cibre rakısı denilir. Ancak kasabada
cubra sirke yapımı dışında kullanılmaz. Kullanılacak yönü kalmayan
cubrayı hayvanlar severek yerler. |
| | |
| Cüccem | Cüccem
çörekotunun kasabada kullanılan karşılığıdır. pasta,börek, hamur işi,
yağ, yoğurt üzerine serpilir. Sindirimi kolaylaştırıcı, gaz giderici
özelliği vardır. Cüccem-çörekotu yağı bebeklerde karın ağrısına karşı
da kullanılır. Yazılı kaynaklarda çok yararlı olduğundan bahsedilir.
Ölümden başka her derde dava olduğu söylenir. Kokusu ve tadı hoş, siyah
renkli küçük taneli ot tohumudur. |
| | |
| Cücük | Körpe,
çok taze, tatlı, leziz, soğanın ortası, soğanın küçüğü, yeni sürmüş
küçük dal, filiz, tomurcuk. Soğan ve katmanlı bitkilerin göbeği. Kuş
veya tavuk yavrusu civciv, bir şeyin küçüğü. Cücüklenmek:filizlenmek,
filiz süymesi. |
| | |
| Çükür | Kazma
nın kasabada kullanılan adıdır. Mahalli tabirdir. Taş sökmede,kütük
sökmede, yer kazmada kullanılır. İki ağızlı bir ağzı kazma diğer ağzı
ağaç odun kesmede kullanılan sapı ahşap dayanıklı, kuvvet tatbik
edilebilen kazıcı kesici alet. Antalya ve ilçelerinde de aynı isimle
anılmaktadır. |
| | |
| Cümleten | Hep,
bütün, hep birlikte, hep beraber. Hepsi bir arada. Toplanmış olarak.
Cemi cümle: bütün herkes. Herkesin toplanması, bir araya gelmesi. |
| | |
| Çuvaldız | Çuval, torba, halı, kilim, dayama yastığı yatak gibi kalın malzemeyi dikmeye yarayan ucu yassı ve sivri uzunca büyük iğne. |
| | |
| Çüş | Eşeği durdurmak için kullanılan söz. / argo. aptalca harekette bulunan kimselere de ileri gitme manasına söylenir. |
| | |
| Cıcık | Gaz
lambalarında yanan fitilin üzerine kapatılan ışığı çoğaltıp lambanın
sönmemesini sağlayan lamba şişesi. Kasaba ve havalesine ait mahalli
tabirdir. - Cıcığı çıkmak: Üstü açılıp kalkan deri altında etin
görünmesi, yaranın açılıp iç kısmın dışa görünmesi. Cıcığını çıkarmak:
Çok harpalayıp içini dışına çıkarmak. i |
| | |
| Çıkrık | 1.Halı,
kilim, çul, çuval, tülü, halı dayama yastığı vs dokunması için
hazırlanan yünün eğirilip bükülmesi işinde kullalınır.Üzerinde iplik
sarılan çark sistemi de denilebilir. Makineleşmiş büyük kirman
şeklidir. Büyükçe süslü iki kasnağın karşılıklı ortasına ip döşenerek
davul gibi şekil verilmiş, ortasındaki dönen ağacına döndürücü kolu
montelenmiş bulunan tekerleğin dönmesi ile gücünün sağlamca bir ip
aracılığı ile 1 metre ilerisinde monteli mile aktarılması ve milin
sürati ile de bağlanan yünün hızlıca dokunacak ip haline gelmesi için
kullanılan sistem bütünlüğüdür. Hızlı dönen iğ tabir edilen mil dışında
tamamı ahşap malzemeden yapılmıştır. Zamanımızın nostaljik aletlerinden
olup büyük yapılarda duvar dekoru süs aleti olarak kullanılmaktadır. 2.
Kuyudan su çekmede kullanılan üzerine ip sarılıp boşaltılarak kuyudan
kovayı indirip çıkaran alet. kuyu dolabı da denilir. 3. Ağaçtan
yuvarlak malzemeler de işlenilen iptidai tornaya da çıkrık denilir.
Kasabada çıkrık denilince akla 1.maddedeki ip eğirme bükme aleti akla
gelmektedir. |
| | |
| Çıkı - çıkın | Çıkın
kelimesi kasabada çıkı olarak kullanılır. Küçük bohça, içine yiyecek,
erzak, para, küçük ve az malzeme konularak bağlanmış paket. Azık
çıkısı, para çıkısı. (azığını mendiline çıkılayıp davarın ardına gitti.
Çobanın çıkısını hazırladınmı?, karnımız acıktı çıkıya ne koymuşlar
bakalım. vs.gibi) |
| | |
| Cılga | Dağlık ve ormanlık arazide, dar ve dolambaçlı yol, keçiyolu, patika yol. |
| | |
| Cılgısız | Mızıkçılık, sululuk ve cıvıklık gösteren, yaramazlık yapan çocuklar için kullanılır. |
| | |
| Cılk | Bozulmuş,
kokmuş, çalkanmış bağları çözülmüş sulanmış, irinleşmiş, eksilip
boşalmış, faydasız hale gelmiş. Bayatlamış.(cılk yumurta, cılık yara,
cılklaşmış meyve, cılkı çıkmış iş. gibi) |
| | |
| Cıllımak - Zıllımak | Sözünden
dönmek, oyundan kaçmak, vaadinden caymak, oyun bozmak manalarına
kullanılır. Oyunu kavgaya dönüştürerek bitirmek manalarında cıllımak
veya zıllımak olarak her iki halde de kullanılır. Zılmak kaçmak
uzaklaşmaktır. |
| | |
| Cıncık | Genellikle camdan yapılmış, bardak çanak şeklindeki irili ufaklı kırılacak eşya. |
| | |
| Cıngıldak | Çanın,
zilin küçüğü, hayvanların boynuna takılan küçük çan veya çocukların
oyuncak olarak oynadıkları zil sesli demir, teneke ve plastikten
yapılmış içindeki tanelerin çarparak ses çıkardığı çocuk oyuncağı. |
| | |
| Cıngırık | Ortasından
bir noktaya dayanan, iki ucuna karşılıklı birer kişi binip, bir tarafı
aşağı bir tarafı yukarı hareket ettirilerek ekseni etrafında
döndürülerek eğlenilen kalas düzeneği. Kasabada çocuklar, genç kızlar
ve hatta kadınlar bayramlarda meydanlara kurulan cıngırıklar etrafına
topllanıp eğlenirler, salıncaklara binerlerdi. |
| | |
| Cırcır | Fermuar
kelimesinin kasabada ikinci kullanılan adıdır. Valiz, bavul, pantalon,
fanila, çanta ve cüzdan cep ve ağızlarını kapamada kullanılır. |
| | |
| Cırmık - cırmalamak | Tırnakla yaralama, tırnak izi. Cırmalamak: Tırnakla çırmık atmak, parmak uçları ile yaralamak, çırmıklamak. |
| | |
| Cırrık | Sığırcık
kuşları kasabada cırrık olarak da adlandırılır. Çıkardıkları ötme şekli
ve renkleri itibariyle kara cırrık olarak vasıflandırılır. Çocuklarca
kış günlerinde Yerlerin karla kaplanması ile ile beslenme zorluğu çeken
kuşları yakalamak için at kuyruğu kılından yapılmış ilmiklerle
doldurulan tuzaklar kurularak cırrık kuşları yakalanırdı. |
| | |
| Cırtatan | Bağ,
bahçe, harmanyeri ve rastgele yerlerde kendiliğinden çıkan küçük kavun
kökenine benzer ve biraz daha gri kül renginde kökenleri olan meyvesi
küçük ve tüylü hırtlağı andıran bitkidir. Mahalli bölgelere göre acı
hıyar, eşek hıyarı ve acıkelek isimleri ile de anılır. Söylenenlere
göre sinüs dolgunluklarında sinüzit rahatsızlıklarında meyvesinin suyu
buruna damlatılırsa sinüslerin açılacağı rivayet edilir. Ancak zehirli
bitki olduğundan kullanılacak dozun çok önemli olduğu saf olarak
kullanılmaması gerektiği, gliserin gibi yağlı mahlüllerde mutlaka
seyreltilmesi gerektiği aksi halde kanamalara yol açma riskinin yüksek
olduğu halk arasında anlatılır durur. Tıp otoriteleri tarafından riski
ön plana getirilerek kullanılmaması tavsiye edilmektedir. |
| | |
| Cıs | Çocukların
tehlikeli şeylerden ve daha çok yakıcı ateş, kesici eşya gibi şeylerden
uzak durmalarını sağlamak için söylenen korkutma ve uyarma lafı. Bunun
için deney ve tecrübe ettirilerek birazcık da ateşe maruz bırakılıp
eli-teni ısıya tutulur,soba, ütü, çaydanlık gibi yakıcı aletlere
dokundurulur ve cısss denilerek tecrübe ettirilir. |
| | |
| Çıtçıt - çıtpıt | Birbirinin
içine giren iki parçadan ibaret olup, tutturulmak istenen iki parçalı
nesneye karşılıklı birer parçası dikilen tutturucu. Düğme yerine
kullanılan, küçüklüğü sebebiyle yer kaplamayan kasabada adına şipdüşen
de denilen düğme. |
| | |
| Cıvık | Fazla
sulu, bulaşkan, yoğunluğunu kaybetmiş sulanmış. - Etrafındakilere soğuk
ve sıkıcı şakalar yapan dalaşan, ciddiyetini kaybeden, şımarık kişi. |
| | |
| Cızı | Bu kelime kasabada çizgi manasına ancak genellikle bağ bostan ekiminde gater veya sıra anlamında kullanılır. |
| | |
| Daban bas gübbüdü bas | Ayaklarını
yere yeni basmaya başlayan çocukları, basma konusunda heveslendirmek
için yapılan "Daban bas, gübbüdü bas, birini de kaldır, birini bas"
tezahürat.. |
| | |
| Dada | Küçük çocuk bebek yiyeceği, çocuk maması. |
| | |
| Dadanmak | Bir
şeyin tadını tadıp alışmak, lezzetini alıp tadını öğrenip alışkanlık
kazanmak. Tutkunu olmak. (çocukları oyuna dadandırdınız derse
çalışmıyorlar. Siz eğlenceye çok dadandınız her zaman olmaz. gibi) |
| | |
| Dâhdaha | Dâh:At
ve eşek gibi binek hayvanlarının hareket etmesi için ünleme sözü.
Dahdaha: Atın, arabanın harekete geçmesinde çalakamçı ve yerinde sevinç
göstererek harekete katılmak ve hızlanmayı desteklemek.("at elin eğer
emanet senin bir dahdahan var" sadece işin şamatasında olanlara
söylenir. |
| | |
| Dal | Ağaç
dalı, ağaç kolu manasının dışında kasabada sırt ense arka manalarında
kullanılır. Dalına alıp götürmek, dalına yüklemek, dalında taşımak,
dalı kaşınmak, dalına binmek gibi. |
| | |
| Dalamak | Yakmak,
acıtmak, kavurmak, ısırmak, dişle koparmak, vurup kapmak, talan etmek
manalarına kullanılır. (ısırgan daladı, köpek daladı, ayı dalamış,
sivri sinikler dalamışlar. gibi) |
| | |
| Dalağı dışında | Düşündüğü
gibi, kalbinden geçtiği gibi konuşan, işi dışı bir, hatalı da olsa
bildiğini söyleyen, karşısındaki kırılsa da doğruyu söyleyen, dobra
insanlar için kullanılan mecazi deyimdir. |
| | |
| Dammak | Bu
kelime lügatlarda damla ile ilgili damlamak şeklinde geçmekte ise de,
Dammak: kasabada aklından geçmek, bir şeyin olacağını önceden bilmek,
ön sezi olarak aklından geçmek geçirmek manalarında kullanılır. (Bunun
böyle olacağı aklıma dammıştı. Senin söylediğin gibi aynen benimde
aklıma damdı. Bilmiştim böyle olacağını aynen aklıma damdıydı. gibi) |
| | |
| Damızlık | Hayvan
üretmek için döl almak için beslenen erkek veya dişi hayvan.(damızlık
koç,damızlık boğa, damızlık inek gibi) / argo. çalışıp işe güce
gitmeyen tembel insanlara da denilir. |
| | |
| Danaburnu | Toprağın
altında sebze ve bitkilerin köklerini keserek kuruyup yok olmasına
sebep olan, irice başlı, parlak kahverenginde sert kabuklu, kasabada
süreğen olarak da adlandırılan zararlı haşere. |
| | |
| Dandik | Argo
olarak kullanılır. Yapmacık, basit, uygunsuz, ve münasebetsiz uydurma,
kısa, kısacık tuhaf manalarında kasabada kullanılır ve mahalli
kelimedir. (çok dandik bir hali var. hiç de yakışmamış dandik olmuş.
Bırak dandik işleri de esasa bak. Paçası dizinde çok dandik olmuş. gibi) |
| | |
| Dangalak | Akılsız, düşüncesiz, budala. Dangul dungul konuşan. Konuşması ve hareetleri kabaca olan münasebetsiz hareket sergileyen kişi. |
| | |
| Dangırdamak | Kaba
ve başkalarını rahatsız edecek şekilde, yüksek sesle ve bağırarak
konuşmak. Dangul dungul kabaca ve kaba bir şekilde manasız manasız
konuşmak. |
| | |
| Daniska | En iyi, en büyük, en yüksek, en kaliteli, mosturalık, numune şekilde. En güzeli. Örneklik. |
| | |
| Dank - dank etmek | Uzun
zamandır anlayamadığı bir şeyi başka bir ipucu ile birdenbire
kavrayıvermek anlamak. Kafasına vurur gibi girmek. Kafasına dank etmek.
Aklı başına gelmek. (zamanında okumadı şimdi dank etti amma geçmiş ola,
geç de olsa kafa dank etti. gibi) |
| | |
| Darbımesel | Bir
olaya, bir hikayeye, bir örneğe dayalı olarak misal gibi söylenen
meşhur söz, ata sözleri. Anlatılan konuya emsal gösterme. Bir konunun
iyice anlaşılabilmesi için örnek vererek konuşma anlatma. Darp:vurma,
çarpma. Darbımesel:meseleyi vurgulayarak, örnek göstererek anlatma. |
| | |
| Das dingil | Çok
kısa elbise, uygunsuz ve dikkat çekecek derecede kısa / bomboş,
hazırlanmadan manalarına kullanılan deyimdir. (Kısa bir elbise giymiş
dasdingil çıkmış. Hiç bir şey almadan dasdingil çıkmış gelmiş.) gibi |
| | |
| Davar | Ehlileşip
evcilleştirilmiş (koyun,keçi, kuzu, oğlak,şişek,toklu,çebiç,koç,teke
gibi) küçükbaş hayvanların tümüne, çoğuluna verilen ad. Sürü-toplu
haline de koyun sürüsü, keçi sürüsü vs. olarak adlandırılır. |
| | |
| Dayfalmak | (Dafi:arapçada
sıkıntı içindeki hal, sıkıntı geçirmek, sıkıntı hali.Cezbeden ve cazip
gelen halin zıttı.savan,iten) Kasabada kullanılış şekli ile
Dayfalmak:sıkıntı içine düşmek, bunalım ve bunalma daralma, kıriz hali
olarak kullanılır. Ufunetli hâl.(ör. sıcak hamamda dayfalıncaya kadar
durmak, baygınlık geçirecek hale düşmek) |
| | |
| Dazlak | Başın
üst kısmının ve tepesinin saçsız olması. Tam saçsız durumunda dastıngır
(tasgibi dazlak) veya dıngırıdazlak denilir. Hastalık sebebiyle saç
dökülmesi dışında tabii haller için kullanılır. |
| | |
| Dağar | Genişçe
ve yayvan ağızlı, içinde yağ, yoğurt ve peynir gibi gıda maddeleri
konulmasında kullanılır toprak kap. Çanak, küp, büyük çömlek.
Dağarcık:Küçük ebatlı dağar, mcz. hokkabaz torbası, bilginin toplandığı
yer ve hafıza. Bilgi dağarcığı. |
| | |
| Dağdağan - dardağan | Dağdağa:gürültü
patırtı, huzursuzluk, sukuneti bozan olumsuzluk. Kasabada bu kelime
dardağan olarak da kullanılır. Dışarıdan gelip ortalığı karıştıran
huzuru bozan, ağıda figana sebep olan, tatlıyı acıya çeviren huzuru
zehir eden kimseler için "gelip ortalığa bir dardağan(dağdağan)tuzu
ekip gitti" gibi kullanılır. |
| | |
| Debelenmek | Arka
üstü yatıp iki yana hareket etmek, bir o yana bir bu yana dönüp durmak.
/ Bir acının tesiri ile kıvranmak veya bir bağdan bağlılıktan kurtulmak
için çırpınıp çabalamak./Boş yere çaba sarfetmek, boşu boşuna uğraşmak. |
| | |
| Debiz | Kasabada toprak çeşididir. İnce milli kumsal ve derin toprak araziye debiz veya debiz toprak denilir. |
| | |
| Deh - Dehlemek | Eşek
ve bazı binek hayvanlarını hareket ettirmek için kullanılan hitap
ünlemi. Dehlemek: Deh deh ile hayvanı harekete geçirmek. Kovmak.
Dehlenmek:Kovulmak. |
| | |
| dembeste | budala,sakar,dikkatsiz anlamında kasabada kullanılır
|
| | |
| Denk | Hayvana
yüklenen yükün yarısı, bir tarafına konulan miktarı. Sıkıca bağlanmış
taşınabilen eşya balyası. Bir tarafı dengede tutan karşı ağırlık.
(Değirmene denk atmak, evlenirken dengine düşmek, karı koca denkliği,
dengi dengine. gibi). Denk:eşit, aynı miktarın karşılığı.
Denklik:eşitlik. |
| | |
| Destur | Destur
izin müsaade. Destur almak:izin almak, kaideye uymak. Destur: izin
verin geçelim, müsaade edin açılın, bu mana ile cin ve perilere hitaben
de kullanılıp tuvalete ve karanlıkta bir yere girileceğinde destur
denilir. Destur: izin. Destursuz bağa gireni sopa ile kovalarlar. |
| | |
| Devramber | Ayçiçegi yada çekirdegin diger adidir. Kasabada güne tapan, güle tapan, devregamber, günaşık, çitlek olarak da adlandırılır. |
| | |
| Deyus - Deyyus | (argo)
Eşinin sapkın, ahlâhsız hareketlerine rıza gösteren, karı kız
pazarlayan, teres, pezevenk manalarında çok ağır ifade. Kelimenin
kasabada manâ ağırlığı dışında daha hafif şaka yollu ve samimi hal
içinde kullanıldığı görülür. |
| | |
| Değirmi | Eni boyu bir kare. Eninden boy ölçüsü almak. Eni kadar uzunluğu olan. (değirmi tülbent başörtüsü) |
| | |
| Dibabı | İçinden pazarlıklı kendini beğenmiş,gubuz |
| | |
| Dibek | Taş
ve ağaçtan yapılmış büyük havan. Evlerde demir bakır tunç pirinç ve
sağlam agaçtan yapılmışları havan olarak kullanıldığı gibi sokaklarda
ve mahallelerde büyükçe kayadan oyulmuş dibek taşları da bulunmaktadır.
|
| | |
| Didek-Dideklemek | Kuşların
ağızlarının ucunda kemik ve boynuz gibi şert yapıda, yem toplamada
yemede diş ve dudak yerini tutan savunma ve saldırı organı olarak
kullandığı gaganın kasabada ifade edilişidir. Gagalamak kelimesi de
dideklemek olarak geçmektedir. Didik didik etmek ve didiklemek
parçalara ayırmak kelimesine benzerlik sebebiyle kasabada didek ve
dideklemek olarak kullanılageldiği tahmin edilmektedir. |
| | |
| Dik sıçraya gelmek | Ani hareketle irkilmek, tingedek düşmek, soğuk duş tesiri ile birden kendine gelmek manalarına kullanılan mahalli terimdir. |
| | |
| Dilfil | Botanikte
Tirfil otunun kasabada söylenen kelime karşılığıdır. Dilfil yabani
yonca türü yabani ot çeşididir. Hayvanlar tarafından çok sevilerek
yenildiğinden ekinlerin arasında an başlarında kendiliğinden yetişirdi
hayvanlara yedirilmek için toplardık. Zirai ot mücadelesi bu tür
otların da kaybolmasına sebep oldu. |
| | |
| Din din didiğini din | Israrcı şekilde hep aynı şeyi söyleyip tekrarlamak. Söylediğinden vaz geçmeyen. Aynı lafa takılıp kalmak.(Deyim) |
| | |
| Dingildemek | Çok çalışıp, çok yürüyüp yorulup yürüyemez hale gelmek. Yorgunluklan bozuk düzen düzensiz yürümeye çalışmak. |
| | |
| Dinmek - Dinelmek | Çalışmaktan
yorulup hareketsiz kalmak, dinlenmek istiyacında olmak. İşi yapmayı
bırakmak mecburiyetinde kalmak, devam edecek hali kalmamak. Dinelmek:
Dikilip kalmak. Ayakta beklemek. Oturmadan dikilmek. |
| | |
| Dirgen | Tarlada
sap saman, ot diken toplamada, atmada, evde bahçede ahırda kaba malzeme
ve gübre atmada-taşımada doldurmada kullanılan sağlam demirden
yapılmış, 3-4-5 uzun parmaklı, uzunca ahşap saplı çiftçi el aleti. |
| | |
| Dirhem | 3,25 gr. ağırlık birimi. gümüş para birimi. Küçük birimler için dirhem dirhem
(azar azar, gıdım gıdım gibi manalarında da) kullanılır. Zamanımızda
geçerliliği olmadığı halde kelime olarak halen kullanılmaktadır. |
| | |
| Dirlik | Yaşayış,
hayat, geçim, rahatlık, huzur,refah manalarındadır. (Dirliği düzeni
yerinde, dirliği kaçtı, dirliksiz, dirliğini bozdu, dirlik vermez) gibi
kullanış yerlerine göre manalarında da şekil değişiklikleri olmaktadır. |
| | |
| Ditmek | Yünü,
pamuğu lif lif parça parça ayırmak. Sertleşmiş yastığı, yatağı kaba ve
yumuşak olması için boşaltıp içini diderek döverek kabartıp tekrar
doldururlar. Pamuk yün ve benzeri dokuma ve yatak,yorgan, yastık
malzemesini diderek tarayarak ayrıştırır ve yumuşatırlar. |
| | |
| Divriki | Eline ayağına çabuk, gücü kudreti yerinde ve hareketli. İşi hızlı ve çabuk gören kişi. |
| | |
| Dizgin | Hayvanın
ağzına takılan geme bağlanarak binicisi tarafından tutulan ve atı
yönlendirip kontrol eden kayış. Dizginlemek:atı kontrol altına almak,
Dizgini salıvermek: atı serbest bırakmak alabildiğine koşturmak,
dizgini çekmek:hareketi durdurmak, engel olmak. |
| | |
| Dişemek | Diş
çıkarmak, diş meydana getirmek. Diş çıkması. Hem yeni doğan çocuğun süt
dişlerinin çıkmaya başlamasına, hem de 7 yaşına gelen çocuğun süt
dişlerinin altından esas dişlerin gelmeye başlaması ile üsteki süt
dişlerinin yerinden çıkmasına dişemek denilir. Ayrıca çok yaşlı ihtiyar
insanların 100 yaşına gelmesi veya 100 yaş civarında diş çıkarmasına da
da yaşlılık sebebiyle diş çıkardı, dişedi denilir. |
| | |
| Dolama | Derine
işleyen yara, kurlağan, etyaran. Genellikle parmaklarda meydana gelir
ve tırnak için risk taşır. İltihabı sebebiyle ateşli ve sancılıdır. /
Yer sofrasında sininin etrafına dolanın ve yemek yiyenler tarafından
dizlerinin üzerine örtülen koruma malzemesi geniş bez. Günümüzde
peçetelerin yaygın kullanıma girmesiyle nostaljide kalmıştır. |
| | |
| Dölek | Uslu, terbiyeli, doğru dürüst, ağırbaşlı. Olgun görünümlü. |
| | |
| Domalan-Dolaman | Bahar
aylarında tarlalarda ve genellikle kırlarda (mahalli kanaata göre
yağışlı havalarda gök gürlemesi ile meydana gelen) toprağın altından
toprak yüzeyini kabartıp yararak kendini gösteren, patates biçiminde
irili ufaklı ve yumruk büyüklüğünde olabilen, kavrularak ve ateşte
közlenerek yenilebilen, et lezzetinde veya daha lezzetli, kıymetli
gıdadır. Gök gürlemesi ile birlikte meydana geldiğinden nükleer enerji
olduğu da söylenir. Yer mantarı türüdür. Diğer mantarlar gibi zehirli
olanı görülmemiştir. Kasabada adı Dolaman olarak da geçmektedir. Bahar
aylarında yağmur yağışından sonra tarlalara toplamaya çıkılır. Geçici
sürede de olsa pazarlarda da satıldığı görülür. |
| | |
| Domuşmak | Moral
bozukluğunun yüze vurması. Düşünceli sessiz kalma durumu, savat surat
asılması, yüzünü ekşiterek durma hallerine domuşmak veya domuştu kaldı
denilir. Yüzünden düşen bin parça oldu domuşup kaldı. Hiç yüzü
gülmüyor, durmadan domuşuyor şeklide kullanılır. |
| | |
| Doru | Siyahla
kırmızı arası renk koyu kahverengi at rengi. Yelesi ve kuyruğu siyah
diğer tarafları kırmızıya çalar at. Doru at, kır at, |
| | |
| Döşek, döşşek | Yatak.
Üzerine yatılarak dinlenilen sergi, yer yatağı. Kasabada genellikle yün
malzemeden doldurulup yatak haline getirilmiş uzun ve geniş minder. |
| | |
| Dumağı | Boğaz
rahatsızlığı ağırlıklı akciğer üşütmesiyle ortaya çıkan öksürük. Tipik
üst solunum yolundaki kıcık öksürük şekli. Genel olarak kullanılmakta
iken kasabada yakın zamana kadar kullanıldığından mahalli tabir olarak
kalmıştır. |
| | |
| Dümbüldüdük-Düllümdüdük | El alem tarafından duyulmak, ifşa olmak. Herkesin diline düşmek. Herkesin ağzına laf olmak, lafa konu olmak. |
| | |
| Dürtmek, dürtüklemek | Sivri
bir alet batırarak yürümeye, ileriye gitmeye zorlamak. İşe sürmek için
istek ve arzu artırmak. Bir işi yaptırmak için zorlamak. İkaz etmek
uyarmak için dokunmak. Dürtüklemek: kısa aralıklarla dürtüp durmak. |
| | |
| Dutu (Tutu) | Tutulmak,
bağlanmak, Nişan, işaret, belirti, iz. Kasabada nişanlanan gençler için
aileler biribirlerine dutu alıp verirler. Bu dutuda bir bohça içinde
hediyelik eşyalar ve bir takım takılar bulunur. Sembolik işaretleşme,
bağlılık ve bellilik sözüdür. |
| | |
| Düven - düğen | Harmanda
ekin sapını dövmeye yarayan, altında çakmak taşları sıralı, önüne
koşulan hayvanla çekilen alet. Harmana serilen ekin saplarının
üzerinden çekilerek altına sıralanmış diş tabir edilen kesici çakmak
taşları ile sapı kesip saman haline getiren ve tane ile sapı-samanı
birbirinden ayıran, büyük parça kalın ve sağlamca geniş tahtadan
yapılan alet. |
| | |
| Düğdü - Düğdülemek | Düğdü:Yuvarlar,
toparlak kısmı, tokmak kısmı. Baş kısmı. Keserin düğdüsü,
soğan-sarımsak başı manasına soğan sarımsak düğdüsü manalarında
kullanılır. Düğdülemek: Yuvarlak hale getirip sıkıptırıp tortop yapmak.
Sıkıp sıkıştırıp düğümlemek. |
| | |
| Düğe - düve | Bir yaşını geçmiş, boğa görmemiş, inek adayı dişi dana. Danalıktan yeni çıkmış genç boğa adayına da tosun denir. |
| | |
| Düğlek | Büyüyüp olgunlaşmamış kavun, kelek. Orta ve küçük boylu kavun kelek. |
| | |
| Düğürcük -düğü | Bulgurun
elendikten sonra geriye kalan ince kısmı, bulgurun batırık, kısır ve
çiğ köfte yapımı için ayrılmış ve ince çekilmiş hali. Kasabada simit
olarak da adlandırılır. |
| | |
| Düş | Rüya,
mana alemi, uyurken görülen olay veya rüyada görülen hareketler. Hayal,
gerçekleşmesi arzulanan, ümit edilen, gerçek olmayan hayal. |
| | |
| Düşünceme | Düşünce,
düşünceli olma, endişeli, meraklı halde bulunma. Düşüncemeli başında
merak konusu ve rahatsızlık verici bir iş bulunması. Ayrıca ince
düşünüp kimsenin kırılmasına sebep olmayan derli toplu hareket eden
kişilere de akıllı adam manasına düşünceli insan denilir. |
| | |
| Dıkım - Tıkım | Ağızın
alabileceği kadar veya yutulabilecek büyüklükte lokma. Kasabada çok
kelimede olduğu gibi tıkım, dıkım şeklinde ifade edilir. Çok yerde
"sokum" olarak da kullanılmaktadır.(Az bir parça bir lokma manasında
bir dıkım ver, Yemeği ekmekle dıkımla karnın doysun, kaşık almamışız
dıkım dıkım yedik. Çocuk bir şey yemez 4 dıkımla sofradan kalkar. gibi)
|
| | |
| Ebemekmeği - ebegümeci | Çiçekleri
ve kökü ilaç yapımında, yaprakları da sebze olarak kullanılan, birkaç
çeşidi bilinen şifalı bitki. Bağda bahçede kırda bayırda kendiliğinden
çıkar, yonca yaprağından büyükçe yapraklı,toprağın üzerinde serilerek
genişleyip, mor-beyaz küçük çiçekler açar, gömlek düğmesi büyüklüğünde
yassı kapsül bohça şeklinde çekirdeği muhaafaza eden ince yapraklarla
sarılı tohum meyvesi bulunan, sulak yerde yetişen taze otu ve taze
çekirdeği sevilerek yenilir. Her derde deva bitki olduğu söylenir.
Tazesinden yemek yapılabilir, taze veya kurusu kaynatılarak suyu
içilebilir. Şifalı bitkilerdendir. Bazı yerlerde özellikle güney doğuda
özel olarak ekilip taze otu ıspanak gibi satılır. Ot böreği ve yemek
yapılarak kullanılmaktadır. "Her derde deva ebegümeci" tabiri halk
arasında sıkça kullanılır. |
| | |
| Ecin - Ecinni- Ecinnili | Ecin:cin,
Ecinni:cin topluluğundan, Ecinnili: Cinli, cinlerle birlikte.
manalarındadır. Ancak bu kelimeler kasabada huysuz, sabırsızlaşıp
huysuzlaşan, asabileşen, fenalaşıp kontrolu zorlaşan kişiler için
kullanılır. |
| | |
| Edalı | İşveli,
cilveli, nazlı, hoş tavırlı, çalımlı./ süslü. Eda:yapma, ödeme, ifa
etme, naz manalarına da gelmekte ise de kasabada daha ziyade işveli,
süslü, cilveli manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Efsun | (farsça
kelime) Sihir yapma,,üfürük, büyü yapma, okutma.Halk arasında "afsun"
olarak da kullanılır. Efsuncu: üfürükçü, büyücü,sihirci. |
| | |
| Ehven | Daha hafif, daha zararsız, daha uygun. Ehvenişer: şer ve zararın en hafifi. |
| | |
| Eke toka | Eke:
kendini ispat etmiş büyümüş. Eketoka:Büyüyüp gelişip büyük parça haline
gelmiş. (Komşunun çocuğu büyümüş eko toka delikanlı olmuş, sen onun
küçük göründüğüne bakma yarın eke toka adam olur.gibi) |
| | |
| Elenti | Saman
çalkanmasında, elenmesinde altına geçen ince saman ve saman tozu.
(Damların yağmurdan akmaması için yuvulmadan önce yuvağa ıslak zeminin
yapışmaması ve daha çabuk sıkışıp sertleşmesi için elenti serpilir,
elenti serpilen ıslak zemin çiğnenip yuvak çekilerek sertleştirilir.) |
| | |
| Elgalem | Elinden iş gelmeyen, beceriksiz. |
| | |
| Elgama - elgame | Elinden iş gelmeyen, el becerisi olmayan, beceriksiz./ Bilgisiz beceriksiz, düştüğü zorluktan çıkamayan, çaresiz, biçare. |
| | |
| Eli kulağında | Hemen hemene, bitmek üzere, ses geldi gelecek, haber bekleme, eli kulağına gitti seslenecek manalarına kullanılan deyimdir. |
| | |
| Eliböğründe | 1.
Ahşap yapılarda balkon, cumba veya çıkmalarda çıkmanın ucundan taşıyıcı
duvara verilen eğik destek. 2.Kaybettiği yakını veya malı için üzülüp
çaresiz kalıp beklemek. Her iki tabir ve mana da mahallidir. Kasabada
her iki hali de kullanılmaktadır. |
| | |
| Elifi | 1.
Elif şeklinde dik, elif harfine benzerlik gösteren. 2. Pantalona
benzeyen bir cins bol dikimli şalvar. Kasabada kelime daha ziyade elifi
biçimi şeklinde kullanılmaktadır. Önü ve arkası yırtmaç-düğmeli
rahatlığı yönünden yaşlılarca tercih edilen şalvar tipli pantalon. |
| | |
| Elikulağında | Elini
kulağında tutmak. Kasabada bu birleşik kelime mecazi anlamda ve hemen
hemene, ses verecek durumda, sonuca yakın, bitmek üzere kelimeler
yerine kullanılır. |
| | |
| Elini yüzünü yalayan | Kertenkele adlı sürüngene fiziki hareketlerinden dolayı verilen isim.
|
| | |
| Elisıkı | Fazlaca tutumlu, pinti, hasis, cimri. / cömert olmayan, başkasına vermek istemeyen. Mıskı. |
| | |
| Ellem bellem | Çocuklara
ortaya uzatılan ayakları üzerinde "ellem bellem, ıktır kallem, çat çut,
aynız buynuz, seksen doksan yüz" şeklinde sayılarak yüz kelimesi denk
gelen ayak toplanarak oyundan çıkar, saya saya ayaklar ortadan bir bir
çekilir son kalan ayak sahibi oyun ebesi olur. Oyun böyle devam ederek
çocukların hoşça vakit geçirmeleri sağlanırdı. Televizyon, atari ve
bilgisayar oyunlarının çıkması oyun alanlarını değiştirmiştir. Bu tür
oyunlara orta yaşlı bazen büyük adamların da katıldığı görülürdü. |
| | |
| Elti - İlti | İki kardeş hanımlarının bir birine göre diğeri. Bir kadının kayınının eşi. İki erkek kardeşin hanımlarının her biri. |
| | |
| Em | 1.Emmekten
emir. 2.İlaç, merhem, çare. Fayda sağlayan sağlığa kavuşturan, hastanın
iyileşmesine yarayan şifa kaynağı. Kelime kasabada daha ziyade "emsiz,
bir eme yaramaz" şeklinde ilaç olmaz, faydası dokunmaz, bir işe yaramaz
kişiler için olumsuz olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Embel - Öğendire | Embel:Üstüne
binilen, arabaya koşulan hayvanların hızlı gitmeleri için arkasından
veya üstünden dürtmeye yarayan ucu sivri veya çivi bulunan kısa saplı
dürtecek.
Öğendire: Arabaya, düğene, sabana-pulluğa koşulan hayvanların
yürümeleri için arkasından dürtmeye yarayan ucu sivri veya çivili uzun
odun veya sopaya denilir. |
| | |
| Emirber | Emireri.
Haberleri getirip götüren, emirleri yerine getiren, eskiden subayın
evinin gündelik işlerini yapmakla vazifeli asker er. Zamanımızda
kaldırılmıştır. |
| | |
| Emişmek - Emiştirmek | Biri
birinin sütünü emmek, Biri birinin annesini emmek, süt kardeşi olmak.
Koyunların kuzularını emzirmeleri.Kuzuların koyunları emmeleri. Emişmek
ayrıca argo manada menfaat paylaşımı olarak da geçer. |
| | |
| Emmi | Babanın
erkek kardeşi, amca. emmi, emmioğlu, emmikızı. Baba emsali veya daha
yaşlı amcalara da emmi, Ahmet emmi, Mehmet emmi diye hitap edilir. Emmi
kelimesi ile bu kişilere seslenilir. çağırılır.- Amca karşılığıdır. |
| | |
| Emniyet iğnesi | (emliyet-emlihet
iğnesi) Çatal iğne, filkete iğnesi, emniyetli iğne manasında batma
tehlikesi olmayan emniyet altında bulunan çatal iğneye kasabada emniyet
iğnesi (emliyet-emlihet) iğnesi de denilmektedir. |
| | |
| Endam | Beden, vücut, boy, vücut uygunluğu, şekil, biçim. Endamlı:Boylu poslu uygun vücutlu uzunca boylu. Endamsız:Endamı biçimsiz. |
| | |
| Endaze | Endaze:Ölçü, mikyas, 2.65 cm tutarındaki ölçü. Endazeli:Ölçülü, uygun, makul. Endazesiz: ölçüsüz, hesapsız. |
| | |
| Enfiye | Burun
otu, toz haline getirilmiş ve buruna çekilen tütün. Bazı kullanıcılar
kutu halinde cebinde taşır ve ara sıra buruna çekerek aksırıp sağlığa
kavuştuğu yolunda ifadelerde bulunurlardı. Enfiye kullanıcılığı
tiryakiliğe dönüşürdü. Zamanımızda enfiye çekeni enfiye kullananı
görülmez oldu. |
| | |
| Engiştan | El
dikişi, iğne oyası ve iğne ile el dikişi sırasında iğnenin kolay
batması, kolay geçmesi için iğneyi bastırmada terzilerce çok kullanılan
iğneyi itelemeye yarayan parmağa kapsül gibi takılan yüzeyi çukurluklu
yüksük. |
| | |
| Enik | Hayvan
yavrusu, et yiyen hayvanların, yırtıcı hayvanların yavrusu. Köpek
eniği(varik de denilir), canavar eniği, arslan eniği gibi. |
| | |
| Enkibet - Enkebit - enkibet basması | Karabasan,
kabus, sıkıntı, korkunç rüya ile birlikte gelip kıpırdayamayacak duruma
düşme. (ankebet:dişi örümcek) Enkibet basması:örümcek ağına sarılmış
gibi hareketsiz kıpırdayamaz halde kalmak. Yükün altında kalmış gibi
sıkıntıya düşme sıkıntı çekme hali. |
| | |
| Entari | Basma,
patiska, kumaş gibi ince ve muhtelif dokumalardan yapılmış uzunca
elbise, Kadınların düz ve süssüz elbiseleri. Kollu, uzun ve genellikle
tek parça elbise.Fistan. Kasabada yaşlılar enteri olarak da ifade
etmektedirler. |
| | |
| Erinmek - Erincek | Üşenen, üşengeç, tembel, gevşek, esneyip durmak, güç harcamaktan kaçınmak, tembel tembel oturmak. |
| | |
| Erişte | Hamurdan
kesme taze ev makarnası. (rişte:farsça iplik anlamındadır) Erişte:
Yüksek randımanlı undan, içine yumurta kırılarak yuğurulan hamurun
belli bir kalınlıkta açılarak isteğe göre (kibrit çöpü veya istenilen
kalınlık ve uzunlukta) kesilerek kurutulup çorba veya pilav olarak
pişirilir. Yapımı ramazan ayı yaklaşınca yoğunluk kazanır.
(erişte-irişti pilavı, erişte çorbası) |
| | |
| Erkeç | İki yaşını aşmış erkek keçi, genç teke. Kasabada irkeç de denilmektedir. |
| | |
| Esah - essah | Sahi,
sahiden, doğru. Daha doğru veya çok doğru, en sağlam, en güvenilir.
Tasdik etme tabiri. Mahalli kelime (dediğine inanmadım essahmış, esah
ben de biliyorum öyle imiş) |
| | |
| Esaletin | Sahiden,
bilerek, özellikle, esahtan, düşünüp tasarlayarak ve bilerek yapılan
hareket. Yapmacık olmayan, gerçek ve bilerek yapılan iş. |
| | |
| Esame | İsim,
ad. Esami ve Esame olarak kullanılan bu kelime kasabada evsame olarak
da aynı manada kullanılır. Esameli: ismi yazılı, deftere ismi geçmiş,
esamesi yok veya esamesi okunmaz:değeri yok ismi geçmez manalarında
mecazen de kullanılır. |
| | |
| Esbab | Sebep,
sebepler, bir olayın meydana gelişine yol açan. Hadisenin nedenleri.
Esbab-esbap kelimesi kasabada bunlardan başka aslı esvap olan kelime
yerine (yanlış şekilde) elbise, urba, giyecek, libas, çamaşır
manalarına da kullanılır. |
| | |
| Eskaza | Kaza ile meydana gelen, kazaen oluşan olay. Kasıt olmadan bilmeyerek ve yanlışlıkla meydana gelen, ortaya çıkan durum. |
| | |
| Esmem yanmaz | Gam
yemem, üzülmem manalarına gelen mahalli bir tabirdir. (Zengin olmayı
boşver zarar etmezsek esmem yanmayacak, Umduğumun yarısı çıksaydı esmem
yanmazdı" gibi. |
| | |
| Esnan | Yaş,
diş, askerlik devresi. askerlik çağı. Arkadaş, akran, emsal/ büyüyüp
gelişmiş, delikanlı olmuş, askerlik çağına girmiş manalarına
kullanılır.(seninle olanlar esnana(askere) gitti, senin oynadığın
işlere bak, öyle göründüğüne bakma emsali esnandan gelesi oldu. gibi) |
| | |
| Evelemek | Sözü ağzında dolaştırıp ne söyleyeceğini bilememek, kasabada hık sumak. Eveleyip gevelemek de denir. |
| | |
| Evlek | Tarla
sürülürken parçalara bölünerek sürülmesine evlek evlek sürmek denir.
Bir dönümün 6 veya 8 de bir parçasına 500-600 m2 lik bölümüne evlek
denir.( Eskiden tarlalar evlek evlek sürülürdü. Şimdi traktörle
uğraşmak istenmiyor. Kolayına kaçılıyor. Tarla ve bahçelerde ekim,
sulama ve benzeri kolaylıklar sağlamak için yapılan bölmelerden her
biri, dönümün dörtte biri. Ev yapacak büyüklükte arsa. |
| | |
| Evmek | İvmek,
acele etmek, telaş göstermek. (Evmek ile ilgili; Sen evme işin evsin,
ne kadar çabalayıp acele edersen et iş olacağına varır. Telaşla olmaz
işin rastgelsin, acele giden iki gider gidiş geliş dört olur. gibi
tabirleri geçmektedir. |
| | |
| Evtik - Eftik | Oyalanıp
telaşlanan, telaşeli ve ivedisi olan huzursuz halde bulunan manalarında
kullanılır. (Ahmet amma evtikmiş hiç durduramadık. Çok evtikleniyor bir
an evvel işini görüverin. Evtik adamla yola gidersen ya rahatsız
olursun, ya da çabucak gelirsin) gibi kullanılır. Sen evme işin evsin,
sen telaşlanma işin rastgelsin gibi evmek kelimesinden gelmedir. Eftik
olarak da kullanılır. |
| | |
| Evşirilmedik | Evsimek:(ehlileştirmek-
evcilleştirmek) kelimesinden geldiği ve kasabada evşirilmedik şeklinde
kullanıldığı tahmin edilmektedir. Bükülmedik sulan ip, gevşek ve
dağılan ip manasında evcilleşmemiş, ehlileşmemiş elinden iş gelmeyen
yöndemsiz kişiler için kullanılmaktadır. |
| | |
| Eyer - Eğer | Binek
hayvanlarının sırtına konulan ve binicisinin rahat oturabilmesini
sağlayan, tutunulacak yerleri ve ayak konulacak üzengisi olan özel
olarak yapılmış oturak. |
| | |
| Eğiş büğüş olmak. | Eciş
bücüş, eğri büğrü manalarına kullanılır. Daha fazla küçük eşyaların
eğilip göçmesi, eğilip kırılması değişik şekillerde deforme olmasında
kullanılsa da. mecazi manada adamın karşısında eğiş büğüş oldun.
Suçluluk psikolojisi ile dik duruş gösteremedin, ofun sofun oldun gibi
manalarda da kullanılır. Kasabaya has deyim olabilir. |
| | |
| Eğleşmek | Durmak,
dinlenmek, vakit geçirmek, oturmak ikamet etmek. (Ne iş yaparsın nerede
eğleşirsin, Buradan geçen yıl göçüp gidenler nerede eğleşmişler.) |
| | |
| Eğreti (İğreti) | Ödünç
emanet alınmış, kullananın kendi malı olmayan./ sağlam ve sabit
olmayan, boşlukta duran. / istenildiği zaman takılıp çıkarılabilen. /
tabii olmayan sahte, suni. (kelime kasabada ekseriyetle iğreti olarak
kullanılır) |
| | |
| Eşgare | Aşikar
olarak, alenen, kimseden çekinmeden, herkesin göreceği şekilde. Açık
apaçık şekilde manalarına kullanılır. (Mehmet kimseden çekinmeden
yapacağını eşgare yaptı) (Haklı olduktan sonra eşgare işle, gizlemeye
gerek yok ki.) gibi. Aşikarane. |
| | |
| Fak | Zararlı,
av veya sair hayvan ve canlıları tutmaya yarayan alet, tuzak, kapan.
İçindeki yeme yaklaşan kuş veya hayvanı yakalamaya yarayan düzenek. |
| | |
| Falaka | 1.
Ceza çektirmek üzere ayağa bağlanarak dövmeye yarayan ipli urganlı
ağaç. 2. Atların çekme kayışlarının (koşum kayışları) pulluğa, arabaya
veya düğen gibi çekilecek araca bağlayan ortası halkalı sağlamca ağaç
parçası. Kasabada falaka denilince akla koşum çekim malzemesi gelir. |
| | |
| Farfara | Gürültücü, şamatayı seven, buna meraklı övüngen hafif kimse. Bu tür hareketli kişilere de farfaracı denilir. |
| | |
| Farzımahal - Farzımuhal | Farz:Kesin yapılması gerekli. Muhal:Gerçekleşmesi imkansız, hayal ürünü. Olmayacak iş.
Farzımuhal: Olması güç ve imkansız ama olmuş sayalım manasını verecek şekilde kullanılır. Varsayımlı hareket. |
| | |
| Fasafiso- Fasarya | Boş, değer taşımayan laf, söz, laf kalabalığı veya değersiz şey. |
| | |
| Fayton | Dört
tekerlekli, yayların üzerine monteli, üzeri körükle açılıp kapanabilen
atlarla çekilen açık binek arabası. Asıl adı Fayton olup olup kasabada
(p harfi ile) paytun olarak konuşulmaktadır. Zamanımızda nostaljik
ulaşım araçları olarak eski filmlerde kalmış, sünnet çocuğu gezilerinde
kullanılmaktadır. Eskiden şehir içi taksiciliğinin yerine kullanılırdı.
Varlıklı kimselerin fayton gezileri, fayton sefaları olurdu.
Faytonculuk meslek sayılırdı. Zamanımızda geçerliliğini yitirmiştir. |
| | |
| Fecus | Fitne çıkaran, faciaya sebep olan, ara bozan, bozguna yol açan. |
| | |
| Felek | Sert
demirden veya su verilerek çelikleşmesi sağlanmış demirden yapılmış,
bir ucu tornavida şeklinde diğer ucu ortasından yarılarak çatal kanal
açılmış çivi sökecek şekilde bükülmüş 1 metreden uzunca, sert zemin
kaya vs. ağır malzemeye vurup kırmaya, kuvvet tatbik ederek ayırmaya
yarayan ağırca sağlam manivela. Eski at arabası dingilinden yapılmış
olanları da vardır. Ağır yük hareket ettirmede kullanılır. Mahalli
tabirdir. |
| | |
| Fellik | Tekrarlanarak
kullanıldığında acele ve telaşlı çabalı hareket ifade eder. (çocuğunu
kaybetti zannetti fellik fellik aranmaya başladı.) |
| | |
| Fener | 1.İçinde
ışık kaynağı bulunan şeffaf muhafaza, 2.sahillerde gemilere yol
gösteren ışıklı kule. 3.Bayram ve özel gecelerde yakılan meşale(fener
alayı). gibi birçok manada kullanılan fener kasabada ençok rüzgarda
yağışta cam fanusla korunup sönmediği için gece karanlığın
aydınlanmasında kullanılan, teneke den yapılmış gazyağı yakıtlı,
fitille yanan ve yanan alev cam ve muhafaza ile korumalı seyyar
aydınlatma aracıdır. Zamanımızda nostaljik süs ve dekor malzemesi
olarak yerini almaktadır. Kasabada elektrik gelinceye kadar her evde
bulunur ve her zaman kullanılan elaltı gereciydi. Mahalle meydanlarında
cami önlerinde ve çarşıda fener asılacak direkler vardı. Özellikli
günlerde, ramazan gecelerinde yakılırdı. Sonraları yerini lüks
fenerleri almış olup günümüzde onun da kullanılabilirliği kalmamıştır. |
| | |
| Fer | Işık, aydınlık, parlaklık. Ferli: göz alıcı, Gözü ferli: gözü sağlıklı görür. |
| | |
| Ferfene karışmak | Kasabada
genellikle çocukların, evlerinden getirdikleri değişik ve çeşitli
yiyecekleri bir araya toplayarak birlik beraberlik içinde yemeleri.
Azıkların biraraya toplanarak kırda, piknikte ortaklaşa, biribirinden
istifade ederek yiyeceklerin birlikte yenmesi. Azık karışımı. |
| | |
| Fesat | Bozukluk,
çürüklük, yolsuzluk, karışıklık, nifak, ara bozmak. İnsanları
biribirine düşürmek. Fitne, fecus hal. Mü'min fesatcı değil firasetli
olur. |
| | |
| Feslikan | Ballıbabagiller
familyasından yeşil renkli, beyaz çiçekli, güzel kokulu adı reyhan
olarak da geçen fesleğen çiçeği. Yaz bitkisidir. Salataya tazesi,
yemeklere yeşili ve kurusu da katılabilir. Nane gibi kendiliğinden
sulak yerlerde kolayca yetişmekte ve pazarlarda satılmaktadır. Kasabada
evlerde saksılarda da yetiştirilmektedir. |
| | |
| Fettan | Karıştırıcı,
kurnaz, fitne ve fesat sahibi.(fettanlık yapıp ortalığı darmadağın
ettin. fettanlık çıkarıp kavga ettirdin)/ Gönül alan, insanı büyüleyen,
sihirbazca bir güçle aşka düşüren.(Bir dilberi fettan, bir mahbubei
fettane, çeşmi fettan-fettan bakışlı) |
| | |
| Feşmekân | İsmi
belli olmayan, söylenmek istenmeyen isim yerine kullanılır. Belirtilen
şeyden sonra diğer bazı şeyleri sıralamak külfetinden kurtulmak için
söylenir. Falan filan, falan feşmekan vs. |
| | |
| Filik | Keçi
tiftiğinin beyaz ve kaliteli cinsi. Derisi post yapımına elverişli
salkım saçak ve kıvrım kıvrım saçaklı ince uzun tüylü keçi yünü, keçi
tiftiği. |
| | |
| Fingirdek | Oynak,
hoppa, cilveli ve yapmacık hareketlerle kendini göstermeye çalışmak. Bu
hareketlerde bulunan kadın ve kızlar için söylenir. |
| | |
| Fink atmak | Keyfi
olarak hiç bir şeye aldırmadan oraya buraya gidip gelmek, gezip
eğlenmek. Sorumsuz ve faydasız şekilde gezip eğlenmek. Fink atmak,
fişenk atmak. |
| | |
| Firaset | Anlayışlı,
zeki, çabucak anlayıp kavrayan manaları yanında özellikle ince zekalı
ve ahlaklı anlayışlı manalarında, gönülden yönelme, inanma gibi ince
düşünceli ferasetli olarak kullanılır. ilmi firaset. (mü'min firasetli
olur.) |
| | |
| Firek | Domates,
Avrupadan eski adı Firengistan(Frenklerin Ülkesi) 'dan geldiği için
Firenk'den Firek'e dönüşmüştür. Zira domates kelimesi Fransızca'da
"Tomate" İngilizce'de "Tomato"dur. /
Kasabada kıraç yerde yetiştiği için de küçük ebatlı, tadı ekşi
ağırlıklı, salatası lezzetli, özellikle salça yapımına elverişli kasaba
domatesi. Bostan domatesi. Şimdilerde firek domatesi adıyla şehirlerde
yüksek fiyatlarla sofralara gelmektedir. |
| | |
| Firik | Tavuk
(civcivinin)bülücünün büyüyüp (bulada-yarka) haline gelmiş hali.
Civcivlikten çıkıp, gurk tarafından seçilip serbest bırakılmış, henüz
yumurtlamaya başlamamış zamanı. |
| | |
| Fistan | Kadınların
giydikleri belden dize kadar uzanan geniş ve çok kırmalı, patiska veya
çok çeşit renkli kumaştan yapılmış süslü entari. |
| | |
| Fitil | Gaz
lambası, fener ve idare başlığına takılan veya mum içine konulan,
pamuktan bükülmüş veya örülmüş, yanacak maddeyi tabandan emip yanan
aleve taşıyan bez. / Fitil almak:öfkelenmek, burnundan fitil fitil
gelmek: yaptığı kötülüğe pişman etmek. Fitil vermek: ateşleyip
öfkelendirmek. |
| | |
| Fodul | Üstünlük
iddiasında olup, kendini üstün gören, kendini begenmiş. Gubuz. Kibirli,
boşa gururlanan. (Hem kel hem fodul). Bencil yalnız kendini düşünen,
kendini haklı gören, Kasabada kelime (hodul) olarak da kullanılır. |
| | |
| Fol - Folluk | Fol:Tavukların
yumurtlaması için belli bir yere konulan yumurta veya yumurta biçim ve
şeklinde yalancı yumurta. Folluk:Tavukların yumurtladıkları tabanı
saman döşeli yer veya yuva. / sebepsiz tartışma veya bağrışmaya: ortada
fol yok yumurta yok siz bağrışırsınız denir. |
| | |
| Foya | 1.Kıymetli
taşların altının parlak görünmesi için kuyumcuların teşhir de altına
koydukları parlak levha. 2. Mecazen sahtecilik, gözboyacılık. Kasabada
genellikle 2.madedeki manasında kullanılmaktadır. (foyası fos çıktı.
foyası ortaya çıktı. gibi) |
| | |
| Fıccık | Gelincik
çiçeği. Kasabada tazesine ilibitçe denilen sevilerek yenilen otun
büyüyüp boy atmış, küpe dökmüş ve küpelerini açarak çiçek haline gelmiş
hali. Tarlalarda kendiliğinden çıkan kırmızı gelincik çiçeği.
Koparıldığı yerden süt çıkarır ve süt bulaştığı yerde kuruyunca zor
çıkarılır, koyu kırmızı renk alır. İlibitçenin kartlaşmış boy atmış
halinde ve yüksek miktarda yenilmesi durumunda baygınlık verir. Bu
durumdaki kişilere yoğurt ayran verilerek baygınlıktan kurtarılmaya
çalışılırdı. Boz renkli olanları taze iken de yenilmez bu türüne deli
fıccık denilirdi. |
| | |
| Fıkra | Bir
konuyu belli bir görüş açısından ele alıp işleyen, nükteli, latifeli,
düşündürmeye, eğlendirip güldermeye yarayan hikayecik. (Nasrettin hoca
fıkraları, çocuk fıkraları.) Bilgisayar, radyo, tv. atari vs. yokken
uzun kış gecelerinde anlatılarak zamanı değerlendirmek vakit geçirmek
için her çocuğun bildiği onlarca fıkra-masalı vardı. Toplumun kültürünü
fıkralarında masallarında bulmak mümkündü. |
| | |
| Fıkramak | Yemeklerin,
gıda maddelerinin sıcaktan ekşimesi, bozulup yenilmeyecek hale gelmesi.
Kabarıp taşması, bozulması sebebiyle mayalanıp zararlı hale gelmesi.
Kasabada buzdolabı, soğutucular yokken bu tür gıda maddelerinin,
yemeklerin sıcak sebebiyle fıkraması bozulup telef edilmesi olağan
vakalardandı. Onun için yenilebilecek ve korunabilecek kadar
pişirilirdi. Artan yemekler kuyulara saklanarak bozulmadan dayanması
için serin yerlerde saklanırdı. |
| | |
| Fıldıramak | Elden
kurtulup fırlayıp gitme. Kontrolsuz kurtulup kaçma. Fırlamak, yere
çarparak dağılıp gitmek manalarında kasabada kullanılan mahalli
kelimedir.(elinden düşürdü fıldıradı gitti. Dengesini yitirip
fıldırayıp düştü. gibi) |
| | |
| Fırdolayı | Fırdönmek,
fırdolanmak. çepe çevre etrafını kuşatma, etrafı kolaçan etmek, kontrol
etmek dolanmak, çevresini dolaşmak. Fırlanmak:dönmek, Başı
fırlanmak:baş dönmesi, Fırdolayı:Dönüp dolaşmak - çepeçevre dolaşmak. |
| | |
| Fırsat | Bir
işin görülmesi yapılması için ortaya çıkan müsait zaman. Fırsat
kollamak: İşin yapımı için müsait zamanı aramak, bekemek. Fırsat
düşkünü: İşin yapılmasına uygun zamanı bekleyip zamanını bulunca olanca
imkanını seferber ederek başkalarını düşünmeden kendi menfaatına
hareket etmek. Ayrıca kasaba tabiri ile -hursat yesiri-(fırsat
esiri)şeklinde yapacağı iş için çıkacak fırsata ve uygun zamanı
beklemeye mahkum başkaca imkanı yok, fırsat bulamadığından yapamadığı
manasında kullanılmaktadır. |
| | |
| Fırttırmak | (argo) Aklını kaybetmek, çıldırmak, aklını oynatmak. / elinden fırtıp kaçmak, elinden kurtulup kaçırmak. |
| | |
| Fışkı | Hayvan gübresi. Hayvanların yeni olmuş ve halen ıslak durumdaki kurumamış gübresi. |
| | |
| Gabal, Gabala, Gabal-mı? | Kabal:Bir
işin yevmiye hesabı yapılmadan tahmini komple olarak hesaplanıp
verilmesi, işin tahmini hesapla alınıp yapılması, kabal pazara iş
yapmak, kabala almak, sıkıştırmaya gerek yok kabalamı aldık gibi
kullanılır. Kabalmı:Kabil mi,Kolay mı, olması mümkünmü, imkansız, kabil
değil, çok zor manalarında kullanılan mahalli kelimedir. Kabal kelimesi
de kasabada G harfi ile kullanılmaktadır. |
| | |
| Gabertme - Bişi | Yörelere
göre değişik isimlerde anılan hamurun açılarak yağ içinde kızartılarak
pişirilmesine kasabada gabertme denilir. Kasaba ekmeğinin yarısı
büyüklüğünde ve küçük hamur bezesinin daha ince açılarak yağda
pişirilmesidir. Kahvaltılarda sevilerek yenilir. Gelenek
göreneklerimize göre cenaze arkasından da yapılarak komşulara cami
cemaatına dağıtılır. Konya'da da üç ayların başlangıcında yapılarak
komşulara ikram edilir. Yağda pişen manasına Bişi olarak da alandırılır. |
| | |
| Gaddar | Çok acımasız, zulmeden, zalim, haksızlık yapan, merhametsiz, kıyıcı. |
| | |
| Gaferiyat | Gaffar,Gafur:
Günahları örten, bağışlayan
Gafir:Saran,kuşatan, içine alan,kaplayan, çevreleyen.
Gafere: Allah'ın bağışladığı, keffareti kaldırılmış, affedilmiş. İlim
irfan sahibi edilmiş. İyad: imar edilip desteklenmiş, mamur olan abad
olan, kalkınmış yer.( Kafirlerden kalma, kafirlerin imar ettiği,
kafirlerin abat ettiği yer olarak da söyleniyor ise de kelimenin
kökünde Ka olmayıp hep Ga harfi kullanıldığından bu mananın dışında
değerlendirilmektedir.) GAFERİYAT: Allah tarafından bağışlanıp
korunmuş, ilim irfan sahibi topluluk. Alimler meclisi. Kıymetli
topluluk. Kalkınmış, mamur edilmiş, âbâd belde. Takviye edilip
desteklenmiş kalkındırılmış yerleşim merkezi.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Gaferiyat'dan
yetişmiş ilim ve din adamları gerek Selçuklu gerekse Osmanlı
imparatorluğu zamanında memleketin birçok yerinde önemli hizmetlerde
bulunmuşlardır. Alimler meclisi olarak adlandırılan Gaferiyat dan
çıkmış ve isimlerinin arkasına Gaferyadi ismini kullanmışlardır.
Bunlardan bazıları;
1) İSHAK GAFERYADİ: Gaferiyat ve Karaman'da yaptığı tahsille kendini
göstermiş, İstanbul'a çağrılarak oradaki tahsilinden sonra Ebusuut
efendi tarafından Karaman'lı Müderris Mahmud'ül hal efendiden boşalan
Haydarpaşa medresesi müderrisliğine tayin edilmiş, dürüstlük titizlik
ve asabi tabiatlılığı ile de tanınmış, Padişaha ulu orta lafını
çekmeden yazıp yolladığı dilekçe dolayısıyla görevden azledilmiştir.
İlmi değeri ve iktidarı sebebiyle Üçşerefeli medrese, terfien Sahan
Müderrisliği, Edirnede Darulhadis Medresesi Müderrisliğine, 4 defa
İzmir kadılığına bu arada çok yer kadılığına tayin edilmişse de bazı
görevleri kabul etmemiştir.1601 de vefat etmiştir.
2) MOLLA DEDE GAFERYADİ: İstanbul'da zamanın büyük alimi Abdülgani
efendi yanında asistanlık yapıp sonra bir çok medresellerde dersler
vermiştir. 1604 de Edirne Camiardı Medresesi dekanlığına getirilmiş,
bir sene sonra da emekli olarak vefat etmiştir. 3)MOLLA BALI'İ
GAFERYADİ: Tahsil hayatını İstanbul'da anadolu kadıaskeri Hubbizade
efendiye asistanlık yaparak tamamlamış, Beşiktaş'da Sinanpaşa
medresesei Müderrisliğine, 1601 de Rodos adası müftülüğüne, buradan
istifa ile tekrar İstanbul'da Soğukkuyu medresesi ve Mehterzade
medresesi müderrisliğine getirilmiş, hemşerisi Abdullah Gaferyadi'den
boşalan Sahan müderrisliği mevkiine yükseltilmiş, Edirne'de Karaman
prenslerinden Karaman beyin Darulhadis medresesi ve Sultanselim
medreseleri müderrisliklerine atanmıştır. Balı efendi ağırbaşlı,şükrane
ve fakirhane hayat yaşamış şen ve şatır görünümlü halde imiş. 1611 de
vefat etmiştir. 4) HOCA MUSLİHİTTİN GAFERYADİ: Larende'de gördüğü
tahsili yeterli görmeyerek Mısır'a gitmiş.Çok derin geçen tahsil
hayatından sonra kasabaya gelmiş, İstanbul'a giderek Kadızade'den
icaret alıp 1591 de Topkapı Ahmetpaşa medresesine müderris olmuştur.
1595 de üçşerefeli rütbesi verilmiş, Edirnekapı medresesi müderrisliği,
Sahan müderrisliği, Edirne'de Beyazidiye medresesi müderrisliği,
İstanbul'da Sultan Selim medresesi müderrisliğinden devamlı yükselerek
Valide'i Cedid medresesi müderrisliğine getirilmiştir. Daha sonra
Üsküdar sancağı kadılığı, Eyüp kadılığı, Şam vilayeti kadılığı ve İzmir
kadılığına atanmıştır. Muslihittin Gaferyadi hoca Osmanlı Devletinin
devamlı beğenisini kazanmıştır. Arapça gramer ve çok sayıda dini kitap
yazmıştır. Önemli kişiliği sebebiyle kendisine Kadı Naipliğine
yükseltiltiğinden kendisi Sarı Naip olarak anılmış. 5) ABDULLAH
GAFERYADİ: İzmir Kadısı İshak Gaferyadi'nin yiğeni ve aynı zamanda
damadıdır. Anadolu Kazaskeri Ahizade Mehmet efendi yanında tahsilini
tamamlayıp İslam Hukuku bilim dallarında ilerleyip İstanbul'da
Mehmetpaşa medresesi müderrisi iken ibdida hariçlik rütbesine yükselip,
Esmehansultan medresesesi müderrisliğinden saham müderrisliğine terfi
ile 1610 da Edirne'de Beyazidiye külliyesi müderrisliğine, İzmir
kadılığına,Diyarbakır kadılığına,1616 da Kudüs kadılığını, 1619 da
Mekke-i Mükerreme kadılığına yükselerek gelmiştir. İnce ruhlu, zeki,
yardımsever,nükteli ve tartılı konuşkan, şair ve hatipmiş. 1623 de
Kahire kadılığından emekli olmuş, kendisine verilen İstanbul
Süleymaniye külliyesi Darulhadis kürsüsünü kabul etmemiş,1626 yılında
İstanbul'da vefat etmiştir. 6) Kudüs Kadısı SAFER GAFERYADİ: "Sanma
aks'i nale'i Ferhad feryad eyledi. Terk'i Gaferyat'dan Feryat, Feryad
eyledi." Kasaba halkından olan ve yazdığı kıtadan da anlaşılacağı üzere
çok sevdiği kasabadan ayrılmasına üzülen Safer hoca İstanbul'a gelip
şöhret yapan Şeyhülislam Zekeriya efendiden ders alıp 1611 de Ümmü
Veled Çelebi medresesi müderrisliğine atanmıştır. Sırasıyla Zekeriye
efendi medresesi, Atik Muratpaşa medresesi, Edirnekapı medresesi, Sahan
Müderrisliği medresesi, Bursada Muradiye medresesi,Edirne'de Selimiye
medresesi müderrisliklerinde bulundu. İstabul Üsküdar kadılığına, 4 yıl
sonra Kudüs kadılığına atandı. 1629 da bu görevinde iken vefat etti.
Hoca Safer Gaferyadi çok ince görüşlü, intibah sahibi ve biraz öfkeli
olduğu dikkat çekermiş. --------------
Konya ve Karaman'ın kendini kalkınmışlıkta ispat ettiği dönemlerde
Gaferiyat da ilim ve alimler meclisi iken bu kervandan geri kalmamış,
yetiştirdiği insanları da Gaferyadi ismi ile devletin ve memleketin
çeşitli kademelerinde yüksek hizmet ve görevlerde bulunmuşlardır. |
| | |
| Galayıt - Kalaid |
1. Resmî bir törende, törenden sonra yapılan büyük ve gösterişli şölen,
düğün nişan ve toplantılarda giyilen elbise urba takımı. 2 . Gala: Bir
temsilin ilk oynanışı veya bir filmin ilk gösterimi.
3. Gerdanlık, ziynet, kıymetli giyim kuşam./ Galayıt:
Kasabada düğün sırasında kız evi tarafından damata yapılan elbisenin
damat evine tören halinde davullu zurnalı götürülmesine galayıt gitmesi
galayıt götürülmesi denilir. Gala ilk gösterim, galayıt: ilk giyim.
Yeni kıyafet. Düğünde ilk ve yeni giyim, ilk tören kıyafeti,
manalarında kullanılmaktadır.
|
| | |
| Gale gule | Hile
hurda, aslı astarı yok, basit yapmacık, değersiz hareket, göz
boyamacılık manalarında kullanılır. Kelime kökü ve türemesi
bilinememektedir. Mahalli tabirdir. (ör. onun dediğine bakmayın, onun
işi gücü gale gule) |
| | |
| Galesiz | Önemsemeyen,
gaaleye kaale almayan, tembelce davranıp hesaba katmayan. Üşengeç,
umursamaz. Rahat davranıp telaşe etmeyen. Gailesiz. Hiçbir şeyi dert
etmeyen, derdi tasası olmayan rahat kimse. |
| | |
| Galgımak | Yerinde
durmadan sekip durmak. Hoplayıp zıplamak. (Ağır azem dur galgıyıp
durma. Ne galgıyıp duruyorsun akıllı ol. İt takkayı ne yapacak galdımı
düşer. vb.gibi kullanılır.) |
| | |
| Gallangop | İnsanlarin
toplululuk halinde bulunduğu gibi, hep birlikte, toptan, topluca ve
olduğu gibi anlamında kullanılır. "Gallangop gelin de arabaşı içelim ''
veya "şehire gidelim diye arkadaşı çağırdım o da gallangop iş elbisesi
ile gelmiş gezerken ben utandım." gibi |
| | |
| Gammaz | Başkasının ayıbını sırrını açığa vuran, kovcu, arabozucu, söz taşıyan, fitleyen, müzevir, casus, münafık. |
| | |
| Gamıtmak | Kendini kasıp kuruntulu olarak görünmek, gösterişli görünüp o halde süzülmek. Mahalli tabirdir. |
| | |
| Gancık | Dişi,genellikle hayvanlar için kullanılır. İnsanlar için kullanımında argo manası vardır. (bkz.kancık) |
| | |
| ganere | bugün
türk dil kurumu sözlüğünde bulunmasada; eski zamanda kullanılmış ve
halan Karaman çevresinde kullanılmaktadır. Kelime olarak sorumsuz
insan, lakayt anlamına gelebilen bir sözcüktür. Yakın zamana kadarBatı
Karadeniz'de özellikle Zonguldak ve çevresinde başıboş hayvan manasında
kullanılsada artık o yörede de kullanılmamaktadır. |
| | |
| Ganeviz | Kavanoz,
Camdan yapılmış ağzı geniş kapaklı şişe. Camdan yapılmış
turşu-salça-reçel ve sair her türlü gıda koymaya yarayan küçük küp.
Kavanozun Kasabada az da olsa söyleniş şekli. |
| | |
| Garer | Ölçüsünde,
yeterince, tam kararında. Karar manasında kararlaştırıldığı şekilde,
uygun sayıda ve uygun miktarda. Gararınca: uygun görülecek tahmince ve
yeterince . Münasibi gibi. Garerince. |
| | |
| Garez | Garaz kelimesinin kasabada kullanılışı. Garez: Kasıt, kötü ve düşmanca niyet. Kötü maksat, kötü gaye, hınç. |
| | |
| Garipsemek | Kendini bir yerde yapayalnız, koruyucusuz hissetmek. Arkadaşdan dosttan mahrum görüp kederlenmek. Mahsunlaşmak. |
| | |
| Gater | Daha ziyade bağ, bostan veya sırayla ekilen bitki sıralaması için kullanılır. Cızı olarak da geçer. Mahalli kelime olabilir. |
| | |
| Gavilli döğüş | Kavil
kurullarak yapmacık kavga çıkarmak. Kavga nizah halinde gösterilerek
karşısındakini kandırıp menfaat temin etmek. Muvazaa. Danışıklı dövüş. |
| | |
| Gavut | Gavut-Kavut:
kitaplarda Kavrulmuş un çorbası olarak geçmekte ise de. Gavut kelimesi
kasabada her türlü kavurga,leblebi vs.nin havanda dövülerek un haline
gelmiş şekline denir. (Leblebiyi dişi ile ezemeyen, dişi olmayan
yaşlılara ve çocuklara havanda dövülerek un haline getirilerek verilir) |
| | |
| Gayme | Kağıttan
mamul paralar. kağıt para. Zamanımızda gayme kelimesi çok nadir olarak
yaşlılar tarafından fiyat sorulurken veya gırgırına ciddiyetsiz konuşma
sırasında kullanılmaktadır. |
| | |
| Gayrı - Gayri | Gayrı:Artık,
daha, gayrıca, başka, başkaca.(İşimiz bitti gayrı gidelim, alacağını
aldın gayrı uğramaz. gibi) Gayri: Başka, gayrılik, özgelik, diğer
manalarına kullanılmakla birlikte, önüne gelerek kullanılan kelimeleri
olumsuz hale getirir.(gayrimenkul,gayrimeşru, gayrimuntazam,
gayrimüslim, gayrisafi, gayritabii gibi) |
| | |
| Gaysak | Killi,
milli gibi özlü toprakların iyice su tutacak şekilde ıslanmasından
sonra kuruyup kabuk tutması, üzerinde sert tabaka oluşturması. Çok
ıslanmasından dolayı sertleşip keseklenmesi. kabuk bağlanmasına gaysak
tutması da denilir. Açık yaraların kuruyarak kabuk bağlaması, koruyucu
tabaka oluşmasına da gaysaklanma yaranın gaysaklanması denir. |
| | |
| Gaytan | İnce
bezden dikilerek veya iplikten bükülerek düğmeye geçirilen düğmelemede
kullanılan uzatma halka. Eskiden gömleğin üst yaka düğmelerinde
çoğunluğunda gaytan bulunurdu. |
| | |
| Gayya | Cehennemde bulunan, düşülmesi halinde çıkılması çok zor kuyu. Netameli yer ve içinden çıkılması güç iş veya olaylar. |
| | |
| Gayıl - gayıl olmak | Razı, kabul eden, boyun eğen, rıza gösteren, itiraz etmeyen. Kail kelimesinin kasabada kullanış biçimidir. |
| | |
| Geberesice | Geber:Öl, gebermek:ölmek, geberesice:(istenmeyen kişi için) ölümünü istemek, ilençe ve hakarete yakın ölümünü talep etmek. |
| | |
| Gebre | Sert kıl ve sert çuldan yapılan atları tımar etmek için ele takılan kese ve kaba eldiven torba. |
| | |
| Gecesefa | Gece çiçek açan, sürüngen gövdeli, iki çeneklilerden bahçe ve saksılarda yetiştirilebilen süs bitkisi. |
| | |
| Gelgelelim | Kelimenin
gelmek gitmekle ilgisi olmayıp, ama, fakat, lakin manalarına gelen
şekilde kullanılmaktadır. (Çok güzel yağmur yağmıştı gelgelelim biz
ekini yetiştiremedik. Herşey ucuzladı tam mal alınacak sıra gelgelelim
para yok. Tam ataması yapılacaktı gelgelelim diplomayı getiremedi. gibi) |
| | |
| Gelişat | Ortaya
gelen durumlar, gelişmeler, gelişme hareketinin seyri. (gelişata göre
davranmak, fazla borçlanmaya bakma yılın gelişatı ne olacak belli
değil. gibi) |
| | |
| Gelişigüzel | (Gelmekle
ve güzellikle ilgisiz birleşik kelimedir.) Dikkat etmeden, özen
gösterilmeden, düzenli bir şekilde olmasına bakılmadan sıradan ve
olduğu gibi rastgele yapılan. (İşine hiç dikkat etmez, yaptığı hep
gelişigüzel) |
| | |
| Gem | Atın
ağzına takılan, dizgin ve kayışla tamamlanan ve atı yönlendirmeye idare
etmeye yarayan demir alet. Tabir yerinde olursa atın direksiyonu. Gem
vurmak:Gem takmak, hareketi sınırlamak, engel olmak, taşkınlığa mani
olmak. Gemi azıya almak: mecazen söz dinlememek, itaat etmemek,
bildiğini okumak. |
| | |
| Gerçi | Her ne kadarsa, her ne ise de manalarında kasabada sıkça kullanılır. (Gerçi olan oldu. gerçi yapacak bir şey yok.) |
| | |
| Gerzek | Geri
zekalı, aptan, bön manalarına gelen bu kelime kasabada bu manalarla
birlikte ve buna ilaveten lüzumsuz işe karışma, şımarma
(gerzekleşme)manalarında azarlama olarak da kullanılmaktadır. |
| | |
| Geven | Yabani
ot olarak yetişen, kökünden kitre adı verilen bir çeşit zamk
salgılayan, çalımsı ve kurutularak hayvan yiyeceği ve yakacak olarak
kullanılan bitki. Kasabada şantiyenin üzerinde şimdi kombassan
evlerinin bulunduğu yerde geven (Keven) otu çok olduğundan bu semtin
adı gevenlik olarak anılırdı. |
| | |
| Gevil yavıl etmek | Suçlanarak
sorulan soruya karşı tutarsız kelimelerle cevap vermek. Doğru dürüst
cevap verememek. Lafı eveleyip gevelemek olarak da kullanılır. Kaçamak
cevap verdiği belli olan ve ezilip büzülerek cevaplamaya çalışmak. |
| | |
| Geviz | Buğday
arpa gibi tahıl, hububat ın tanelerinin elenerek kalburun üzerine
toplanan veya yıkayarak suyun üzerine ayrılan kabukları, üzerine gelen
çör çöp ve uçuntu saman parçalarına geviz veya gavuz denilir. |
| | |
| Gezeğente | Gezenti. Çok gezen, gezmeyi seven, gezip dolaşan. Gezinip duran. Belli bir yerde durmayan. Dolaşıp duran. |
| | |
| Geğirmek | Genellikle
yemekten, çok yemekten sonra görülen midede sıkışan gazın ağız yolundan
çıkarken meydana gelen ses. Mide gazını sesli olarak ağızdan atmak. |
| | |
| Geğrek | Kaburganın alt kısmındaki boşluk, kaburganın altı. Kasabada giyrek olarak da geçer. |
| | |
| Gicimik | Kaşıntı
ile birlikte acımsı yanma tadı. Ağızı kıcıklayan tad. Dile ekşimsi
acılıkta tad bırakma.( peynir biraz gicimikli çıktı. Peynir güzelmiş
amma gicimiği de olmasaymış gibi) |
| | |
| Gidedur - Giderayak | Gidedur:
Yürümeye, gitmeye devam et. Bekleme yürü.(zaman kaybetmeyelim sen
gidedur.) Giderayak: Tam gitmeye hazırlanırken, gitmeye başlarken,
gitmek üzere iken. (Herşey yerinde oldu, giderayak şu iş de gelmeseydi.) |
| | |
| Gidişmek | Kaşınmak, kaşıntı yapmak, kaşındırmak. |
| | |
| Girisingiri gitmek(gingiri gitmek) | Geri gitmek, geri dönmek. / Gerisingeriye dönmek. Geldiği gibi iz üstü dönmek. |
| | |
| Göbür | Yol
tozu. Yazın harman zamanı tarla yolundan araçların özellikle at
arabalarının çok sık gide gele yolun toprağının incecik ezilerek toz
haline gelmiş hali. |
| | |
| Göde | Şişman, kaba, hantal, İrice gösterişsiz. (eskiden bir çekirgeler gelirdi iri iri göde çekirgesi derdik) |
| | |
| Göden | Kalın bağırsağın son, anüse yakın kısmı. Hayvanların ince barsaktan sonraki mumbar olarak adlandırdığımız barsak bölümü. |
| | |
| Goduk | Goduk:Eşek
yavrusu, sıpa manasında geçmekte ise de, kasabada ana babasından, abi
ve ablasından, büyüğünden ayrılmayan gittiği yere giden. istenilmediği
halde arka takip eden. |
| | |
| Goduş - godoş | Gostak, süslü, fiyakalı görünmek, olduğundan farklı güçlü kuvvetli ve yakışıklı görünmek. godoşlanmak. |
| | |
| Göher - Göver | Bir
maddenin özü, cevheri manasında geçen bu kelime kasabada tohumdan
ekilerek meydana gelen soğan küçüğü, başlanıp büyümesi için ekilecek
küçük tohum soğan. Göver:göverip yeşermekten gelirse de. Kasabada soğan
göheri olarak geçmektedir. |
| | |
| Gök görmemiş | Gök:yerin
göz ile görülebilen ufuktan başlayarak kubbenin derinliğinde sonsuz
boşluk. Görmemiş:Gözün görme duyusunu kullanarak cisimlerin şeklini
hissetmemiş. Gökgörmemiş:Görgüsüz, göreneksiz, bilgisiz, cahil,
tecrübesiz. Adabdan edepten habersiz. Alışmamış, toy, acemi, eğitimsiz.
Kıskanç, cömert olmayan. |
| | |
| Gök maşlak | Kozağaç
yolu üzerinde gökçeşme ve kocatepesi mevkileri ilerisi ve belik ormanı
altında, hayvancılığa elverişli, su kaynağı ve sulama yalakları olan
barınmaya elverişli, soğuktan emniyetli davar ağılları bulunan mevkidir. |
| | |
| Gol demiri/Kol demiri | Genellikle
büyük borda kapı ve garaj kapısı gibi geniş kanatlı kapılarda içeriden
bir ucu duvarda monteli, diğer ucu kapı kanadının ortasındaki kuşakta
halkaya takılan, kapının ileri geri hareketini engelleyip sabitleyen
emniyet demiri. |
| | |
| Gömgöbelek | Kelebek |
| | |
| Gömük | Uzun süre çekip kurumayan su birikintisinin iyice çamurlaşıp yosunlaşıp yoğunlaşması. Bataklık. |
| | |
| Gönen - Gönenmek | Gönen:Topraktaki
nem, ıslaklık, rutubet. Bitkilerin gelişmesine yarayan su öyüntüsü.
Gönenmek:Sevinç,mutluluk, rahat, huzur içinde yaşamak. Refah ve
ferahlık içinde olmak. |
| | |
| Gopuk - Kopuk | Kopmuş, kesilmiş, bütünden ayrılmış, / sorumsuz, bağlantısız, mesuliyetsiz. İşsiz güçsüz serseri. Kopuk takımı:serseri takımı. |
| | |
| Gora | Kapı kilitlerini açıp kapamaya yarayan, genellikle büyük ebatlı ve boru şeklinde demir malzemeden yapılmış anahtar. |
| | |
| Göresek | Görgü,
kültür, bilgi, görenek, terbiye manalarında kasabada kullanılır.
Görgülü, terbiyeli, edepli ve becerikli kişilere göresekli, bunlardan
yoksun kişilerede göreseksiz veya gönebeği kıt denilir. |
| | |
| Göresi gelmek | Özlemek, görmek istemek, görme arzusu duymak. |
| | |
| Görümce | Geline göre, beyinin-kocasının kız kardeşi. |
| | |
| Goya - Güya | Sanki,
sözde, başkasının doğrulanmamış sözünün aktarımında kullanılır.
Zannedersin ki, imiş gibi manalarında kullanılır. Güya. (Goya bu işi
kendisi yapmış, bu işten goya haberim varmış, anatılana bakılırsa goya
kendisi oradaymış, çok aradık yok goya havaya uçtu. gibi) Çok kelimede
olduğu gibi bu kelimede de ü harfi o ve u olarak da konuşmada
kullanılmaktadır. |
| | |
| Goyak - Koyak | Vadinin
halk dilinde söyleniş şeklidir. İki dağ veya iki tepe arasında uzun
çukur dere. Bir nehirin aktığı uzun çukurluk. (Nil vadisi, tuna vadisi
gibi). Kasabada iki yüksek dağ veya yüksek tepe arasındaki mesafe,
düzlük manalarına kullanılır. Goyaklar, goyak arası mevkisi diye
isimlendirilen mevkiler vardır. |
| | |
| Göynek | Kaput
bezi veya patiskadan dikilen uzunca etekli, kollu, önü yırtmaçlı veya
oyuk şekilde dikilmiş soğuktan korunaklı boyundan dizlere kadar vücudu
saran çamaşır. Atlet örgü fanina çamaşırlar çıkıp kullanılıncaya kadar
herkesin giydiği çamaşırdı. Yaşlı insanlarımız alışkanlıkları sebebiyle
halen kullanmaktadırlar. |
| | |
| Gözemek | Örgü
örer gibi hususi şekilde, eski örülüş şeklinde kapatmak, dikmek. Nakışı
ipekle örtmek, iki kat etmek. Seyrelmiş doku ve örgüyü sıklaştırmak,
kapatmak. / Seyrekleşmiş bitkilerin arasındaki boşluklara yenilerini
dikerek tamamlamak. Yeni dikimle sıklaştırma. |
| | |
| Gözsüz köpeği | Toprak
altında yuva yapan, gözsüz kemirgen fare cinsi gelengi büyüklüğünde
Kasabada bu isimle anılan kör fare. Kemirici memeli hayvan. Yer
altından toprağı yer yüzüne çıkararak kendisine yol açar. Gözü
olmamakla birlikte hissetme, ses ve koku alma duyargaları
hassaslaşmıştır. Yaş ve soğan sarımsak gibi sebzeleri toprak altına
çekerek beslenen zararlı hayvan. |
| | |
| Gubuz | Üstünlük
iddiasında olup, kendini üstün gören, kendini begenmiş. Kibirli, boşa
gururlanan. Bencil yalnız kendini düşünen, kendini haklı gören.
Kubuzlanan, fodul. Övüncek kibirli. |
| | |
| Gücün | Zar
zor, zorluk ve güçlükle yapılan, zorlanarak güc kullanılarak meydana
getirilen manalarına kullanılır. (Ahmet öyle zor durumdaydı ki bu hale
gücün gelebildi, hayat şartları çok ağır bu kadarını gücün yaptı,
kolaymı zengin olmak coluk çocuk okutacam diye gücün gücün bu güne
geldi) gibi kullanılır. |
| | |
| Güdük | Kuyruksuz,
eksik, sakat, tamam olmayan, kısa boylu, sonuçlanmamış yarım./ Kulpsuz
sürahi, bocut. / Kuyruğu yolunmuş kuş, kuyruğu kesilmiş köpek. |
| | |
| Guldur | Rahatsızlık
sebebiyle iltihaplanmış şişmiş veya fiziki şekil bozukluğu gösteren
deforme olup büyümüş rahatsızlık veren hastalıklı erkek yumurtaları,
(Testisleri) |
| | |
| Gulduratmak | Duran şeyleri yerinden oynatmak, düzeni karıştırmak, rahatsızlık vermek. Huzursuzluk çıkarmak. |
| | |
| Gületapan | Çeşitli
yöre ve bölgelerde ayçiçeği, ayçekirdeği, günaşık, günebakan,
günetapan, devramber olarak isimlendirilen bitki ve kuruyemiş olarak
kasabada sevilerek yenilen çekirdeğin kasabadaki adıdır. Yağlı
tohumlardandır. Kasabada çitlek olarak da isimlendirilir. |
| | |
| Gullap | Gul
veya gull=arapçada zincir,halka,irtibat noktası. Ap=açıklık,açılabilen
bütünlük. Gullap=menteşe. Kasabada eskiden beri kullanılan (doğrama
olmayan) kuşaklı kapılarda kanatlarının kasalarına
irtibatlandırıldıkları noktalarda biribirine geçmiş, menteşe olarak
kullanılan halka başlıklı çivi. |
| | |
| Gumpir | Toprak
altında büyüyen, bol nişastalı, yumrulayarak çoğalan çok çeşitli
yemeği-salatası-kızartması-böreği, kasabada soğanlı karışımlı sıkması
da yapılan gıda maddesi. Patates. |
| | |
| Gündönümü | En
uzun günlerin sonu, gündüzlerin kısalıp, gecelerin uzamaya başlaması.
Sıcakların artıp, topraktaki gönenin çekilip ekin ve otların sararmaya
başlaması. 22 Haziran |
| | |
| Günlükçü | Gündelikle, yevmiye ile çalışan. Gündelikçi. Amele. Yevmiyeci. |
| | |
| Günücü | Kıskanç, başkalarını çekememek, Günücülük=çekememezlik, kıskançlık,hasetlik. Günüleme,günülemek= haset, gıpta. |
| | |
| Güpdüşen | Akşamları insanlara gelip ısıran ve ısırdığı yeri yakan, gözlere girerek yanmasına sebep olan çok küçük siyah sinek. |
| | |
| Gurada | Tam sağlam şekilde olmayan, iğreti duran, dokunup itme ile düşen devrilen ve göçecek durumda olan rastgele vaziyet. |
| | |
| Gurcu | Kasabada
çocukların sayarak oynadığı yassı ve yuvarlak taşla oynadıkları oyun.
(Oyun oynanırken sayılan saymacalar:Naldırnaç, gıldırgıç,
kırküç,kırkdört,kırkbeş,kırkaltı, kırkyedi,kırksekiz,kırkdokuz, elli,
belli, süllü, sülüman,arnavut, gırnavut, alt çocuğunu şurda avut,
savut, savut bir, savut iki, savut3, savut4, savut5, savut6, savut7,
savut8, savut9, savut10, mavıdon, cavıdon, kantar kanadını dartar,
arkada kalanın dar pabucunu yırtar.) şeklinde devam eder. |
| | |
| Güre | Bir-üç yaş arasındaki tay. |
| | |
| Gurk | Yumurtaların
üzerine civciv çıkarmak için kuluçkaya yatan, civcivlerin yumurtadan
çıkmasından sonra da büyütünceye kadar onlarla ilgilenip doyurup
besleyen ve civcivleri koruyan tavuk veya hindi. |
| | |
| Guskun - Kuskun | Gergi
ipi. At, eşek ve katır gibi binek ve yük taşıma hayvanlarının
kuyruğunun altından geçirilerek eğer veya semere bağlanıp gergin
durmasını sağlayan kayış veya örme bağ. |
| | |
| Gusülhane | Gusül
abdesti alınacak yıkanılacak yer. Kasabada eski evlerde odalarda bölüm
olarak veya yüklük yanlarında yüklük altlarında özel olarak yapılmış
yıkanma bölümü, hamamevi. |
| | |
| Güye - Güve | Yünlü
dokuma, halı, kilim, kumaş vs. gibi eşyaya zarar veren böcek kurtçuk
çeşidi. Pulkanatlılardan güve kelebeğinin kurtçuğu. Yün güvesi, un
güvesi gibi adlandırılır. (yünlü kumaşları halıyı kilimi her yıl bakıp
havalandırıp naftalinlemezsek güveler delik deşik eder, bakılmadığından
her tarafı güve yeniği olmuş, Un eskiyip güvelenmiş gibi) |
| | |
| Guymak | Tuzsuz
taze koyun Iravağında (kaymak) kavrulmuş un ve içine-üzerine dökülmüş
tozşeker den karıştırılarak belli bir yumuşak kıvam ve dağılgan
gevreklik kazandırılarak yapılmış, açık bakır tabaklara serilerek üzeri
kaşık izleri ile süslendikten sonra ağızda yumuşak un gurabiyesi gibi
dağılan çok lezzetli ve sevilerek yenilen iç fıstıkla tad zenginliği
verilebilen ismi ve yapımı kasabaya mahsus tatlı çeşidi. Un helvasının
taze krema ile zenginleştirilmiş ayrı bir lezzet verilmiş şeklidir.
Guymak tatlısı.(Kasaba guymağı adıyla tesçil ettirilip, adına
festival-eğlence bile düzenlenebilir.) |
| | |
| Guz - Guzan | Kuz, kuzey, kuzeye bakan, poyraza karşı, güneş görmeyen gölge ve soğuk taraf, |
| | |
| Güz bülücü |
Baharda ot ve yeşilliğin, yazda yiyeceğin bol olduğu ekin harman, bağ
bostan zamanında dünyaya gelmeyip de harmanlar kalktıktan sonra doğan
ve yiyeceği iyice kıtlaşan zamanda dünyaya gelen bülüce(tavuk civcivi)
güz bülücü denir. Bunlar kadersiz görülür. Kışa girilirken iyi
beslenemez zayıf ve cılız kalırlar. Baharda dünyaya gelen kendini
kurtarmış, güzün dünyaya gelen hayvanlar da kışa zayıf girmiş olurlar.
Bu durum ileriki yıllarda da kendini belli eder. Kasabada kadersiz ve
zamansız doğanlara bu ifadeler mecazen de kullanılır. |
| | |
| Güzlek | Güz
yağmurlarından faydalanarak güzün çıkan ot, güzün çıkan ekin, kıştan
evvel çıkarak kendisini kurtarmış çıkıp çıkamama tehlikesi kalmamış
ekin. |
| | |
| Guşane | Büyük
ebatlı, ağzı kapaklı karavana tencere. Kalabalık ailelerde veya
davetlerde çok yemek pişirme ihtiyaçlarında tencere olarak kullanılır. |
| | |
| Gı | Bir
harfin ı lı okuşundan ibaret gibi olan bu kelime kasabada ünlem veya
kadınlara, kızlara çağırma, ikaz ünlemi olarak kız, kı argo hitabın Gı
olarak kullanılmasıdır. Erkekler için de Ulan, Ulen, Len yerine Le
olarak kulanılmaktadır. |
| | |
| Gıcık | Boğazda
aksırma, öksürme, yutkunma hissi uyandıran kaşınma ve yanma./ hali
hareketi ve tavırlarıyla karşısındakini kızdırma. Şüphe ve tereddüte
düşürme, gıcıklandırma. Kuşkulandırıcı hareket. |
| | |
| Gıdı gıdı | Yerli yersiz konuşmak, boşu boşuna ve çok konuşmayı huy edinmek. Vıdı vıdı etmek. Gıdılanıp durmak. |
| | |
| Gıdık | Çen
altı, gerdan. Gıdıklamak: Çocuklarda parmakla dokunarak güldürme.
Vücudun belirli yerlerine dokunarak gülmesini sağlamak. Teşvik veya
tahrik etmek. |
| | |
| Gıdım gıdım | Azar azar, küçücük küçücük, çok az çok az.
(Eli çok sıkı gıdım gıdım verir, öyle yavaş ki adım adım gıdım gıdım yürür.) |
| | |
| Gımcımak | Varılan
karar veya verilen sözden dönmek için bahaneler üretip durmak, eğilip
bükülüp vazgeçmeye çalışmak. Gımcıyıp- gımcıtıp durmak. |
| | |
| Gındam | Kasabada kullanılan mahalli kelimedir. Gösteriş, alım, çalım, kuruntu, süslü, yakıştıran. Böyle kişilere de gındamlı denilir. |
| | |
| Gıran giresice | Kıran:Yokeden, telef eden salgın hastalık. Kıran giresice deyimi beddua, ah, ilenç olarak kullanılan yok olup gitme temennisi. |
| | |
| Gırla | Olabildiğince, alabildiğince, çok fazla. Zebil. Sayıya gelmez çoklukta. |
| | |
| Gıyadalama | Yarı
açmak, yarı aralamak. Açıkla kapalı arası. (kapıyı biraz gıyadala hava
alalım. Kapıyı çok açıp odayı soğutma gıyadalı tut. Kapıyı biraz
gıyadala da nefes alalım. vs.gibi) |
| | |
| Gıyadalamak | Kapiyi yada pencereyi aralamak,kismen acik tutmak |
| | |
| Gıytık - Kıytık | Kıymık
kelimesinin kasabada söylenegelen şekli. Ağaç, odun, tahta gibi veya
bunlardan yapılmış ahşap malzemenin ince bir kısmın gövdeden ayrılarak
ele, ayağa batacak yırtıp yaralayacak hale gelmesi. (Odun kırılırken
elime kıytık battı. Tahta indiriyordum kolumu kıytık yaraladı gibi) |
| | |
| Gığ | Koyun, keçi pisliği, gübresi, gığalak. |
| | |
| Hadi goma | Haydi buyurun, bırakmayın yiyin, buyurun kalmasın, koymayın. |
| | |
| Hafız | Saklayan,
koruyan, muhafaza eden manasına gelmektedir. Kuran-ı Kerim'i hıfzedip
ezberleyen, tamamını ezbere okuyan insana denilmektedir. |
| | |
| Hak bayramı sanmak - bellemek | Yüzünü
bulunca astarını da istemek gibi manalarda kullanılır. (Biz onun yüzüne
güldüysek hak bayramımı sandı, her zaman kedi bal yemez bu günü hak
bayramı bellemesin çalışmayınca olmaz, dün işin rastgeldi de hakbayramı
bildin iş hiç de öyle kolay değildi.) gibi kullanılır. |
| | |
| Haklamak | Karşılık
vermek, hak ettiği gibi davranmak, zarara sokmak. Hakından
gelmek:Üstesinden gelmek, üstün-galip gelmek. Hakını avucuna vermek:Hak
ettiğini verip işini bitirmek. |
| | |
| Halâvet | Tatlılık,
şirinlik, lezzet,leziz, zevk.(Bu yemek ve şerbet çok havaletli olmuş.
Bu sözde havalet yok. Halinde davranışında halavet göremedim. gibi) |
| | |
| Halayık | Ev
işlerini yapan, ev işlerinde evin hanımına yardımcı olan. Kadın
hizmetçi. (Evin sahibi değilde halayığı gibi dolaşır, halayık gibi hiç
durmaz, az yide halayık tut gibi kullanılan kelimedir) Erkek hizmetçiye
de Uşak denir. |
| | |
| Halbağı - halbağıl | Kelime
kasabada halbağı, halbağıl, halbağal şekillerinde de, Halin zorluğu,
halledilecek işin kolay olmadığı manalarında bahal eklentili olarak da
kullanılır. Halberi kelimesiyle mana ağırlığı yönünden benzerlik
göstermektedir. Halbuysa kelimesi de içinde kullanıldığı durumu anlatan
cümlenin farklı olduğu ama, fakat, lâkin manalarında
kullanılmaktadır.(Ör. öyle umuyor amma halbahı kolay değil, sen basit
zannediyorsun amma halbahıl göründüğü gibi değil.gibi) |
| | |
| Halbuse - halbuysa | Hâl böyle ise, hal bu ise, oysa ki, oysa öyle iken, doğrusu şu ki, aksi gibi, gel gör ki gibi manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Halt | Uygunsuz,
münasebetsiz söz, fiil veya davranış. Halt karıştırmak, Halt etmek,
halt yemek gibi kullanılmaktadır. Bir tür argo kelimedir. |
| | |
| Hamaset | Yaratılıştan gelen yiğitlik, cesurluk, kahramanlık. |
| | |
| Hamlamak | Uzun
süre hareketsizlik ve idmansızlık yüzünden çevikliğini ve
dayanıklılığını kaybetmek. Hamlaşmak: Uzun süre çalışmadığından ilk
çalışma sırasında çalışmaya alışıncaya dek çekilen zorluk. |
| | |
| Hamut - Hamıt | Atın arabaya veya çifte koşulması sırasında yükü asılıp çekmesi için boynuna takılan koşumun boyun halkası. |
| | |
| Han | Han:Hakan,
hükümdar, padişah, Osmanlı Sultanlarına verilen isim. / Han:Gerek yol
üzerlerinde gerek şehirlerde yolcu, misafir ve kervanların,
yabancıların konaklama ve kalmaları için yapılmış büyük yapılar. Yolcu
ve hayvanlarının ihtiyaçlarına göre yapılmış yeme, yatma, barınma,
dinlenme kompleksleri. Kasabada bulunan han kullanım ihtiyacı dışında
kalmakla ilgisizlikten ve ihtiyaç duyulmadığından yıkılıp gitmiş,
bulunduğu mahalle hanönü, yanındaki çeşmeye de halen hanönü çeşmesi
denilmektedir. |
| | |
| Hanay | Eski evlerde önü açık, genişçe sofalı ev. İki veya daha fazla katlı ev. Müstakil çok katlı, çok odalı ev. |
| | |
| Hanefi | Dört
büyük ehli sünnet imamının en önde geleni olan İmam-ı Azam Ebu Hanife
hazretlerine bağlı ve onunla ilgili. Ebu Hanife mezhebine uyan veya
bağlanan. |
| | |
| hangırda | hangi yerde, nerede anlaminda kullanilir |
| | |
| Har vurup harman savurmak | Hâr:
Kuvvetli ateş alevi / çalı çırpı / hor, hor görmek, horlamak/ Yiyen
içen tüketip savuran manalarına gelir. Har kelime olarak genellikle
kendi başına kullanılmaz. Birleşik olarak kıymet vermez, değersiz görüp
yok olmasına göz yumup harcayıp tüketen manalarında kullanılır. Dağıtıp
tüketen, israf eden, mirasyedi kişiler için kullanılır. (kendimi
kazandı harvurur harman savurur, malın kıymetini bilmedi har vurdu
harman savurdu şimdi de olana bakar. gibi) |
| | |
| Haranı | Kazanın küçüğü, kulplu, meydanda yakılan ateş üzerine konularak kullanıldığı için dışı kalaysız, büyük tencere |
| | |
| Harar | Büyük
çuval. Daha ziyade saman, ot, yün gibi kaba malzeme konulup taşınmasına
yarayan, kıl yün ve basit malzemeden dokunmuş büyük ebatlı çuval. |
| | |
| Harman | Ekinlerin
ve mahsulün tarladan biçildikten sonra sürülmesi, işlenmesi, savrulup
saman ve tanenin ayrılması işlemlerinin yapılması için genişçe
hazırlanmış çalışma yeri. / Bu işlerin yapılma zamanı. |
| | |
| Hasid - Haset | Kıskanç,
başkasında olmasını istemeyen,başkasının refah ve servetini çekemeyen,
haset eden, düşkün olmasını isteyen. Kıskanç Hasetçi, hasitlenen. |
| | |
| Hattı zatında | Esasında, aslında, onda, onunla birlikte, temelinde, değişmemiş biçiminde, doğrusu doğru şeklinde. Zaten. |
| | |
| Hatıl | Duvarları
sağlam tutmak, yukarıdan gelecek ağırlığı etrafa dağıtmak bölmek için
inşaata yapıya ara ara konulan sağlam ağaçtan yapılmış kereste, ağaç,
beton tabaka. Kasabada yığma inşaat yapımı sırasında duvarlara konulan
ağaç vs. dışında kapı ve pencere üstlerine konulan ağşap ağaçlara da
hatıl, ayrıca balastır da denilmektedir. |
| | |
| Havayı | Hububat-zahire
ölçü birimi. Bir teneke hacmindedir. Buğdaya göre, arpaya göre, yulafa,
nohuta göre kg.ları değişir. Ayrıca buğdayın arpanın tanelerinin dolgun
ve zayıf olmalarına göre de değişkenlik gösterir. Onun için günümüzde
pek kullanılmamakla birlikte yine de halen geçerli pratik ölçü
biçimidir. Ortalama 1 havayı buğday 16, arpa 8, yulaf 5 kg gelmektedir.
1/2 Yarım havayı ölçü birimine çerek, 12 havayı ölçü birimine de kile
denilir. Konya kilesi 12 havayı olarak geçer. |
| | |
| Havdan | Kuyludan kova ile çekilen suyu biriktirmek için taştan yapılmış büyük su kabı |
| | |
| Havlu |
Peşkir, peştemal, el yüz kurulamaya yarar yumuşak dokumalı bez olarak
kullanılan malzeme dışında kasabada etrafı çevrili arsa, çevrik,
kenarları duvar, çalı çırpı vs ile çevrilip koruma altına alınmış alan,
hayat, bahçe manalarında da kullanılır. Evi içine alan bahçe ekiminde
kullanılana İç havlu, evin dışında daha ziyade davar kuzu ve sair
hayvanların barınıp gezindiği yere dış havlu olarak geçer. İç hayat dış
hayat gibi. |
| | |
| Havruz | Topraktan
yapılmış, su dökülecek içi sır kaplamalı kap, lazımlık, oturak.
Kasabada silbiç veya sibek olarak da kullanılır. Eskiden küçük
çocukların, bebeklerin beşiklerinin altına ve bebeğin poposunun altına
denkgelecek şekilde monte edilerek kullanılır, idrar ve kaka yapımında
bebeğin tenine temas etmez bebeğin rahatı sağlanırdı. Günümüzde
kullanılmaz olmuştur. |
| | |
| Havsala | Zihnen
algılama alma, kabul, kavrama derecesi, zihin kabiliyeti. (Havsalama
sığmıyor, hafsalam kabul etmiyor, anlayamıyorum) (Havsalası
dar:Kabiliyeti kıt, karnı geniş olmayan, kabul etmeyen) |
| | |
| Hayalmeyal | Belli belirsiz, şekli tam olarak seçilemeyen, gerçekliği şüpheli, muhal, flu. |
| | |
| Haybatçı | İşi,
ortalığı velveleye verip herkesin duymasını, bakmasını sağlayan
yaygaracı hareketle bağırmak. Yüksek sesle bağırarak dikkat çekmek. |
| | |
| Haybeci | Haybe:Boş faydasız. Haybeci: İşsiz, güçsüz, bedevacı, beleşçi. Bedavadan, haybeden, emeksiz ve masrafsız elde etmeye çalışan. |
| | |
| Hayda | Hayvanları
hareket ettirmek için dah manasına ünlem kelimesi, ayrıca şaşkınlık ve
kızgınlık ifade etme ünlemi.(hayda bir de bu çıktı) gibi |
| | |
| Hayli | Birçok, çok, çokça, iyice.Haylice:çokca (bir hayli zaman, bir hayli parası var, hayli kitap yazdı, bir hayli emek çekti. gibi) |
| | |
| Hayt - heyt | Dikkat çekmek için veya dikkat et manasında ikaz şeklinde atılan nara, |
| | |
| Hayta | Haydut, asi, isyankar, eşkiya, dikbaşlı, huysuz, haylaz. İşsiz, hay huycu, aylak gezen, serseri kimse. |
| | |
| Hayu-hayuğu | Hay:üzüntü
ve dikkat çeken azarlama ifade eder. Kasabada Hay kelimesi
birleştirilerek hayulan(hayoğul) veya haygı (haykız) gibi tamlama ile
birlikte kullanılmakta ve (Öyle değildi neye öyle yaptın hayu, öyle
deme hayuğu, neden hayu) gibi vurgulamalarda kullanılır. Genellikle
kadınlar arasında veya kadınlarca kullanılmaktadır. |
| | |
| Hayın | Hiyanet
eden, hain, ihanet eden manalarına kasabada kısaca hayın
kullanılmaktadır. (şu çocuk hiç denileni tutmaz çok hayın. Bu adam ne
kadar hayınmış olmaz dedi durdu. vb.) ihanetten ziyade inatlık manasına
gelecek şekilde de kullanılmaktadır. |
| | |
| Hazağı | Herhalde,
her durumda, her zaman, tahminen mutlaka, bir işin olması yolunda
manaya ağırlık kazandırması için kullanılır.(Bu kadar emek verdi hazağı
neticesini alacaktır. Bizi buraya getiren ağa hazağı ekmeğimizi de
düşünmüştür. Toplanmamızı isteyen kendisiydi hazağı gelecektir. gibi) |
| | |
| Hazırlop | Hazır bulunmuş, başkası tarafından hazırlanmış, hazıra konma, başkalarınca hazırlanıp yinecek hale gelmiş. Emeksiz elde etme. |
| | |
| Haşarı | Zaptedilmesi ve kontrolu güç, ele avuca sığmaz, rahat durmaz, çok yaramaz, azgın huysuz . |
| | |
| Haşat | Çok
eskimiş, yıpranmış, darmadağınık, kullanılamaz, işe yaramaz
kullanılamayacak hale gelmiş, bozuk. / aşırı yorgun, bitkin, dövülerek
veya çok yorulmuş, bitkin hale gelmiş. |
| | |
| Haşhaş | Tohumları
tıpta ilaç olarak, uyuşturucu olarak kullanılan, kapsüllerin kabuğu
çizilmek suretiyle sütünden afyon denilen madde elde edilen bitki.
Ekimi devlet müsaadesine bağlanmıştır. Afyon ile ve iç egede ekimi
dikimi yapılan köylünün tohumundan yağlık, otundan saman yaptığı çok
yönlü faydalandığı bitki. Kasabada da tohumu kavrularak, gerektiğinde
çekilerek bulgur üzerine dökülerek yenilir, bazı pasta böreklerde iç
malzemesi olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Helâ | Büyük ve küçük abdest yapılan yer, tuvalet, wc, abdesthane(abdest bozma yeri), ayakyolu. |
| | |
| Hele | Kelime
kendi başına manasız gibi görünse de, ikaz, tehdit, vaad gibi ifade
kazanarak kullanıldığı yere bağladığı kelimeye göre ağırlık kazanır.
(Hele bitirdin, yürü hele, hele bekle, hele bak, hele hele, hele şükür.
gibi)Kasabada da çokca kullanılmaktadır. |
| | |
| Helik | Duvar
yapılırken, örülürken büyük taşların arasına boşluklarına konulan dolgu
ve taşları biribirine bağlayan küçük taş veya çakıl taşları. |
| | |
| Helke | Demir,
bakır,alüminyum,galvanizli saç gibi madenlerden yapılmış madeni kulp
veya sapı olan kova. Bakır, alüminyum ve galvanizli saç gibi
madenlerden yapılanları süt sağımı, yoğurt üğütülmesi,hububat taşınması
gibi işlerde, demir ve kıymetsiz malzemeden yapılmışları da toprak, taş
çakıl, kum taşınması gibi inşaat işlerinde kullanılır. Tokat helkesi,
çamur helkesi, yem helkesi gibi kullanılışlarına göre isimlendirilir. |
| | |
| Hemen - hemencecik | Hemen:Vakit geçirmeden, derhal, şimdi. Hemencecik:Çabucak, çarçabuk, derhal. |
| | |
| Hendese | Cisimlerin
şekli, mesafeleri, ölçümleri, her çeşit yapı ve inşaasından bahseden
matematik kolu. Geometri.Düzlem,uzay ve anallitik geometri. Teknik
resim. |
| | |
| Hengame | Kavga, gürültü, şamata, çatışma. Kalabalık kargaşalık. Badire |
| | |
| Hepten | Tamamen, bütün olarak, hep birlikte. İyice. Hepsi beraber. |
| | |
| Hergele | Binilmeye,
yük taşımaya, iş görmeye alışmamış at, katır, eşek sürüsüne denir. Bu
sürünün çobanına hergele çobanı denir. Mecazen argo olarak usül yol
yordam bilmeyen terbiyeden mahrum kimse. |
| | |
| Herif | 1.Kaba
saba, göze hoş gelmeyen, şüpheli, bayağı adam. 2. Adam, erkek adam. 3.
Erkek, koca. kelime kullanılış şekline göre yumuşaklık,
erkeklik-cesaret, kabalık manalarına gelmektedir. Kasabada
(herif-avrat)karı koca, er-avrat, (herif gibi) olgun, cesaretli,
(herifmi-şerifmi) sözüne güvenilmez, (herifli-avratlı) kadınlı erkekli
manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Hevenk - avenk, evenk | Dalından,
kökeninden, çubuğundan asmasından kesilerek kışta ve sonra yenilmek
için asılıp saklanmak üzere sapı ile birlikte kesilmiş üzüm meyve
kavun, incir vs. meyve bağı. |
| | |
| Heybe - Heğbe | Binek
hayvanlarının üstüne, palan veya eğer ve semer üzerine atılan iki
tarafından katlanarak torba şeklinde dikilmiş, iki gözlü, çuval, torba
gibi yün, kıl vs. dokuma. Yük taşımaya yarayan iki gözlü torba. Eskiden
poşet, torba, valiz, bavul, file gibi malzemeler yok ve kullanımda
değilken herkes alışverişine heybe götürür. Aldığı nevaleyi-malzemeyi
heybesinde taşırdı. İnsanların omuzunda rahat taşınması ve ortalı
durması için gözlerin ortasında baş geçecek şekilde ayrık olurdu. Heybe
kullanılış şekillerine göre şehir heybesi, pazar heybesi, azık heybesi,
Eşek üstünde taşınana at üzerinde taşınanına at heybesi, eşek heybesi
denilir. Halı ve kilim gibi renk renk, desen desen nakışlı
dokunmuşları, kenarlarına meşin dikilmiş süslenmiş ve sağlamlaştırılmış
çeşitleri vardı. Bağdan üzüm sepetlerle heybe içinde, bostandan karpuz
kavun heybe içinde taşınırdı. |
| | |
| Hohlamak | Bir şeye ağızı yaklaştırarak hızla soluk vermek, ağzı açık olarak peşpeşe kuvvetli nefes vermek. |
| | |
| Hökkem hökkem | Ağır
azem, okkalı okkalı, oturaklı. Hökkem hökkem oturmak:Ağırlığınca ve
kuruntulu olarak oturmak. Hökkem hökkem konuşmak: Tahmin edilenin
üzerinde ve oturaklı ve kaideli konuşmak. |
| | |
| Honça | Yaylımda
kuzulayan davarın sırtına belli işareti koyup(çalı çırpı parçası
bağlayıp), yavrusunu taşıyarak mahalleye getiren çobana mal sahibinin
yavruyu teslim alırken,çobanın zahmetine karşı verdiği hediye. (Mahalli
tabir) |
| | |
| Honu | Ağzı dar kaplara sıvı dökmede kullanılan, aşağısı dar yukarısı geniş şekilde alet. Huni. Honi. |
| | |
| Horanta | Hane
halkı kalabalığı. Çoluk çocuk, ana baba, dede (ebe)büyükanne den oluşan
kalabalık. Horantalı ev:Nüfusu kalabalık ev. Horantası baskın: Nüfusu
yoğun gideri fazla aile.(horantalı evde ne olursa gider. horantalı evde
sofra şenlikli olur. Yemekler çalakaşık gider. 50 havayı un üğütmüş
amma ne olur horantası fazla) |
| | |
| Horavı | Ehlileşmemiş,
korkak, ürkek durmak, insanlara ve kalabalığın içine karışamamak. Hor
görüleceğinden alaya alınacağından şüphelenip endişelenip kenarda
durmak. |
| | |
| Horsa | Hevesini
almak. Çalım satmak manalarında kullanılan mahalli kelimedir. Daha
ziyade hareketleri ile gösteriş yapmak. Yürümek, bunalmışlığı stresini
üzerinden atacak hareketlerde bulunmak "Horsanı aldın, horsanı attın,
horsasını attı" biçiminde çok kullanılır. |
| | |
| Hortlak | Öldükten
sonra canlanarak mezarından çıkıp insanlara zarar verdiğine inanılan
ölü. Hortlamak:Yok edilmiş bir kötülüğün yeniden ortaya gelmesi.
Hortlatmak:Bir kötülüğün yeniden canlanmasına sebep olmak. |
| | |
| Hoskislemek | Köpekleri
saldırtmak için, hücum ettirmek için kışkırtmak, köpekleri hoskis
kelimesini bağırarak tekrarlayarak galeyana getirip saldırmasını
sağlamak. |
| | |
| Höykürmek | 1.İbadet
olduğuna inanılarak Yüksek sesle bir ağızdan zikir çekmek. 2.Yüksek güç
göstererek(Kükremek gibi) yüksek sesle kendinden geçercesine hızla
çalışıp durmak. |
| | |
| Hoyuk | 1.
Bağ, bostan, düz arazi üzerine taş toprak ağaç vs.den yapılan yığma
tepe, hudut anbaşı belirten uzaktan görünen bellilik. İşaret. Minare
şeklinde yükseltilmiş taş yığını, geriden gelenlerin gözüne çarpan
korkuluk. 2. Avcıların nişan aldığı yapay hedef. 3. Lüzumsuz kalabalık
eden, çalışana mani olup, ayakta dikilerek çalışma alanını daraltan
kişiler için mecazen hoyuk gibi dikilme denilir. Hüyük kelimesinin
kasabada kullanılagelen şeklidir. |
| | |
| Höşmerim | Peynir
veya kaymağı unla karıştırarak yaplan bir türlü tatlı, sündürme.
Kasabada un yağ ve pekmez veya şekerden yapılmış bir tür tatlı helva
çeşidi. Ufalanmış ekmeğin yağda çevrilerek üzerine pekmez dökülerek
yapılan tatlı çeşidine de höşmerim denir. |
| | |
| Hüdanabit - Hüdayınabit | Ekilmeksizin
kendiliğinden biten, tabii ot. Suni ve insan emeği bulunmayan otlar.
mecazen eğitimsiz terbiye görmemiş insanlar için de kullanılır. |
| | |
| Hümermek | (Argo) Karşı koymak, horozlanmak, üstün gelmeye çalışmak, korkutmak için güç gösterisine girmek. |
| | |
| Hüngürdemek | Sesli
ve bağırarak ağlamak. Sesli olarak ve çırpınarak asabileşip üzülerek
ağlamak, ( üzüntüsünden hüngürdeyerek ağladı, hüngür hüngür ağladı.
saya saya hüngürdeyerek ağladı. gibi) |
| | |
| Hıh - Hık - hık mık | Hıh:Önemsememe,
küçük görme, saymama ünlemi. Hık:Boğazdan çıkan kesik ve olumsuz ses,
kabul etmeme ünlemi. Hık mık:Bahane uydurma hali. Hık deyip burnundan
düşmek:çok benzemek. |
| | |
| Hılkıyet - Hılkıyyet | Yartılışa bağlı, yaratılışla ilgili. Bir hal ve huyun doğuştan olması. Halkedilişten. |
| | |
| Hımbıl | Aptal, budala, tembel, uyuşuk, elinden iş gelmez kimse. |
| | |
| Hımhım | Burnundan
konuşmak, burun veya geniz rahatsızlığı sakatlığı sebebiyle hımhım
ederek konuşmak. Sesin genizden yoğunlaşarak gelmesi. Konuşmada
kelimelerin ses ayırımını yapamadan anlaşılması zor şekilde ifade
edilmesi. mecazen kendince mırıldanır gibi hareketsiz ve uyuşuk
sıkılgan kişilere de söylenir. |
| | |
| Hınam | Adavet,
düşmanlık, kin, husumet, garez, buğuz ve hınç beslemek. Daha ziyade
gizli düşmanlık, saklanan kin ve husumet olarak kasabada eskilerce
yaşlılarca kullanılan bir mahalli kelimedir. (Ör. Öyle güldüğüne bakla
eski hınamı içinde durur. O adam ne kincidir yeri gelince eski hınamı
ortaya çıkar. gibi) |
| | |
| Hırpani | Yırtık, pırtık, perişan kılıklı. Bakımsız. Üstü başı dağınık, eskimiş.Hırpalanmış kılıklı, eski kıyafetli. |
| | |
| Hırtal | Köpeklerin
boynuna takılan demir halka üzerine demir çiviler montelenmiş tasma.
Genellikle koyun sürüsüne giden köpeklerde, canavarla ve yabancı
hayvanlarla yapılacak mücadelede hem karşı hayvanı yaralamada
kullanması hem de boynunda meydana gelebilecek ısırmalara mani olması
için takılır. |
| | |
| Hırtlak | Kavunun küçük, ham ve salatalık gibi yinebilecek tazelikteki zamanı. |
| | |
| Hırı hırtışı kesilmek | Yorulup
yorgun düşmek, dermansız mecalsiz hale gelmek, nefes nefese kalmak.
boğuşup dalaşmaktan, koşup kovalamaktan bitkin hale gelmek manalarında
kullanılan deyimdir. Hır:kavga gürültü. |
| | |
| Hısım | Akraba ve yakınlardan olan kimse. Akrabalık, garabet, yakınlık. Kan bağı yakınlığı. |
| | |
| Hışım - Haşin | Kızgınlık,
öfke,gazap, hiddet.(Allahın hışmına uğramak:Allah'ın gazabına, cezasına
düçar olmak) beddua manasına da gelir. Aynı zamanda hızlı, süratli
çarpma, birden bire bastıran sert yağan yağmura da denilir. Haşin:Sert,
katı, tavizsiz, acımasız. |
| | |
| Icığı cıcığı | İçi
dışı, her yanı, her yönü, bütünü. Herkes, her hepsi, ne varsa hepsi
manasında kullanılır. Icığı cıcığını çıkarmak: her yönüyle incelemek,
ıcığı cıcığını sormak: soyunu sopunu, kimliğini iyice sormak. (ıcığı
cıcığı çağırmış, rahat oturamadık, ıcığı cıcığı oradaydı bir şey
anlamadık, sen de ıcığı cıcığına kadar sorarsın. gibi) |
| | |
| Ihmak - ıhıp kalmak | Ihmak:Devenin
dizleri ve karnı üzerine çökme hareketi olup yorgunluktan hareketsiz
kalan ve hareket etmeye dermanı olmayan kişiler için de ıhıp kaldı
denilir. |
| | |
| Iklım Tıklım | Ağzına kadar dolu, sıkıntılı hale gelmiş, aşırı kalabalık. |
| | |
| Ikınmak - ığınmak | Ağırlık
altında zorlanmak, ağırlık kaldırmada zorlanmak. / Şiddetli kabızlıkta
ve doğum sırasında zorlanmak. Sıkıntı altındaki kişinin nefesini
tutarak direnmesi. Ikınmak kelimesi kasabada ığınmak olarak da
kullanılır. |
| | |
| Ikırcık - İkircikli | Ikırcık:Tereddüt, ikilem, tenakuz, karamsar.
İkircikli-Ikırcıklı: Tereddüt içinde olan, karar vermekte ikilem yaşayan. Karamsar. |
| | |
| ilisıra | hamur sıyıracı / Bknz. İlisıranı |
| | |
| Incık | Fazla
tiitiz, pimpirik, ince eleyip sık dokuyan manasında çok inceleyen kişi.
Seçici, seçmekte zorluk çeken kişi. Fazla incelendiği için bütün eksik
yüksek işlerle karşılaşıldığından "ıncığın aşına kurt düşer" lafı da
halk arasında yer bulmuş vecizeleşmiştir. |
| | |
| Incık boncuk | Ufak tefek, fazla değer taşımayan süs eşyası. Kasabada cıncık boncuk olarak da kullanılmaktadır. |
| | |
| Iramak | Iraklaşmak, Uzaklaşıp aralaşmak. |
| | |
| Iravak | Tereyağı yapılmak üzere sütden ayrılan kaymak. Krema. Kasabada kullanılan mahalli kelimedir. |
| | |
| Irgalama | Sarsma,
yerinden oynatma, sallama. / ilgilenme. alaka.(araba çok ırgalayarak
getirdi başımızı döndürdü. Irgalaya ırgalaya içimiz dışımıza çıktı./ o
konu beni hiç ırgalamaz. gibi) |
| | |
| Ismarıç | Ismarlamak,
sipariş etmek. Bir yere giden kişiye alınacak bir şey tembih etmek.
Ismarıç:ısmarlanan şey, nesne.Sipariş edilen. (Ahmet Karaman'a
gidiyormuş Ankara bileti ısmarıç ettim. Madem şehire gideceksin
ısmarıcım olsa yaparmısın?.) gibi. Nasrettin hocaya düdük ısmarıcında
bulunmuşlar, hoca para verenlere düdük almış, vermeyenlere almamış.
Hocayı gören parasını vererek ısmarıcını almak istemiş hoca da sen
parayı vermemiştin parayı veren düdüğü çalar demiş) |
| | |
| Ismıcak | İçinden pazarlıklı, sır vermeyen, sinsi, lafa söze vardırmadan işini gören, sessiz sedasız işini götüren. |
| | |
| Issı - İssi | 1.Sahip,
malik, hükmeden, tasarufunda bulunduran. Kasabada sıkça ve tek başına
pek kullanılmaz ancak mal sahibini bulur, hak yerini bulur
manasında(mal issini can turabını bulur) şeklinde kullanıldığı çoktur.
Is: sahip demektir. 2. Kasabada ayrıca bu kelime havanın çok ısınması
sıcağın çökmesi ve bunaltıcı sıcaklara da hava çok issi - issi çöktü
denilmekte ve issi-ıssı kelimesi böyle de kullanılmaktadır. Kelimenin
is ile duman kiri ile ilgisi yoktur. Ancak is kokusu ile
ilişkilendirilebilmektedir. (İssini yesin, issini yiyesice gönül) gibi
umduğunu bulamama hallerinde deyim olarak da kullanılır. |
| | |
| Ivga | Endişe, Korku veya meraklı heyecan, telaşeye düşüren şüphe manalarına gelen kasabaya has mahalli tabir. |
| | |
| Ivır zıvır | Değersiz, değer taşımayan, derme çatma, işi yaramaz söz veya şey. değersiz mal eşya. değersiz ayrıntı. |
| | |
| Iğıl Iğıl - Iğır ığır | Iğıl ığıl:Belli belirsiz sessiz sakin akıntı. Iğır ığır:Sallanarak hareket etmek manasına gelen kelimeler tekrarıdır. |
| | |
| Japone | Kıyajette Japoni sitil, japon tarzı giysi. |
| | |
| Kabahat | Çirkin
fiil ve hareket, yakışıksız davranış. Hafif suç, kusur. Yanılmak,
yanılarak yapılan hareket. Kabaca davranış. Kazaen yapılan hareketkde
kasıt aranmaz ancak kabahat da kasıt ve kusur söz konusudur. Bilerek
yapılması ağırlık kazanır. |
| | |
| Kabara | Başı tümsekli sarı veya beyaz çivi. Ayakkabıların altına dayanıklılığı artırmak için çakılan iri başlıklı çivi. |
| | |
| Kabağaç | Kaba ağaç, büyük dallı budaklı ağaç. Fidanlık zamanını geçmiş kartlaşıp kabalaşmış büyük ağaç, kocaman iri ağaç. |
| | |
| Kademe | Kadem:
Basmak. Kademe:Basamak, merdiven ayağı, derece, katman. Kademe kelimesi
kasabada bunlardan başka basılarak geçilen geçit, kaldırım, gezinti
gibi yerlere kasaba taşından genişçe ve büyük olanlarından döşenmiş
yerlere denir. Bu iş için döşenen büyük taşlara da kademe taşı denir. |
| | |
| Kadimi | Kadim:Eski, eskiye ait, eskiden beri. Kadimi:Eskiden var olan, daimi, devamlı. |
| | |
| Kahır - Kahırlanmak | Zorlama,
haksızlığa yokluğa uğramaktan dolayı kendini yıpratıcı durumda üzülme.
Kederlenme. Böyle kırgınlık ve üzüntüden müteessir olma. Kahır etme,
derin üzüntü duymak (zorlandı, kahırlandı. Kahrından hastalandı,
emeğinin karşılığını göremeyince kahredip üzüldü. vb.gibi) |
| | |
| Kail - Kayıl | Razı, kabul eden, rıza gösteren, itiraz etmeyen. Kayıl olan. |
| | |
| Kakaç | 1.Tuzlanarak
kurutulmuş et veya kurutulmuş manda etine Kakaç denilir. 2. Kasabada
kakaç kelimesi yaşlılıktan dermansızlaşmış, itilip kakılan ve yardıma
muhtaç, çalışamaz hale gelmiş insan. olarak kullanılır. |
| | |
| Kakmak - kakalamak- kaktırmak | İtelemek,
güç kuvvet tatbik ederek sürütmek,
Asılıp çekmenin tersi bir araba, eşya veya başka bir varlığın arkasına
geçerek itelemek, ileriye götürmek. (çalışmayan arabayı arkasından
kakmak. Yolu açmak için yoldaki eşyayı kenara kaktırmak vs. gibi)
Hemşerimiz Hikmet Sayar'ın "galender kişi 3 yerde lazım olur ve
çağırılır. 1.Çalıştırmaya, 2.Oy kullanmaya, 3.Araba kaktırmaya."
sözünde kaktırmak kelimesi kullanılmış yerini bulmuştur. |
| | |
| Kakılı | Çok fazla, epeyce var, ağzına beraber dolu, Yığılı duru manalarında fazla miktarda olduğunu belirten mahalli kelime. |
| | |
| Kakırdak | Hayvan
kesildikten sonra çıkan iç ve et yağlarının doğranıp saç veya leğende
kavrulup süzülmesi sonucu eriyen yağından ayrılan kavrulup pişmiş yağ
kısmı. Bazı yemeklerde kullanılır, genellikle soğanlı otlu karışımla
böreği yapılır, sıkma sıkılarak da yenilir. |
| | |
| Kalbur | KALBUR:
Ağaç kasnak tabanına, bağırsak ve kiriş adı verilen, deri malzemeden
yapılmış muhtelif kalınlıklarda ip-iplik haline getirildikten sonra
ıslak olarak elek şeklinde örülüp geçirilmiş taneli hububat
eleğidir.Tahıl türlerinin elenip, toz toprak saman gibi yabancı
maddelerden ayrılması temizlenmesinde kullanılır. Çiftçi köylü
malzemesidir. Sık kalbur, seyrek kalbur, gözer ve çineder olarak
adlandırılmış çeşitlendirilmiştir. GÖZER: Kalburun iri gözlü yapılmış
şeklidir. İri taneli tahıl-hububat çalkanır. ÇİNEDER:Orta kalbur ve
gözer arası büyüklükte delikli kalbur çeşididir. Kalburcu: Kalbur yapan
kimselere denilir. Kalburdan geçmek-kalburdan geçirilmek:elemek,
elenmek. Kalbur üstüne gelen: iri taneli gözönüne gelen. Kalburüstü
adam: İleri gelen,seçilmiş, sözü geçen adam. Kalbur kemiği:Alın kemiği
arkasında yer alan delikli kemik. Kalburla su çekmek:(Kalburda su
durmayacağı için)Boşuna, olmayacak işe koyulmak, sümeye gayret.Laftan
ileri geçmeyecek çalışma. |
| | |
| Kalender | Allah
yolunda, kendi halinde, dünyadan el çekip başıboş bir şekilde gezen.
Derbeder ve hiçbir şeyi umursamaz derviş. / Dünyaya ait bağlardan
kendini kurtarmış, gösterişlere aldanmayan gerçeği görebilmiş insan. /
sade ve gisterişsiz bir şekilde yaşayan alçak gönüllü kimse. |
| | |
| Kanara | Esasen
eti yenilen hayvanların kesilip yüzüldüğü yer olan mezbaha-kasaphane
manasında olan bu kelime kasabada saldırgan ve doymak bilmeyen köpekler
için kullanılır. (hoşt köpek, hoşt kanara şeklinde) mecazen ve argo
olarak aç ve doyumsuz insanlara da hitabedilir. |
| | |
| Kancık (Gancık) | Canlı
hayvanların dişileri. Daha ziyade Katır eşek, köpek,kedi gibi hayvanlar
için kullanılır. Atın dişisine kısrak, sığırın dişisine inek, küçükbaş
hayvanların dişisine koyun, keçi, erkeğine de teke ve koç tabir edilir.
/mecazen argo olarak sözüne güven olmayan, hileci, dönek, yüzüne gülüp
kötülük düşünen kalleş insanlar için de bu kelime kullanılır. |
| | |
| Kanırtmak | Bir şeyi büküp zorlayarak yerinden oynatmak, koparmak. Kasarak zorlayıp hareket ettirmek. |
| | |
| Kapçık | 1.Küçük
kap, 2.Tahıl tanelerinde çanak yaprak. Kasabada buğday çalkanırken
kalburun üzerine, yıkanırken suyun üzerine çıkan buğday gevizi de
dediğimiz,ekin yaşken taneyi koruyan çanak yaprak. 3.Mermi kovanı. |
| | |
| Karaltı | 1.
Belli belirsiz karanlıkta seçilemeyen şekil. 2.Siyah kara gölge
karanlığı. 3.Uzaktan seçilemeyen kara görünen şey. Karaltısı kalkmak:
(mecezi)ölmek. |
| | |
| Kararlamayı | Göz kararı, tahmini yapılan ayarlama. Ölçüp biçmeden, tartmadan elle ve göz ayarı ile ve tahmini kararlaştırma. |
| | |
| Karayağız | Koyu esmer, kızılla kara arası renkli delikanlı. |
| | |
| Kardeşkanı | Kasabada
kardaşkanı olarak da geçer. Baklagil cinsi bitkilerden, çiçekleri küme
veya salkım yapraklı ağaçcık ve bu ağaççıktan elde edilen kırmızı
sakız(bitki ismi:peterocarpus). Süngerimsi taş ve ağaç görünümünde
kırmızı renkli madde. Kasabada karahekimilacı olarak korku giderici vs.
olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Karman çorman | Her
şey biribirine girmiş, karmakarışık hale gelmiş. Fazla biribirine
geçmiş çok karışıp ayrılması zorlaşmış vaziyette karışık.Alt üst olmuş.
|
| | |
| Karnı dönmek | Bir
iş veya bir konu hakkında konuşulan, kararlaştırılanın dışında
düşünmek, çekememek, sonradan rıza göstermemek. İçinden işin aksini
düşünmek. Karıncımak. Kabullenmemek, çekememek. Aldandığını tahmin
etmek. |
| | |
| Karık - karık çekmek | Bağ
bahçe ve tarlalarda sebze ekimine ayrılan bölüm./ Bağ bahçe ve tarlada
sulamak için açılan su arkı, su yolu.(bostanın kenarına bir karık
nohut, ortasına da bir karık soğan ektik. Bahçeye 3 karık domates 2
karık biber ekmek için yer hazırladık gibi) |
| | |
| Karıncalı | 1.İçine
karınca karışmış. 2. Vücudun bir tarafı uyuşarak böcek ısırıyormuş gibi
his vermek. 3. Demir vs. metallerin paslanmasından mütevellit satıh
bozukluğu, pas yeniği. |
| | |
| Karışlamak -Alın karışlamak | Karışlamak:Karış
hesabı ölçmek. Alın karışlamak: Beğenmek, aferin brova demek olarak da
kullanılan bu kelime Kasabada daha ziyade mana ağırlığının zıttına
karşı gelip meydan okumak olarak kullanılmaktadır.(aksini ispat edenin
alnını karışlarım) |
| | |
| Karşıcı | Yoldan,
uzaktan gelen kişi veya misafiri karşılamaya giden kimse, karşılamacı,
yolu evi bulmasına yardımcı olmak üzere karşılamaya giden kılavuz. |
| | |
| Kasaba taşı | Özellikle
Kasaba'da ve kasaba yöresinde çıkan inşaat taşı. Kasabaya mahsus, eski
zamanlardan beri kullanıla gelen, inşaat yapımında, bahçe tanzimi
işleri ve özellikli yerlerde dekor şömine ve bahçe duvarı, bahçe süsü,
anıt kaidesi, arka fonu yapımlarında çok amaçlı olarak kullanılan taş.
Taşlık mevkiindeki arazide kazılıp 1-1,5 ve yerine göre 2 m den daha
yüksek toprağın çıkarılıp boşaltılmasından sonra kat kat üst üste
muhtelif kalınlık ve büyüklükte katmanların arasında beyaz kil ile
ayrılan mesafe aralıklarında çıkarılan, katmanların kol olarak
adlandırıldığı, kapak kol, kara kol, çelik kol,kuduz kol, kepenekli kol
ve ara kollar olarak isimlendirilen, irili ufaklı, bazı büyük
parçaların çıkarılma zorluğu sebebiyle çıkarılabilecek büyüklüklerde
kırılıp çıkarılan beyaz renkli, ocaklardan çıkarılıdıktan sonra
yağmur,kar, soğuk, sıcak, güneş etkisi gibi tabiat şartlarında daha da
sertleşen Kasabaya mahsus taş. Ocaklar katman sayılarına ve ocak
derinliklerine göre derin ocak, yuka ocak olarak ifade edilir. Kasaba
dışında özellikle sahilde bahçe tanzimlerinde kullanıldığından dışarıya
da satılmaktadır. Bahçe hayat ve geçecek yerlere kaldırım yapmaya
kullanılan geniş ve büyük parçalara kademe taşı, bununla yapılan
kaplamaya da kademe döşemesi denilir.Çalışan insanlar için iş sahası ve
geçim kaynağıdır. Yapımı özel ustalık ve maharet istediğinden
inşaatlarda tuğla vb. malzemeye oranla pahalıya mal olmaktadır.
(Yollarbaşı kasabası ve Kızılkuyu köyünde de Kasaba kadar çoğunlukta
olmasa da muhtelif yörelerden çıkmaktadır.) |
| | |
| Kasmak | Kısaltmak, daraltmak, germek, kısmak. Bir oda veya boşluğu kaskı ile çantı ile bölmek. |
| | |
| Kasvet - Kasavet | Kaygı,
tasa, üzüntü, keder. İç karargınlığı. Üzülüp sıkıntıya düşme. Sıkıntıya
yol açan hüzün. (orası kasvetli bir yer gitmesek iyi olur. Öyle yerde
adamı kasvet basar. vb.gibi) |
| | |
| Katakülle | Argo kelime olup (katakülli), hile ve göz boyama ile aldatma aşırma, gürültüye getirip sessizce yürütme, sahip olma, kandırma. |
| | |
| Katran | Çam
ve katran ağaçlarından çıkarılan damıtılarak elde edilen, koyu renkli
ağır keskin kokulu, yapışkan, tıpta ve hayvan hastalıklarında iç
parazitlere karşı hayvanların içecekleri suya karıştırılarak ilaç
olarak da kullanılan sıvı. |
| | |
| Katık | Ekmekle
birlikte yenilen, yenilen ekmeğe ilave tad vererek yenmesini
kolaylaştıran, tad değişikliği ve besin değeri katan gıda maddesine
katık denir. (Elmayı ayrı yeme de ekmeğine katık yap, katıksız ekmek
kuru kuru zor gidiyor. Bizim ağa çalışanına iyi bakar azığa katığı bol
koyar. Eskiden kıtlık zamanında buğday ekmeği katık istemez denirdi.
Azığa katık olarak ne koyulacak kuru üzüm koysak olurmu? gibi
konuşmalarda geçer) |
| | |
| Katır | 1.Erkek
eşekle dişi atın veya erkek atla dişi eşeğin çiftleşmesinden doğan
eşekten büyükçe dayanıklı hayvan. Katırların yavrulama yeteneği
olmadığından kendi cinslerinin devamı yoktur. İnatçı ve dayanıklı
hayvandır. Dağlık arazide yürümeye ve yük taşımaya, arabaya koşmaya,
tarla sürmeye elverişlidir.
2. Katır kelimesi kasabada topaç manasına da
kullanılmaktadır.Katır:çocukların ipe sarılarak veya kırbaçla
döndürdükleri konik şeklinde sivri ucunda yuvarlak başlı çivi veya
kabara çivi bulunan fırıldak oyuncak çeşidi. |
| | |
| Kav | Ateş
veya sigara yakmaya yarayan, çakmak vs ile tutuşturulan kuru ve
pamuk,bez gibi kaba madde.Çakmak taşlarıyla tutuşturularak yakılan
malzeme/yılanın kendiliğinden soyulan derisi, çürümüş kurumuş
hafifleşip süngerleşmiş keresteye de kav gibi olmuş denilir. |
| | |
| Kavara | Arı
kovanında arıların bal dolduracakları gözenek. mumdan yapılmış
petek.Arıların yemesi için kovanda bırakılan bala da kavara denilir. |
| | |
| Kavi | Kuvvetli, güçlü, zorlu, dayanıklı, sağlam, emin, güvenilir. |
| | |
| Kavlak | Kabuğu
kabarıp düşmüş, kabuğu ayrılıp dökülmüş. Kaskavlak(cascavlak) büsbütün
soyulmuş çıplak. Saçı tüyü dökülmüş, sakalsız hamtıraş (Ör.Güneşte çok
kalınca yüzü kavladı. Havalar ısınınca yılanın derisi kavlar. Ağacın
kabuğunu soymuşlar kaskavlak çıkmış. gibi) |
| | |
| Kavsara | İnsan
ve hayvan kaburgası içi, kaburga kafesi iç genişliği. Göğüs kafesi.
Kelime kasabada çoğunlukla mecazen "kavsarası dar" olarak ve çabuk
sinirlenir,asabileşip hırçınlaşan kimseler için ufak meseleden
daralıverir manalarında kullanılır. Kuş kursağı, taşlık. Mide, karın
genişliği, batın genişliği. |
| | |
| Kavurga | Buğday,
mısır, nohut, çekilmemiş bulgur vs. kuruyemiş gibi yenilmek üzere ateş
üzerinde kavrulmuş halindeki yiyecek. Nohutun kavrulmuş haline leblebi
denilmesine rağmen Kasabada kavurga genellemesinden ayrılmaz. Ancak
buğday kavurgası, nohut kavurgası adıyla tasnife tabi tutulabilir.
Misafirliklerde sofraların vazgeçilmez kuruyemiş eğlencesidir. |
| | |
| Kavut | Kavrulmuş
unla yapılan ve genellikle göçebe halkının kolay ve belli başlı yemeği
olarak geçen kelime. Kasabada yemek manasının dışında buğday, nohut
kavurgası ve bazı kuruyemiş kavurganın dişi olmayanlar ve çocuklarca
yenebilmesi için havanda dövülerek un haline getirilmiş şekline
denilir. Çekilmiş bulgur ayrılırken simit veya ince düğü dediğimiz
çeşidinin daha ince ufalanmış şekline de kavut denilir. Kavut şekerle
karıştırılarak sevilerek yenilir. |
| | |
| Kaygana | Çırpılmış
yumurta ile un karışımı hamurun yağda pişirilmiş hali kahvaltıda,
üzerine tatlı ya da şeker kestirmesi dökülmüş hali de tatlı olarak
yenilir. Kasabada da sıkça yapılan bir tür yiyecek. |
| | |
| Kaylule | Öğle
uykusu, kestirme, şekerleme. Peygamberimizin sıkça yaptığı ve tavsiye
ettiği dinlendirici kısa süreli öğle uykusu. Bünyeye iyi geldiği ve
dinlendirdiği için kasabada güzellik uykusu da denilir. |
| | |
| Kayme | Maddi kıymet arz eden, tedavül gören kağıt para. |
| | |
| Kaynata | Eşlere göre birine karşı bir diğerinin babası. Eşin babası. Kayınpeder. Kayınbaba. Kayının atası. |
| | |
| Kaypak | Kayan, bir yerde durmayan, sivişik, verdiği sözü tutmayan, dönek, kaypaklık eden. |
| | |
| Kâzım Karabekir Paşa | Kazım
Karabekir (1882 - 1948) Cihan yıkılsa Türk yılmaz'
Kazım Karabekir aslında bir Selçuklu ailesine mensuptur. Tarihte
Karabekiroğulları unvanına sahip ailenin bugün il olan Karaman'da kendi
adları ile anılan ilçeleri var. Soyadı daha kullanılmadığı zamanlarda
da Kazım Bey'in ismi Kazım Karabekir'dir. Kanun çıkınca ikinci ismini
soyad olarak alır. Timsal Hanım anlatıyor: "Yararlılıklarından dolayı
tımar verilmiş bunlara. Kırmızı şalvarlı, kırmızı cepkenli, ellerinde
kılıçları olan süvari birlikleriymiş bunlar. Gerek duyulduğunda orduya
alınırlarmış."
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
KÂZIM
KARABEKİR
( İstanbul 1882 - Ankara 1948 ) Kurtuluş Savaşı'nın büyük
kahramanlarından Kâzım Karabekir, Selçuklu Türklerinden Karaman'ın
halen isminin Kazımkarabekir İlçesi olduğu Gaferiyat kasabasından,
Kırım Gazisi Mehmet Emin Paşa'nın oğludur ve annesi Havva hanımdır.
1882'de İstanbul'da doğdu.
Fatih Askerî rüştiyesini, Kulelî Askerî idadîsini, Harbiye ve Erkânı
Harp mekteplerini bitirdi. Kurmay Yüzbaşı olarak Manastır'a tayin
edildi ( 1905 ). Enver Bey ( Paşa ) ile birlikte, İttihat ve Terakki
cemiyetinin Manastır şubesini kurdu. Bu sırada rum, bulgar ve sırp
çeteleriyle çeşitli çarpışmalar yaptı. Gösterdiği başarıdan ötürü,
kolağası ( Kıdemli Yüzbaşı ) rütbesiyle Harp Okulu öğretmenliğine tayin
edildi. Bir süre sonra Edirne'de II.Ordu, 3. Tümen kurmay başkanlığına
tayin edildi. 31 Mart hareketini bastırmak üzere istanbul'a gelen
Hareket ordusunda 2. Kafkas tümeni kurmay başkanıydı. Bu tümen
ayaklanmış avcı taburlarının sığındıkları Taşkışla ile Taksim
kışlalarında çarpıştı. İkinci Meşrutiyetin ilânından sonra tamamen
askerî görevlerine döndü. 1910'da Arnavutluk ayaklanması sırasında
Kolordu Harekât şubesi müdürü olarak yeniden çarpışmalara katıldı ve
Kaçanik boğazındaki harekâtı başarıyla tamamladı. Bu sırada Harbiye
nezaretine başvurarak Karabekir soyadını aldı ( 1911 ). Aynı yıl
binbaşı oldu; Balkan Savaşı'nda ve Edirne'nin savunmasında
yararlılıklar gösterdi. İki yıl kıdem zammı ve Osmanlı nişanı aldı.
Savaş bitince Erkânı Harbiyei Umumiye riyaseti ( Genelkurmay Başkanlığı
) İstihbarat Şube Müdürlüğü'ne getirildi. 1914'te Yarbay oldu ve
birinci Dünya Savaşı'nda I.Kuvvei Seferiye kumandanı veya İstihbarat
şubei müdürü olarak İran ve daha doğudaki harekâtta görev aldı. Daha
sonra İstanbul, Kartal'da bulunan 14. Tümen kumandanlığına getirildi ve
tümeni ile birlikte Çanakkale Cephesi'ne gönderildi. Çanakkale'de
özellikle Fransızlara karşı, üç buçuk ay Kerevizdere savunmasını yaptı
ve kazandığı başarı üzerine albaylığa terfi ettirildi ( 1915 ). Daha
sonra Alman Mareşali Graf Von Der Goltz Paşa'nın kurmay başkanı olarak
Irak cephesine gitti ve Kutülemare'nin düşmesinden biraz önce, bu
bölgedeki 18. Kolordunun kumandanlığına tayin edildi. Bir yıl Irak
cephesinde kalarak İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savaşlar verdi
ve Diyarbakır Bölgesindeki 2. Kolordu Kumandanlığına naklonulda ( 1917
). burada Ruslarla çarpıştı; Van, Bitlis, Muş, Elazığ cephesindeki
2.Ordu kumandanlığınada vekâlet etti. 1918 yılı başlarında Erzincan
bölgesindeki I. Kafkas kolordusu Kumandanlığına getirildi. Erzincan ve
Erzurum'u Ruslardan geri aldı. Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerinin ve
Karaköse'nin ele geçirilmesindeki başarıları üzerine mirlivalığa ( tuğ
general ) terfi etti ( 1918 ). Bütün bu askerî harekat sırasında birçok
nişan ve madalya aldı. Daha sonra Ermenistan ve İran Azerbeycanını
işgal eden Kâzım Karabekir, karargâhını Tebriz'de kurarak
Azerbeycan'daki İngiliz Kuvvetlerini buradan çıkardı. Sadrazam Müşir
İzzet Paşa, Kâzım Karabekir'i Erkânı Harbiye reisliği görevi ile
İstanbul'a davet etti. Karabekir, İstanbul'a gelince, İtilâf
devletlerinin şehirde yerleşmeye başladığını gördü; yeniden doğudaki
kumandanlık görevine gönderilmesinde ısrar etti. Önce Tekirdağ'daki
14., sonra doğudaki 9. Ordu Birliklerine kumandan tayin edildi ( 1919
). Kurtuluş savaşının başlangıcında Erzurum Müdafaayı Hukuk
Kongresi'nin toplanması siyasî ve askerî harekâtın planlanması
sırasında Şark cephesi kumandanlığı ve Edirne milletvekilliği yaptı.
Doğuda geliştirdiği askerî harekâtla Sarıkamış, Kars ve Gümrü
kalelerinin ele geçirilmesinden sonra Ermeni ordusunun yok edilmesini
sağladı. Bu önemli zafer sonucunda Ermeni Taşnak hükümetiyle barış
görüşmelerine girişildi. Ankara hükümetinin Murahhas heyeti başkanı
olarak, Sevr antlaşmasından Ermeni hükümetinin imzasını geri aldırmayı
ve Ermeni ordusunun silah, araç ve gereçlerinden önemli bir kısmını
Türk Hükümetine teslim ettirmeyi başardı. böylece siyasi ve idari
alanda da başarılı oldu.
Yapılan bu antlaşma ile, Türklerin oturduğu üç ili, Türkiye'ye
kazandırdı. Bundan sonra Kurtuluş Savaşı için, Batı Anadolu'daki
orduların başarılarını sağlamak üzere, doğudaki ordunun büyük kısmının
top, tüfek, süngü, kılıç, cephane ve mühimmatı ile çeşitli harp
gereçlerini Batı cephesine ulaştırdı. Bu sırada ferikliğe ( tümgeneral
) terfi etti. ( 1920 ). Rus ve Kafkasya hükümetleriyle yapılan Kars
antlaşmasına ait görşmeleri, Ankara Hükümeti murahhas heyet başkanı
olarak başarıyla sonuçlandırdı. Aynı zamanda Edirne milletvekili olan
General Kâzım Karabekir, zaferden sonra. Ankara'da bulunan I. Ordu
müfettişliğine tayin edildi. Bundan sonraki seçim devresinde İstanbul
milletvekili olarak Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer
Tayyar Eğilmez ve diğer arkadaşlarıyla birlikte ilk muhalefet partisi
olan Terakkiperver Cumhuriyet fırkasını kurdu ve bu partinin
liderliğine seçildi ( 1924 ). Emekliye ayrılınca siyasi hayata atıldı (
1927 ). 1938 yılından 1946 yılına kadar, Büyük Millet Melisi'nde,
İstanbul milletvekili olan General Kâzım Karabekir, 1946 yılında Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Bu görevde iken öldü. General
Kâzım Karabekir'in özellikle Kafkas cephesi'ndeki savaşlarda gösterdiği
üstün sevk ve idare kabiliyeti ve kahramanlığı, harp tarihinde seçkin
bir yer almasını sağladı. Kâzım Karabekir'in eserlerinden bazıları :
İtalya - Habeş Harbi ( 1933 ); İngiltere - İtalya - Habeş Harbi ( 1935
); Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik ( 1937
); Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu ( 1939 ); Ülkümüz Kuvvetli bir
Türkiye'dir ( 1947 ); İstiklâl Harbimiz ( 1947 ); İstiklâl Harbimizin
Esasları; İstihbarat, Talim ve Terbiye hakkında anahtarlar; İktisadi
esaslarımız, sanayi projeleri; Ermeni Meseleleri, Ülkümüz Kuvvetli Bir
Türkiye'dir; Öğütlerim; Şarkılı İbret. |
| | |
| Kazımkarabekir | Konya-Karaman
arasında Hacıbaba dağı eteklerinde yer alan İlçemizin tarihi muhtelif
zamanda ortaya çıkan kazılardan, ansiklopedik bilgilerden ve benzeri
birçok belgelerden elde edilen verilere göre, Hititlere kadar
uzanır.Uzun zaman Romalılar tarafından ticari, dini, askeri bakımdan
önemli bir üs, posta ve ticaret yolu üzerinde bir merkez olarak
kullanılan ilçemiz büyük seyyah Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesine de
konu olmuştur.İlçemiz şimdiki adını İstiklal harbimizin Şark Cephesi
Komutanı Korgeneral (Ferik) Kazımkarabekir Paşa'nın aslen buralı olması
dolayısıyla almıştır. Selçuklular, beylikler ve Osmanlı devrinde
"GAFFİRİYET", "GEFR-İYAD" anılan ilçeye Cumhuriyet döneminden önce
"GAFFERİYAT" denilmiş, 1956 yılında KAZIMKARABEKİR adı verilmiştir.
Buraya öteden beri "KASABA"da denile gelmiştir.Kasaba diye anılması ile
ilgili bir görüş şöyledir:Bu yörelere Türkler yerleşmeye
başladıklarında ilçe ve civarında bir yerleşim merkezi kurulmuş, ilk
kurulan bu yerleşim birimine başlarındaki Türkmen beyinin adından
dolayı "Kasaba-i Mahmudlar" (Muhmutlar kasabası) denilmiş. Daha sonra
bu kasaba halkı şimdiki merkezimize yerleşmiş ve kasaba ismi böylece
söylenegelmiştir.Osmanlı harfleriyle yazılmış "Lugat-ı Tarihiye ve
Coğrafya" adlı lügatin V. Cildinin G harfi bölümünde buranın adı
"GAFFAR ABAD" olarak geçmektedir.XIX. Yüzyıl sonlarında hem "Gafr-i
yâd" ve hem de " Kasaba" denildiği olmuştur.Bu isimlerin hepsi de
(Kasaba hariç) Arapça - Farsça bir terkiptir. "GAFFAR" Allah'ın Esma-i
Hüsnasından (99 güzel isimden) biridir. Günahları örten, günahları
bağışlayan, merhameti çok olan Allah anlamındadır. Gafir de aynı kökten
bir kelime olup, aynı anlamda kullanılır. Arapçadır.Bütün bunlara bağlı
olarak, ilçemizin daha önce kafirlerin elindeyken Evliya Çelebinin de
dediği gibi, "KAFİRABAD" iken - Müslümanlar tarafından fethi ile
"GAFFÂRÂBAD", "GAFARIYAD" olarak adlandırıldığı görüşü kuvvetlidir.Buna
göre;GAFFÂRÂBAD ya da Gafirabâd: günahları örten, günahları
bağışlayıcı, Allah'ın şenlendirdiği, nimetlendirdiği, mamur ettiği yer
anlamında, adlandırılmıştır.Aynı adlar veya birisi zaman içinde halk
tarafından söylenirken Gaferiyad şekline dönüşmüştür.Karaman Beyliği
devrinde ilçemizin arazilerinin büyük bir bölümünün (Karamanoğlu
İbrahim bey) İmareti'nin vakfı olduğu ilgili kaynaklarda yazılıdır.Bu
tarlaların mevkii; İlisıra (Yollarbaşı), Bosala, Letere, Yağmurlar,
Karacalar, Sınıkahır tarlaları ile Erayda kışlığı ve Düdükümmü
topraklarıda dahil olmak üzere) sınırlandırılarak
gösterilmiştir.Karamanoğulları çağında, Osmanlıların gerileme çağlarına
kadar önemli bir Türk-İslam kasabası olarak Gaferiyad'ta islâmi bir çok
mabetten başka, Karamanoğulları çağının yapısı olan, kadın ve erkekler
için ayrı ayrı bölümleri bulunan hamamı, 3 tane medresesi, 6 tane okulu
ve yine Karamanoğulları yadigarı bir bedesteni vardır.Başbakanlık
arşivinin S.42, H.30'daki kayda göre Osmanlılar zamanında kasaba adı
ile 18 köyü olan ve Konya İli'nin 25 ilçesinden birisi iken, Gaferiyad
1885 tarihinden itibaren bucak durumuna indirilmiştir. (Üzerinde 1260
tarihi bulunan ve İlçe merkezi olduğunu belirleyen KAZA-YI GAFERİYAD
mührü zamanın Başbakanı Adnan MENDERES'e verilmiştir.) Medresesi,
müderrisleri ve kadılık makamının varlığı (ki bugün hala kadılar lakabı
ile anılan bir aile mevcuttur.) ilçemizin tarihi derinliğine işaret
eden delillerdir. 1878 Konya İl yıllığında ise ilçemiz bucak merkezi
olarak gösterilmektedir.1296 sayılı Devlet Salnamesinde Karaman'a bağlı
tek nahiye olarak Gaferiyat nahiyesi gösterilmektedir.Gaferyad 22 Şubat
1951 tarihinde "Kasaba Belediyesi" adı altında Belediyelik olmuş, bu
isim 1956 yılında, babası Mehmet Emin Paşa ve ailesi aslen ilçemiz
halkından olan Kurtuluş Savaşımızın komutanlarından, Şark Fatihi,
yetimler babası unvanlarına layık görülmüş, Kazımkarabekir Paşa'nın
adına atfen KAZIMKARABEKİR olarak değiştirilmiştir.4 il ve 5 ilçe
Kurulması hakkındaki 15.06.1989 tarih ve 3578 sayılı Kanun ile Karaman
İlçesi Konya ilinden ayrılarak Karaman İli adı ile İl Merkezi olarak
kurulmuş ve Kazımkarabekir bucağı aynı Kanun ile Karaman İline bağlı
Kızılyaka bucağı ile birleşerek Kâzımkarabekir ilçesi adı altında 17
köyü ile tarihte sahip olduğu ilçelik unvanına tekrar kavuşmuştur. Daha
sonra İlçemizin Kızılyaka Bucağına bağlı Alanözü, Ağaçoba, ve Kabiller
köyleri 24.10.1991 tarih ve 21031 Sayılı Resmi gazetede yayınlanan
kararla ilçemizden ayrılarak Konya ili Güneysınır İlçesine; yine
Kızılyaka Bucak merkezi ve bağlı Başkışla, Bozkandak, Damlapınar,
Göçer, Muratdede, Şıhlar ve Yılangümü köyleri 22.02.1993 tarih ve 21504
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan kararla İlçemizden ayrılarak Karaman
ili Merkez ilçesine bağlanmıştır. |
| | |
| Kağşama- koğşama | Parçaları
gevşeyip yıkılacak hale gelme. İhtiyar, vücudu gevşemiş. Çökecek halde.
(eski yapı taşları iyice koğşamış yıkılacak durur, adam yaşlılıktan
goğşamış gağışdayıp göçecek duruyor. gibi) |
| | |
| Kaşağı | At,
eşek,katır, öküz gibi büyükbaş hayvanların bakım ve tımarında
kullanılan testere dişli alet. Bazılarının ortalarında iki kenar
arasındaki bağlantı tellerinde hareketli demir halka takılır ve
kaşağılama sırasında hayvanın hoşuna gidecek ses çıkarılırdı. Kaşağı
yapmak hayvanın üzerine yapılmış pas,kir,asalak hayvanları
temizlediğinden, hayvanı rahatlatır ve kaşağı yapılırken hayvan
hoşlandığını belli eder. Üstünde veya sırtında yarası olan hayvan
yaraya kaşağının dokunup acıtmasından korkar ve kaşağının yaraya
yaklaşmasından tedirginlik gösterir. Bu hususta tekerleme de
vardır.(kaşağıyı al ahıra gir yarası olan gocunur) |
| | |
| Kaşık çalımı | Akşamın
olup gelmesi, akşamın yaklaşması. Akşamın dar vakti. Herkesin evine
pürtelaş yetişmeye, evdekilerin de akşam yemeği için sofra hazırlama
telaşesi. Akşam yemeğine başlama zamanı. (ör.öyle dar vakit çağırdı ki
neredeyse herkesin sokaktan ayağının kesildiği kaşık çalımı zamanı) |
| | |
| Kebe | Halıdan
ince ve tüysüz, kilimden kalın ve motifleri itibariyle kilimden ayrılan
daha ziyade düz desenli motifsiz biraz daha itina gösterilmeden kaba
yün ve dilme çaput gibi çeşitlerden dokunan, evin sekaltı ve aralık
balkon gibi yerlerde serilip kullanılan sergi malzemesi. |
| | |
| Keçe | Islatılarak
dövülmek suretiyle yün veya kıldan elde edilen kalın ve kaba kumaş,
halı kilim kebe gibi yere serilen döşeme. Keçe yer döşemesi olarak
kullanıldığı gibi çobanlara- çiftçilere kışlık koruyucu kepenek olarak,
atların bellemelerinin içine ter emici olarak, semerlerin içine
yumuşaklık sağlaması ve ter emici olarak, ayakkabıların tabanlarına
soğuktan koruyucu olarak çok geniş sahada kullanımı bulunmakta idi.
Zamanımızda keçe yapan ustalar ve keçe, kepenek talep edenler de
kalmamıştır. Keçeleşme:1.Yün kırıntıları ve toz karışımının keçe haline
gelmesi. 2.(mec.) vücudun her hangi bir yerinin uyuşması hissisleşmesi. |
| | |
| Kef | Et
ve benzeri gıda maddelerinin pişirilirken kaynaması sırasında suyunun
üzerine çıkan ve kaynarken köpük oluşturan parçacıkları. Kef:köpük |
| | |
| Kekre | Tadı
hoş olmayan, acımtrak, dil buran manasında kulllanılır. Bu tadı andıran
tatlara kekremsi denir. Kasabada kekre adıya anılan ve bostan ekilen
yerlerde ve tarlalarda kendiliğinden çıkan, yolunmasında temas edilen
yerlere acısını bulaştıran boz renkli, hayvanlarca da sevilmeyen ot
türü. |
| | |
| Kele | Erkek tosun, damızlık iyi cinsden seçilen, döl alımı için özel surette beslenilen boğa, büyük tosun. |
| | |
| Kelek kesen | Mecazi anlamda olup, Her işe karışıp kendini yetkili görüp karar veren. Kendini idarecilikte yetkili gören. |
| | |
| Keler | Yılan
gibi ancak daha kalınca, dört ayaklı, bununla birlikte sürünerek
yürüyen kertenkele dediğimiz sürüngen türüdür. Kertenkeler çabuk
yürüyen cinsi, yeşil keler, benekli keler, İri başlı keler, alaca
keler, keler balığı, su keleri, kum keleri, kaya keleri, büyük
keler,bukalemun gibi çeşitleri vardır. İrice cinslerinin zehirli olduğu
söylenir. Kasabada halk arasında bu türlerine yılan ebesi de denilir. |
| | |
| Kelp | Köpek, it, zağar. |
| | |
| Kem küm | Tereddütlü,
kararsız söz söylemek. Söylenen kelimelerin bir mana ifade etmemesi. Ne
söylediğini bilmemek. Doğru cevap verememek. Tutarsız ifadelerde
bulunmak. |
| | |
| Kemre | 1.Hayvan
gübresi, tezek. Hayvanların gübresinin hayvanlar tarafından ahırda,
ağılda ciğnenerek sıkışıp tabaka halinde preslenmiş hali. Tabaka
halinde kaldırılarak parçalar halinde istiflenir ve köy yerlerinde
yakacak olarak kullanılır. Ezilerek tarlaya bahçeye atılarak tabii
gübre olarak da kullanılır. 2. Yaraların üzerinin kabuk baklaması,
3.Başın yıkanmaması sebebiyle bakımsızlıktan oluşan kepeğin yerleşip
tabaka bağlaması yonga tutması. |
| | |
| Kendir tohumu | Sapından
kendir denilen ve ketenden daha kaba bir lif elde edilen adına kenevir
de denilen bir bitki tohumu, bu tohum kuş yemi olarak da kullanılır.
Kendir tohumu kasabada bundan başkaca kuruyemiş olarak da yenilir,
kavurularak bulgur üzerine ve dövülerek batırık içine de malzeme olarak
kullanılabilir. Otu esrar ve uyuşturucu olarak kullanıldığından ekilip
yetiştirilmesi yasak veya izne tabidir. |
| | |
| Kenger | Bitki
biliminde Birleşikgillerden, dikenli yapraklı , sütünden sakız yapılan,
başka bölgelerde yaban enginarı, eşek dikeni de denilen, kasabada
tazesi toplanarak yemeği yapılan ve dikenli yaprakları ayıklanarak taze
olarak da sevilerek yenilen, taze kangal dikenini andıran dikenli
bitki. |
| | |
| Kepaze | Adi, bozuk, değersiz, kötü vasıflı, fena. Utanmaz, rezil, haysiyetsiz, terbiyesiz. |
| | |
| Kepçekulak | Büyükçe, öne doğru eğik, kıvrımları düz açık geniş kulak. |
| | |
| Kepenek | Islatılarak
dövülmek suretiyle yün veya kıldan elde edilen kalın ve kaba yekpare
keçeden özel olarak kullanılan şekle göre çobanlara- çiftçilere kışlık
soğuktan koruyucu olarak çok amaçlı kullanımı bulunan üst kapşon
koruyucu giyecek. |
| | |
| Kepir | Taşlık verimsiz ve çoraklık, yamaç yer. Ekim dikime elverişsiz taş kaya kaplı dik, yamaç sık engebeli arazi. |
| | |
| Kerata | Ayakkabıyı kolayca giyebilmek için kullanılan maden, plastik veya boynuzdan yapılmış oluk şeklinde alet. Ayakkabı çekeceği. |
| | |
| Kerevet | Tahtadan
yapılan, oturmak veya yatma için kullanılan yüksekçe eğreti yer.
Yüksekçe konumlu minder, sedir, karyola gibi rahatlık yer. |
| | |
| Kerime | Kerim:Allah'ın
sıfatlarındandır.Kerem sahibi. Kerem:Karakter, cömertlik, iyilik,ihsan
edici. Kerime:Kız çocuğu, kız evladı, mahdume manalarında
kullanılmaktadır. |
| | |
| Kerliferli | İnsanlar için Kılık kıyafeti yerinde, gösterişli. Üstü başı düzgün. Fiyakalı. Kasabada kellifelli olarak da kullanılır. |
| | |
| Kertik | Genelde "Kerte" veya "kerti" olarak kullanılan kasabada da bu manada kertilerek yapılmış işaret, çentik, oyuk işaret. |
| | |
| Kesat | Alışverişte durgunluk hali, sürümsüzlük, yokluk, kıtlık, azlık. |
| | |
| Kese | 1. Küçük bez-kağıt torba. 2.Kısa ve kestirme yakın yol. En yakın gidilebilecek dolambaçsız kısa yol. |
| | |
| Kesmik | Samandan
çalkanarak ayrılan iri kısmı, hayvanların önüne dökülen yem-samanın
yenirken hayvanlar tarafından beğenilmediği için seçilmiş iri ve
düğümlü kısımları. Tandır ve ocakta yakacak olarak kullanılır. Eski saç
odun sobalarında da odun tutuşturuca olarak kullanılırdı. |
| | |
| Kesmik kırısı | Harmanların
kaldırılmasından sonra mahsul artıkları en son işlenir ve adına da
kesmik harmanı denilirdi. Baharda ot ve yeşilliğin,yazda yiyeceğin bol
olduğu ekin harman, bağ bostan zamanında dünyaya gelmeyip de harmanlar
kalktıktan sonra doğan ve yiyeceği iyice kıtlaşan zamanda dünyaya gelen
kırıya(eşek yavrusu) kesmik kırısı, (bülüce de güz bülücü) denir.
Bunlar kadersiz görülür. Kışa girilirken iyi beslenemez zayıf ve cılız
kalırlar. Baharda dünyaya gelen kendini kurtarmış, güzün dünyaya gelen
hayvanlar da kışa zayıf girmiş olurlar. Bu durum ileriki yıllarda da
kendini belli eder. Kasabada kadersiz ve zamansız doğanlara bu ifadeler
mecazen de kullanılır. |
| | |
| Kestek | Kısa boylu, kısa boylu ve enli, tıknaz boylu. Kestek boylu: Toplu şişmanca ve kısa boylu. |
| | |
| Keten tohumu | Lifleri
iplik haline getirilerek dokumacılıkta kullanılan keten ipliği, keten
bezi elde edilen Kasabada Zeyrek olarak ifadesini bulan geçmişte ekilip
biçilen bitki tohumu. Tohum sanayide bezir yağı yapımında kullanılır.
Yağı bir çeşit helva yapımında gıda maddesi olarak da kullanılır. |
| | |
| Ketum | Gizleme, saklama, sır tutma, ağzı sıkı olma, kimseye sır açmama. |
| | |
| Kevgir | Yemeğin
köpüğünü almaya, bulgur pirinç mercimek gibi bakliyat yıkamaya yarayan
delikli süzgec şeklinde uzunca saplı kepçe. Kasabada genellikle ve
özellikle pekmez kaynatılırken karıştırmada, pekmez indirildikten sonra
soğutma sırasında karıştırılarak savrulup köpüğünün alınmasında
kullanılan büyükçe bakır çukur tas şeklinde süzgeç olarak da
kullanılabilen, sıcak kazanı uzaktan karıştırabilmek için uzunca ağaç
saplı büyük delikli kepçe. Kasabada halk arasında kefkir olarak da
anılır. |
| | |
| Keş | Yoğurttan,
kesilmiş sütten, yağı alınmış yayık ayranından, peynir suyundan
kaynatılarak yapılmış yağsız yavan peynir. Çökelek. Halk arasında
havalide yağsız yavan manasında imansız peynir olarak de
isimlendirilir. Kasabada genellikle peynir suyu veya kesilmiş sütü
değerlendirmek için yapılan çökelek de denilen peynir çeşididir. /
Keş:ahmak,akılsız, kolay aldanan manasına,çile çeken çilekeş, esrar
çeken esrarkeş, çeken, çekici, katlanan, düşkün manalarına da
kullanılır. Serkeş asi, başkaldıran, sırmakeş sırmaişleyen gibi birçok
manalarda da kullanılır. |
| | |
| Keşik - Kişik | Sıra
olmak, sıraya girmek, peş peşe sırayla.
sırası geldikçe. (süt değişiğine girince herkes keşik keşik verdiği
sütünü topluca alır veya kişik sırasında toplu aldığı sütü parça parça
öder. Bağ kazmaya kişiğe girdik imece usulü kolayca bitirdik gibi) |
| | |
| Kifsiz | Keyfi yerinde olmayan. hafif hasta, rahatsız, neşesiz. Keyif kelimesinin mahallen kullanışı. |
| | |
| Kilim | Yünden
dokunan, halı gibi tüylü olmayan havsız kalın sergilik dokuma. Kasabada
da ısdarlarda değişik renk ve desenlerle motif motif aynalı kilim, orta
kilimi, çıbık kilim vs. isimlendirilerek çeşit çeşit dokunmuş ve kültür
haline gelmiş el işi sergi dokuma türüdür. |
| | |
| Kinikmek | Kin duymak, nefret etmek. Kinleşmek. Kin gütmek. |
| | |
| Kinin | Kınakına
ağacından elde edilen, eskiden sıtma hastalığında çok yaygın kullanılan
küçük taneli ve kremper kutusu büyüklüğünde teneke kutularda satılan el
altı sıtma ilacı hapı. |
| | |
| Kipilemek | Biraz
hayret, biraz endişe, biraz merak durumunda veya dikkatini toplamak
gayreti ile bir yere pükdikkat bakarken gözünü kapatıp kapatıp açmak. |
| | |
| Kirkit | Halı
kilim dokunurken düğüm ve atkının sıkıştırılmasında kullanılan ağaç
veya genellikle demirden özel yapılmış yapılmış etarağı. |
| | |
| Kirman | Yün
eğirmek, ip yapmak için genellikle sağlam tahta-ahşap mahzemeden
yapılmış biribiri içine geçen iki parça kavisli ağacın + şeklini alıp
ortasındaki delikten başlıklı iğ geçen tahta malzemedir. Elle
çevrilince ucuna bağlanan yünü büküp ip yapan ve yapılan ipin kirman
üzerine sarılması ile tekrarlanan işlem sonucu istenilen büyüklükte
yumak meydana gelir. Kirman ile yün eğirme işine kirman eğirmek denir.
Kasabada eskiden boş kalan kadın eline kirmanını alır. Vaktini
değerlendirirdi. |
| | |
| kiyası olma | Karışma,
senin üzerine vazife değil anlamında kullanılır. / Kiya sı kelimesi
kasabada kahya dan dönüşmüş olduğu tahmin edilmektedir. Gönlümün
kahyasımısın, o adamın kahyasımısın her işe karışırsın, sen bu işe
karışma, sana vazife değil manalarında kiyasımısın(kahyasımısın),
kiyası kesilme, kiyası olma, kiyası kelik gibi sıklıkla kullanılan
deyimdir. |
| | |
| Kişelemek | Tavuk,
dana,koyun,kuzu, sığır sıpa gibi kümes ve ahır veya ağıllarda besleyip
barındırdığımız hayvanları sürüp uzaklaştırmak, kuşları ürkütüp
kaçırmak. argo olarak da istenilmeyen kişileri başından savmak
manalarına kullanılır. |
| | |
| Koç katımı | Koyunların
döllenip yavru yapması için sürülerden ayrı beslenip hazırlanan
koçların (Güz mevsiminde-Ekim ayında) sürünün içine salınmaları./Koç
katımı zamanı. Eskiden kasabada zaman dilimi olarak kullanılan
tabirlerdendi. |
| | |
| Koca osman üzümü | İri
taneli, biraz sert ve parlak kara kabuklu, pekmezlik veya şaraplık dan
ziyade kurutmalık ve taze yemede tercih edilen dayanıklı dimnit üzüm
çeşididir. Civar il ve ilçelerde Keçimen üzümü, ekşikara üzümü olarak
da isimlendirilir. Kasabaya bu çeşit Kocaosman isimli kişi tarafından
getirildiği için Kasabada bu adla anıldığı söylenir. |
| | |
| Köçek | Kadın
kıyafeti ile sazlı, çalgılı ortamda kaşıkla, zille oynayan, rakseden
erkek. Eskiden Kasabada erkek çocuk sünnetleri genellikle bahar
aylarında gelen sünnetçilerle yapılır. Sünnetçiler de yanlarında
çalgıcı takımı ve köçeklerle birlikte gelirlerdi. Yine kasabada yersiz,
zamansız ve hafif hoppa davranışlı kişilere de mecazen köçek denilir. |
| | |
| Kocunmak(Gocunmak) | Alınmak,
huylanmak, işkillenmek, telaşlanmak, kuşkuya düşmek.
Kocundurmak(Gocundurmak): damarna basmak, tahrik etmek, tırmalamak,
huylandırmak. Kuşkulandırmak. |
| | |
| Kodes | İnsan, hayvan ve sair canlıların kapalı tutulduğu hapsedildiği dar, karanlık zindan. Hapishane. |
| | |
| Koduk | Lügatlarda
"Eşek yavrusu, sıpa" manasına gelen argo kelime. Kasabamızda birinin
ardına davetsiz takılan kişiye denilir. Asıl kişinin peşine takılarak
gruba dahil olan kişidir. Kullanılan şekline göre pek argo olarak kabul
edilmez. Ortama sonradan davetsiz olarak katılmış ve öncekilerce pek
hoş karşılanmamış durum. (bir kendisini çağırdık o da arkasında kodukla
geldi. Oraya koduk getireceksen kendin de gelme. Koduk gibi bizi mi
takip edersin? gibi) |
| | |
| Köfün - küfe | Taze
dallardan biçilmiş çıtalardan veya kamıştan örülmüş derin ve değişik
boylarda kaba sepet. Sırtta malzeme çekmekte, hayvanlara sağlı sollu
sarılarak sebze meyve çekmekte kullanılan büyük sepet. |
| | |
| Kokurdak arpa zamanı | Ekin
halindeki yeşil arpanın ok üzerine kalkıp başak çıkarma zamanı, biraz
daha ilerisi başakların içindeki tanelerin süt haline dolmaya başlama
zamanı. Kasabada bu süre zaman dilimi olarak, zaman tarifi olarak
kullanılır. At çiftçiliği zamanında hayvanların yeşilini alması harmana
güçlü girmesi için ekin halindeki arpa arpa kokurdağı zamanında
biçilerek hayvanlara yedirilerek güçlendirilirdi. Bu zaman dilimine de
arpa kokurdağı zamanı denilir. Aşağı yukarı Mayıs ayı sonu Haziran ayı
başı zamanlarına isabet eder. (arpa kokurdağı, bostan ekimi, bostan
otu, alaca düşümü zamanı gibi) |
| | |
| Kokuz -Kokoz | Parasız, müflis, parasız pulsuz kalmış, züğürt. |
| | |
| Kolan | Enli
örme veya kayış kuşak. At, eşek, katır gibi binek ve yük taşıyan
hayvanın palan, eğer ve semerini bağlamak için belinin-karnının
altından geçirilip gerilerek sıkılan örme veya kayış bağ. |
| | |
| Konmak | Uçarların
yere inmesi manasında olan bu kelime kasabada bunların dışında taşınan
yükün hareket halinde yorularak bir yere taşınan ağırlığın indirilip
dinlenilmesi manasında da kullanılır. |
| | |
| Kör kuyu | Suyu çekilmiş, su gözleri körelmiş, suyu kurumuş, susuz kuyu. |
| | |
| Kör söylemek | Aksi söylemek, ters konuşmak. Beklenmedik bir işin önceden ifade edilmesi. (böyle olacağını bilmezdim kör söylemişsim vb) |
| | |
| Kördüğüm | Çözülmesi
imkansız hale gelmiş düğüm. Çözümsüzlük. Mcz. halli imkansızlaşmış,
içinden çıkılması zorlaşmış mesele, müşkilat. Kördüğüm olmak: Çözülmez
hale gelmek. |
| | |
| Kork Aprilin beşinden öküzü ayırır eşind | Nisan
ayının beşi genelde soğuk geçtiği için bu deyim kullanılmıştır.
İlginçtir ki April kelimesi Nisan ayı anlamında İngilizcede April,
Fransızcada Avril'dir. Eski nisan ayının beşi yaklaşık 18-19 nisana
rastgelir. Bu günlerde tehlikeli, beklenmeyen ve hasara sebep olan
soğuklar olabilir. |
| | |
| Koru | Korunan,
koruma altına alınan ve gelişip büyümesi için bakılan küçük orman.
Yasaklanarak, çitle çevrilerek girilmesi, kesilmesi, kullanılması
yasaklanan orman sahası. Kasabada belediyece bozburun yolu,gökçeşme
yolu devamı gökçeşme ve gökmaşlak üzeri belik ormanı, kozağaç hattı ile
doğruyoldan uludereye giden yol hattı kesime yasaklanarak koruma altına
alınmış ve ormanlaşması sağlanmıştır. |
| | |
| Koruk | Üzümün
veya sair meyvenin olmamış hamı, yeşili, ekşi veya tatlanmamış acı
hali. Mecazen olgunlaşmamış, akıllanmamış toy hareketler gösteren insan. |
| | |
| Kösere - kösere taşı | Bileği
taşı, çark taşı, değirmen taşı yapımına yarayan taş cinsi. Asıl adı
küstere olan bu taş kasabada kösere olarak geçer ve çok sert taş olup
metallerin sürtülmesi halinde metali aşındıracak sertlikte olduğundan
bıçak, makas, demir ve çelikten mamul tahra, balta, nacak gibi kesici
aletlerin ağzının açılmasında, bileğilenmesine kullanılır. Taş özelliği
bakımından taş çok sert ve çok ince kum tanelerinden preslenmişi
şeklindte, granit gibi sert ve üzerine sürtülen metali aşındırıp yontan
bileği taşıdır. |
| | |
| Kostak | Zarif, kibar, güzel, biçimli giyinen ve gösterişli yapılı, gösterişliliğini öne çıkaran, kostakça hareket eden. Kostaklanan. |
| | |
| Köstebek - Gözsüzköpeği | Toprak
altında yaşayan, toprağı iteleyerek yer yüzünde tümsekler meydana
getiren, gözü olmayan, lügatlarda kör sıçan olarak da geçen tarla
faresi çeşidi. Kasabada gözsüzköpeği olarak adlandırılır. Yer altında
açtığı biribirine bağlantılı yuvalarda yaşar. Yeryüzüne nadiren çıkar.
Hasas duyargaları ile insanların yaklaşmalarında yaklaşan sesin ortamı
terketmesine kadar sessizliğini korur. Bahçe ve tarlalarda sebzelere
tabana çekerer imha eden zararlı hayvan. Tarlaya bahçeye musallat
olması halinde çıkarılıp,öldürülüp imha edilinceye kadar tedirginlik
verir. Deliğine su boşaltılarak çıkmasına çalışılır. toprağın altına
tuzaklar kurularak, patlayıcılar konularak öldürülmesine çalışılır.Yer
altında yaşayan zararlı fare cinsi. |
| | |
| Köstek | At,
eşek, katır gibi hayvanların araziye kaçmasını önlemek için iki veya üç
ayağına vurulan bağ. (at-eşek kösteklemek. at kösteği, ata köstek
vurmak).Köstek olmak:bir işin yapılmasına mani olmak,baltalamak.
Köstekli:köstekle bağlanmış,engel olunmuş./ Cep saatlerine takılan
bağlanan zincire de saat kösteği denilir. Köstekli saat tabir edilir. |
| | |
| Köten | Tarla
sürümünde kullanılan, traktörle çekilebilen toprağı kazarak ve altını
üstüne çevirerek toprağın değişmesine, havalanmasına ve otların yok
edilmesine yarayan demir malzemelerden yapılmış büyükçe tarla sürme
aleti. Büyük pulluk. |
| | |
| Kov - kovcu | Kov:
Arkadan çekiştirme, gıybet, zem, dedi kodu. Kovcu:Kov yapan,
dedikoducu, gıybetçi. (Dinimizde kov ve gıybet ağır günahlardan
sayılmaktadır.) |
| | |
| Koyun (goyun) | 1.Gevişgetirenlerden,
et,süt,yün ve gübresinden dahi çok yönlü istifade ettiğimiz evcil
küçükbaş hayvanlardan davar türü. Erkeğini koç, dişisine dişikoyun,
kuzulusuna sağmal, yavrusuna kuzu, bir yaşındakine toklu, iki
yaşındakine şişek, üç yaşındakine öveç(öğeç)denilir. 2.(mec.)halim
selim, sakin, uysal, yumuşak başlı, sessiz kimse. 3.Kendini idare
edemez aciz, bön kimse. 4.Göğüs kafesi-sine ile elbise arasındaki
kısım. Kucak.(koynuna girmek,koyun koyuna, yaslı gittim şen geldim, aç
koynunu bengeldim. vs.) 5. Yere dönük yüzü koyun yatma. Yüzu
koyun:Kasabada bu cümle daha ziyade yüzünkuyu şeklinde ifade bulur. |
| | |
| Kozağaç(gozağaç) | Toros
dağlarının bağrında, Kasaba'ya 10-12 km mesafede, Kasaba'nın içme suyu
kaynağının bulunduğu, önceleri meşhur bağlarının olduğu, yayla özelliği
sebebiyle üzümü geç olgunlaşan, ceviz,kiraz ağaçları yoğunlukta halen
mesire yeri olarak kullanılan mevkidir. Bağcılığın önemini kaybetmesi
ile bakımsız hale gelmiş, Afyonluk-çoka-gökmaşlak ve kocatepesi
mevkileri ile çevrili dinlenme ve eğlence tesisleri kurulabilecek
kıymette yeşillik mevkidir. |
| | |
| Koşum | Hayvanların
arabaya, pulluğa, sabana, düğene her hangi bir şeye koşulacakları zaman
takılan asılma ve çekme kayış takımı. (Hamıt, dizgin, yan kayışlar,
belleme ve atın arkasından dolanan kayış dahil koşum takımı) Koşum
hayvanı:Araba vs. koşulan hayvan. Koşumlu: Koşumu olan ve koşumu takılı
hayvan. |
| | |
| Kramper | Cilt-deri
çatlakları için kullanılan, yağlı ve yağsız türleri bulunan krem
çeşitlerinin eskiden kasabada kullanılan adı.Çok küçük ebatlı olan
kutularına da kramper veya kremper kutusu denilirdi. |
| | |
| Kubarmak | Kibirlenip,
kendini kuvvetli gösterip güç gösterisinde bulunmak. Hümermek. Çalımlı
ve heybetli görünmek. Mısırga ve tavus kuşunun tüylerini ve kanatlarını
açarak büyük ve heybetli görünerek dikkatleri üzerine çekmesi. Yapmacık
göstermelik güç gösterisi. |
| | |
| Kücü ağacı | Istar
üzerinde direzi veya çözgü adı verilen dizili iplerin arasından melik
geçirilerek dokunmasına yardım eden sağlamca yapılmış direzi aralayıcı
sabit ağaç. |
| | |
| Kula | Kızıl ve boz arası bir renkte olan. kula saç, kula at. |
| | |
| Kulakasmak | Dikkat
verip dönüp dinlemek. Değer verip kulaklarını gelen sese döndürmek.
Dikkat kesilmek manalarında kullanılır. Kasabada bu kelime daha ziyade
olumsuz yönü ile onun dediğine kulak asma, dediğinden birşey çıkmaz
dinleme, dinlemeye değmez manalarında kulakasma olarak kullanılır. |
| | |
| Külçe | (Külçe:
genelde kalıp ve blok halinde altın için kullanılmaktadır.) Kasaba
azıkta, çayın yanında ve öyün aralarında yenilmek üzere özel olarak
yuğurulan hamurdan yapılmış bezelerin sac üzerini kaplayacak şekilde
4-5 cm yüksekliğinde yanyana sıralanıp üzeri yumurta, salça, çörek otu
vs ile zenginleştirilip tandırda pişirilen pasta çeşididir.Yağlı ve
yağsız pişen vs. türleri vardır. |
| | |
| Külleme | Üzüm
tanelerini, üzüm salkımlarını karartan, çürüten ve kurutan, verim
düşüklüğüne sebebiyet veren bir nevi mantar hastalığı. Kasabada
küllemeyi önlemek için üzümler çiçekten çıkmadan başlamak üzere bir
proğram dahilinde bir sezonda birkaç defa kükürt ile ilaçlanır. |
| | |
| Kuluç - kulunç | Karında,
kaslarda meydana gelen şiddetli, hareketi zorlaştırıcı ağrı. Adale
sertlenmesi, mafsal, boyun,bel ve kalça tutulması gibi ağrı. |
| | |
| Külüstür | Çok
eski, yıpranmış,bakımsız, işe yaramaz halde olan araç gereç , malzeme,
yapı. (külüstür araba, külüstür ev. vs.) Mecazen: Yaşlanmış yıpranmış
insan. |
| | |
| Küme | Küme:Toplanma,
birikim, yığıntı, gurup manalarında olan küme nin kasabada bunlardan
başka ve genellikle Açık havada yapılan barınak, gölgelik, çadır,
çardak, kulübe manalarına kullanılmaktadır. Harmanın uzun zamana
yayıldığı aylar sürdüğü zamanlarda işi çok olan çiftçi, hali vakti
yerinde ve imkanı olanlar harmana 4-5 ağaç çatarak kuzeye gelecek ve
harmanı görecek kapı dışındaki tüm etrafının çalı çırpı ve ekin sapı
ile kapatılarak sabit gölgelik (küme) kurarlardı. Arazide bağ, bostan
bekçileri de aynı kümeyi kurarak kendilerine sabit yer yaparlar. Yatak
yorgan, yiyecek içecek bu şekilde emniyet ve koruma altına alınırdı. |
| | |
| Küncü | Küncü:Susam
tanesi. Kasabada Simit, açma, poğaça ve pasta gibi hamur işi
yiyeceklerin üzerine pişmeden dökülen susam tanelerine verilen addır.
Tahin, helva yapımında kullanılır. Susamlı helvaya kasabada küncülü
helva denir. |
| | |
| Künk | Topraktan saksıdan pişirilerek, çimentodan yapılan suyolu döşemekte, baca yapımında kullanılan boru. |
| | |
| Kunnamak | Kûn:farsça
makat,kıç manasında kullanılır. çıkış,meydana geliş yeri olarak
kullanılmıştır. Kunnamak:Genellikle köpek ve kedilerin yavru meydana
getirmelerine, doğurmalarına denilmiştir. Köpek yavrusuna enik,
kasabada varik de denilir. |
| | |
| Kurada | Kuruyup zayıflamış, eskimiş yıpranmış kullanılamayacak hale gelmiş yıkılma göçme riski altında olan yapı, duvar. düzenek vs. |
| | |
| Kurcalamak | Kurca:Kaşıma,
tahriş etme, karıştırma, azdırma. Kurcalamak:Tırmalamak, tahriş etmek,
ellemek, öte betesini karıştırmak dokunmak. Azdırıp karıştırıp azgın
hale gelmesine yol açmak. Eşelemek.(çıbanı kurcalamak iyi değildir. Bu
hali kafamı kurcalıyor. Polis bu cinayeti aylardır kurcalıyor. gibi) |
| | |
| Kurna | Hamamlarda
musluk altlarında bulunan, su toplamaya ve su ayarlamaya yarayan küçük
mermer havuz olarak geçen bu kelime kasabada çeşme musluğu manasında da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Kursak | Kuşların birinci midesi taşlık, geviş getiren hayvanların birinci midesi otluk.İşkembe. |
| | |
| Küskü | Ateşi
çekmek, sermek, toplamak, karıştırmakta kullanılan yarı yanmış büyükçe
odun veya demir çubuk. (ocak küsküsü, tandır küsküsü. vb.) |
| | |
| Kuskunu kolanı koparmak | Yük
taşıyan (at,eşek,katır vs) hayvanın taşıdığı yükü, üzerine
yerleştirilmiş semerin bağlarını kopararak semer ile birlikte yükü
yıkıp yükün altından kurtulması. İnsanlar için de argo olarak her türlü
mesuliyeti kırıp yok sayarak sorumluluktan kurtulmasına denilir. |
| | |
| Kusmak | Yediği içtiği şeyleri ağzından geri çıkarmak, istifra etmek, yediklerini ani ve şiddetli şekilde ağız yolundan geri çıkarmak. |
| | |
| Küspe | Susam,
zeyrek, köftün vs. gibi yağı çıkarılmış, suyu alınmış her türlü tohum
ve meyve artığı ve posası. Hayvan yemi olarak kullanılır. Besleyici
özelliği vardır. Sınık küspesi, pancar küspesi, pamuk küspesi vs. gibi
çeşitleri süt ve et hayvancılığında özellikli kullanılan besleyici yem
çeşididir. |
| | |
| kussuklemek | Kapiyi ic taraftan kilit yerine surgulemek. Bir cesit guvenlik tedbiri. |
| | |
| küsükleme | anahtarsız bir şekilde sağa sola hareket eden bir ağaç parçası ile kapıyı arkasından kilitli hale getirmek |
| | |
| Kuymak | Kavrulmuş Un, taze kaymak ve tatlandırıcı veya şeker karışımı kasabaya özel helva görünümlü tatlı çeşidi. (Bkn.Guymak) |
| | |
| Kuytu | Rüzgaz almayan çukurca, içe çekkin yer. Sessiz, gözden uzak ve tenha yer. İşlek olmayan yer. |
| | |
| Kuyu çengeli - Çengel | Çengel
in basit lügat manası sepet, kova, et,but vs. asılan kanca manasınadır.
Ancak Kasabada her evin su ihtiyacı kuyulardan karşılanırken kuyulara
da sarkıtılan kova ve kap vs. düşmesi olağandı. Kuyulara düşen
eşyaların çıkarılmasında kullanılan dairesel büyük bir halkanın
etrafına takılan zincirlerin uçlarına oltalara benzer kancalar
takılması ile meydana gelen özel yapılmış kanca topluluğu. Kuyunun
tababına ulaşan sağlam halat ve zencir ucuna bağlanan çengel kuyunun
tabanında dolaştırılarak kova vs.nin kancalardan birine takılarak
çıkarılmasında kullanılırdı. Zamanının kıymetli aletlerden olmakla
beraber şimdilerde özelliğini kaybetmiş nostaljik eşyalardan olmuştur. |
| | |
| Kuzulak | Bahar
aylarında tarla ve yol kenarlarında kendiliğinden çıkan, kuzukulağı da
denilen toplanıp yenilebilen ot. Sıvas ve yöresinde madımak otu olarak
meşhurlaşmış, türkülere konu olmuş ot. |
| | |
| Kuzulamak | Kuzu
meydana getirmek, kuzu doğurmak. Kuzulamak: Koyun,keçi gibi hayvanların
yavrusunu doğurmasına denilmektedir. Koyun yavrusuna kuzu, keçi
yavrusuna oğlak denilir. |
| | |
| Kuzularla kırtışmak | Büyüklerin
yaşlanmış olgunlanmış kişilerin kendine uygun olmayan çocuksu hareket
sergilemesi. Çocuklarla oyuna katılması. kasabada mecazi manada
kullanılan deyimdir. |
| | |
| Kıç | Vücudun
geri kısmı, kuyruk sokumu bölümü, arka taraf, art, geri. (mecazen ve
argo olarak çok kullanılır. kıç açmak, kıç atmak, kıçı kırık, kıçına
baka baka, kıçına batmak, kıçına kına yakmak, kıçına tekme atmak,
kıçını yırtmak, kıçüstü oturmak, kıçın kıçın gitmek. gibi) |
| | |
| Kılıbık | Karısının tesirinde kalıp, sözünden çıkmayan erkek. İrade gösteremeyen zayıf erkek. (Zamanımızda geçim ehli, kanı ılık) |
| | |
| Kılık | Dış
görünüş, şekil, kıyafet, giyim kuşam. Biçim tarz, suret.
Resim,fotoğraf, tasvir. (kılık kıyafeti esaslı, bahçevan kılıklı, Tapu
için kılık çıkartmış gibi) |
| | |
| Kınnap-kırnap | Kaba
şeyler dikmeye veya bağlamaya yarayan kenevirden ince sicim veya kalın
iplik. Kendir veya halat malzemesinden daha ince ve daha itinalı
şekilde yapılmış sağlam ip- sicim ipi. |
| | |
| Kıpık | Yarı
kapalı olan göz. Güneş veya fazla aydınlığın tesiri ile yarı açık
bakmak. Göz kapağı sinirinin rahatsızlığı veya feç olması ile meydana
gelen sarkma. |
| | |
| Kıran | Yok
eden, telef eden, mahveden hastalık. Koyun kıran: Koyunları öldürüp yok
edin salgın hastalık. Saçkıran:saçları döküp başı kel eden hastalık.
Köküne kıran girmek:Hastalık sebebiyle bir cinsin kökünün yok olması.
Kıran giresice: Yok olma yok edilme yolundaki beddua. |
| | |
| Kıranta | 1.Saçlara ağarmaya başlamış orta yaşlı insan. 2. Gösterişli, oturaklı, itinalı giyimli orta yaşlı adam. |
| | |
| Kırağı | Soğuk
ve ayaz havalarda donmuş olarak yağan veya yağıp yerde donan çiğ.
Kırağı çalması:sebze meyvenin kırağıdan zarar görmesi, Kırağı
düşmesi:soğuk hava sebebiyle ince yağan nem ve ya çiğ taneciklekinin
donması. |
| | |
| Kırbaç | At
ve arabaya, çifte koşulan hayvanların yürümeleri, yüklerini asılmaları
için vurmaya yarayan uzun deynekli sağlam ip veya dilme kösele deriden
yapılmış kamçı. |
| | |
| Kırç - kırcımak | Kırç:Kışın
sisli havalardaki nemin soğuk sebebiyle ağaç dalları, telefon telleri
ve direkleri vb. üzerini kırağı şeklinde kaplayan buz tabakası.
Kırcımak:Havanın yağar yağmaz arasında soğuğun şiddeti ile atıştırıp
durması. |
| | |
| Kırkayak | Çok
ayaklılardan 21 çift ayağı bulunan sarımsı renkli zehirli böcek.
Kasabada bu böceğe çayan da denilir. Mecazen sarışın, çiğ sarı ve
soğuk, sevimsiz, sinsi kimselere de çayan veya sarı çayan denilir. |
| | |
| Kırkbayır | Geviş
getiren hayvanlarda midenin kıvrımlı bölümü, üçüncü kısım. Kasabada
mumbar ve karın dolması olarak kırkbayır da doldurularak yemek yapılır
ancak çok bölümlü çok kıvrımlı olması sebebiyle zor temizlenmesi
nedeniyle zahmetinden dolayı atıldığı da görülmektedir. |
| | |
| Kırkikindi | Daha çok orta anadoluda uzun bir süre ikindi üzeri veya ikindi vakitlerinde yağan yağmurlara verilen ad. |
| | |
| Kırklamak, kırkı karışmak, kırkı çıkmak | Kırklamak:Kırk
günü doldurmak, bir işi kırk kez yapmak. Kırkı karışmak:Kırk gün
geçmeden doğum yapmak,iki kişinin doğumu arasında kırk günün
dolmaması,iki kızın kırk gün içinde gelin olması. Kırkı çıkmak: Bir
ölüm veya doğum gibi bir olaydan sonra kırk günün geçmesi. |
| | |
| Kırklık | Koyun,keçi,
kuzu, oğlak vb. hayvanların yününü yapağısını traşlamak kırkmak için
kullanılan büyükçe yapılı özel makas. Sındı. Koyun kırkma makası. |
| | |
| Kırpıntı | Kesilen veya kırpılan şeyden çıkan parçalar. Kesilip kırpılan şeylerin döküntüsü. (kağıt, saç, kumaş karpıntısı) |
| | |
| Kırıntı | Bir
şeyin kırılması sonucu ortaya çıkan ufak parçalar. Bir şeyden geriye
kalan küçük parçalar. Küçük ve kuru çerezler. Ufak tefek yiyecek
artıkları. (kırıntıdan karnı doyar, kırıntıyı çok sever, it yurdunda
kırıntı arar gibi mecazi anlamda da kullanılır.) |
| | |
| Kırıtmak | Cilveli davranışlar göstermek, dikkat çekmek için, dikkat çekici şekilde cilve yapmak. |
| | |
| Kırışmak - Kırıştırmak | Kırışmak
kelimesi kasabada genellikle argo manasının dışında kullanılır. Koç ve
tekelerin tos vurmalarına denilir. Koçlar ve tekeler birbirlerine
başları ile tos vurmaları koç-teke kırışması olarak ifade edilir. Hatta
bazı koç ve tekeler zevk için karşı karşıya getirilerek kırıştırılır. |
| | |
| Kıtlama - kırtlama | Sert ve küçük şeker parçasının ağızda tutularak çay içme şekli. (Kıt:az) (Kıtlama çay içmek) |
| | |
| Kızmak - kızınmak | Kızmak:1.Öfkelenmek,
sinirlenmek, hiddetlenmek. 2.dişi hayvanın eş istemesi, kuş tavuk vb.
kuluçkaya yatması. 3. sıcaklığın artması, ısınmak. Kızınmak:Soğuktan
gelen kişinin ısınması, ısınıncaya kadar sıcağa muhatap olması. |
| | |
| Kığ | Koyun,kuzu,keçi
vb. hayvanların tane tane kığalak birikintisi, gübresi. Bahçe ve bostan
tarlası gübrelemesinde tercih edilen kuvvetli tabii hayvan gübresi. |
| | |
| Kış takvimi | Kış
günleri takvimlerde de görüleceği üzere kasabada da diğer mevsimlerden
daha başka sayılır ve özellikle bununla ilgili bütün sohbetlere de konu
edilir. Buna göre: 12 Aralık da karakış başlar ve 10 gün sürer. 22
Aralıkta günlerin uzayıp kısalması bir süre durur. Gündönümüdür. Hem
geceler kısalmaya gündüzler uzamaya başlar. Hem de zemherinin
başlangıcıdır. Zemheri 40 gün sürmektedir. 12 gün arası tabir edilen 12
günün 6 günü zemheriden(Ocak ın son haftası) + 6 günü de hamsinden
(Şubat ın ilk haftası)alınmaktadır. 12 gün arası en şiddetli soğukların
hüküm sürdüğü dönem olarak da kabul edilir. Şubat ayı başında giren
hamsin 40 gün sürer. 40 günün içinde 21 Şubattan başlamak üzere birer
haftalık dönemlerde cemreler düşer. İlk cemre havaya, orta cemre suya,
son cemre de toprağa düşer. 12 Mart da Eski ayla anılan Mart 9 u girer
21 Martta Mart 9 u sona erer. Hamsin 50 sayıya karşılık olarak
kullanıldığından Hamsinin içinde Mart 9 u da dahil edilebilmektedir.
Mart 9 u 21 Martda biterken 21-22 mart gece ve gündüzün eşit olduğu
okinoks da tabir edilen eşitlemedir. 21 Mart aynı zamanda Nevruz
başlangıcıdır. Baharın müjdecisi ve kasabada evvel bahar sultan navruz
olarak da ifade edilen günden sonra yerde ve gökte kışın sona erdiği
kabul edilir. Bu gün de Türk kavimlerinde eskiden beri eğlenceler
düzenlenegelmiştir. |
| | |
| Labbadak | Aniden lap diye ses çıkararak larpadak düşme/oturma. |
| | |
| Laçka - laşka | Alet
makina vb. işlemez, iş göremez hale gelmiş, aşınıp gevşemiş, ayrılıp
dağılmış. / Düzen ve disiplini bozulmuş nizam ve intizamını kaybetmiş./
Çalışmayan, hiç bir gayret göstermeyen kimse. |
| | |
| Ladike | Anılmak,
hatırlanmak için alınıp verilen hatıra eşya. Anılmaya yarayan
hatıra,belgüzar. Tahminen "yadigâr"dan dönüşmüş Kasabada kullanılan
mahalli kelime.(Rahmetli Süllü Sülüman adıyla anılan Süleyman
Tuna-Süllü hoca askerken komutanına ladike olsun diye lıklıkı olarak da
tabir ettiğimiz süslü sürahi götürmüş. Komutan sorarmış bu ne diye,
hoca da ladike demiş olmamış, lıklıkı demiş olmamış. Hoca düşünmüş bu
kelimeler kasabada geçer ben size adını sonra söyleyeyim demiş. sonra
bunu size hatıra olarak aldım, biz ladike deriz adı lıklıkı demiş
rahmetli anlatırdı.) |
| | |
| Laf ebesi | Çok konuşan, kimseye konuşma fırsatı vermeyen, herkese laf yetiştiren, çenesi düşük.Lafçı, lafazan. Geveze. |
| | |
| Laf karıştırmak | Konuyu saptırmak, başka yöne çekmek için değişik konu açmak. |
| | |
| Laf sokuşturmak | Kinayeli
laf çarpmak. Bir şeyi bahane eder gibi konuşup asıl maksadı lafları
söylemek. (o sana ziyarete gelmemiş, laf sokuşturmaya gelmiş vb) |
| | |
| Lahavle | Bir
bela ve tehlike karşısında ve sabrın tükendiğini belirtmek için
söylenen, "kuvvet ve kudret ancak Allah'tadır" anlamında Lahavle vela
kuvvete illa billahil aliyyil-azim duadır. |
| | |
| Lalettayin | Seçip ayırmadan sıradan kim ve ne olursa rastgele. |
| | |
| Lapacı | Lapa yemesini seven, tembel, korkak, rahatta büyümüş salgın kişi. / mec. Vücutca iri olmasına rağmen kuvveti ve gücü az olan. |
| | |
| Lapur lupur - Şapır şupur | Lap lup ses çıkararak, ağız şapırdatarak hızlı hızla yemek. |
| | |
| Lavgar | Çok konuşan, geveze. Lafazan, konuşurken dinleyeni usandıran. Lüzumsuz fazla konuşan. Laf etmeyi seven. Lafebesi. Çenesi düşük. |
| | |
| Layusel - layuhsa | Mesul olmayan sorumsuz, sorulmaz. Kayda gelmez. Sayılmaz, sayıya gelmez. Sıralanmaz hizaya gelmez, sıradan ve rastgele. |
| | |
| Le | Bir
harfin okuşundan ibaret olan bu kelime kasabada ünlem veya erkeklere
çağırma, ikaz ünlemi olarak Ulan, ulen, len argo hitabın le olarak
kullanılmasıdır. Kadınlar için de kız yerine gı veya kı olarak
kulanılmaktadır. |
| | |
| Legorn - ligor | Bol yumurta veren, her gün yumurtlayan, Yumurta verimi yükse tavuklardan cinsleştirilmiş bir tavuk çeşidi. |
| | |
| Lenger | Bakırdan
yapılan yayvan ve kenarları geniş sahan veya yüksek kenarlı tepsi.
Kalabalık ailelerde kullanılan büyük pilav tabağı, tepsisi. Büyükce bir
kabı dolduracak miktarda olan pilava bir lenger pilav tabiri
kullanılır. Büyük ölçekli kap tabak, sahan, tepsi manasındadır. |
| | |
| Leyli | Leyl:Gece, Leylen:Geceleyin. Leyli:Geceye ait, gece ile ilgili, gece vakti, Yatılı, gecelemeli, gece kalınan yer. |
| | |
| Leğençe | Küçük
leğen. Abdest almaya, el yüz yıkamaya yarayan, istenilen yere
taşınabilen kullanılan suyu içine toplayan geniş kenarlı tabanı derince
el yıkama kabı. Evlerde şebeke suyu ve her evde çeşme lavabo yokken
kullanımı yaygın çok çeşitlilik gösteren el altı kullanım aracı idi.
Günümüzde nostaljik dekor malzemesidir. |
| | |
| Lök | Ağır
ağır hareketli, battal. Ağırlıkla yavaş yavaş ve ağırlığından
zorlanarak bütün ağırlığı ile oturmak.(öyle lök oturdu ki kaldırması
çok zor. Lök gibi oturagitti kaldıramazsın. Lök oturmak. / İri bir tür
erkek deve. / kireç ve zeytinyağı ile dövülerek yapılan ve çeşme
borusu, çanak çömlek kırığı deliği gibi yerlere yapılan, kaynayıp kalan
tıkaç veya yamaya lök dökmek, lök oturtmak denir. |
| | |
| Lıklıkı | Uzun
boyunlu, kulpsuz, toprak veya camdan yapılmış sürahi. (Suyun
dökülüşünde çıkardığı lıkırtı sebebiyle adlandırıldığı tahmin edilen)
Sürahi çeşidi. |
| | |
| Mabeyin | Aralık,
aradaki şey, ara mesafesi. Ev halkı ve yakınları tarafından girilip
çıkılabilen, haremlik ile selamlık arasındaki daire. Kasabada aralık
antre olarak kullanılmaktadır. Padişahlık zamanında hareme en yakın ve
selamlık arasındaki padişah yakınlarınca girilip çıkılabilen hususi
daire olarak kullanılmıştır. |
| | |
| Madara | Kötü, bayağı, sevimsiz, aşağı. Madara olmak:Kötü duruma düşmek. Hilesi hurdası ortaya çıkmak, rezil ve mahcup olmak. |
| | |
| Madesi almamak | Kasabada
söylenen deyim olup. İştahsız. Yiyip içmede zorlanan. Midesi kabul
etmemek. Midem bulandı yerine madem bulandı veya madem kalktı şeklinde
de kullanılır. |
| | |
| Madik | Hile, dalavere, dolap, düzen. Madik atmak: Hile yapmak kandırmak. Düzenbazlık yapmak. |
| | |
| Mafiş | halk dili, arapçada Yok kalmadı, tükendi. Hak getire bitti. |
| | |
| Mahana | Sebep,
vesile, asıl sebebi gizlemek için ortaya sürülen uydurma sebep. Yerine
oturmayan ve tutmayan sığınma sebebi. Bahane kelimesi eski ve
yaşlılarca mahana olarak halen kullanılmaktadır. Bahane nin mahalli
söyleniş ifadesidir. |
| | |
| Mahdum - Mahdume | Kelime
arapça kökenlidir. Mahdum hizmet eden hizmet veren, hademe paralelinde
geçmektedir. Ancak kelime manası ve kullanılan ifadesi ile (mahadim
hizmet verilen küçük insan hizmet edilen ailenin çocukları gibi)
oturmaktadır. Halen kullanıldığı şekli ile Mahdum:Erkek çocuğu,
mahdume:kız çocuğu(kız çocuğuna Kerime de denilmektedir.) |
| | |
| Mahfuz | Arapçadan gelme kelimedir. Saklı, saklanmış, korunmuş, hıfzedilmiş. Muhafaza altına alınmış. |
| | |
| Mahrem | Kanbağı
yakınlığı birinci derecede yakın, aynı çatı altında yaşayabilen, dince
evlenilmesi yasaklanan, evlenilemeyecek derecede yakınlıktaki kişiler.
Ev halkı. Sır sırdaş, harem dairesindekiler. Kaçınılmayacak
yakınlıktaki ve yabancılara karşı korunması gereken aile bireyleri.
Mahrem konu:Dışarının bilmemesi içeridekilerin de bilmesinde mahsur
olmayan ailevi malumat konu. |
| | |
| Mal meraklısı | Mala, servete taparcasına gönül bağlayan. Mal perest. Mal düşkünü. Mal hırsı içinde olan kişi. |
| | |
| Malama | Harmanda
üzerinde taneleri olan ekin sapından tanelerini ayırmak üzere yere
serip düğen sürülerek ezilen taneli saman. Ekinin cinsine göre arpa,
buğday, yulaf, çavdar vs. malaması olarak adlandırılır. Arpa tozu
yakıcı ve romatizma rahatsızlığına iyi geldiği ifade edildiğinden.
Romatizmalı hastalar dizlerini veya rahtsız olan bedenlerini arpa
malamazına sıcak havada gömerlerdi. Malama rüzgarlı havada savurularak
taneler samanından ayrılır. |
| | |
| Malamat-malamat olmak | Malüm:bilinen,
bilinmiş, öğrenilmiş, malümat:Bilinen şeyler, öğrenilmiş gerçkler.
Kasabada Malamat kelimesi Malamat olmak: Dile düşüp rezil rüsvay olmak.
Heskesçe bilinmiş, herkesçe malum hale gelmiş. Gülünç duruma düşmüş
olarak kullanılır. |
| | |
| Malihülya-maluhülya | Hayale
dalmak, hayal etmek, meraklı düşünceli hayale dalmak. Hayalinde
saklamak. Kara sevda çekme hali, hayalinden çıkaramamak. Bir konu
hakkında ümitli ümitsiz hayal edip düşünmek. |
| | |
| Maltız | Yemek
pişirmek, su ısıtmak, ızgara yapmak gibi işlerde kullanılan, içi
ızgaralı ayaklı taşınabilir ocak./ Süt verimi fazla genellikle evcil,
uzun tüylü tiftik yünlü, uzun kulaklı keçi türü. (Maltız keçisi, malta
keçisi de denilir.) |
| | |
| Mandır mandır oynatmak | Basite alıp dalga geçmek, alaya almak, oyuncak edip şakalamak. Maskara edip oynatmak. Maskaya maynun etmek. |
| | |
| Mankafa | Koca kafalı, alık, sersem / şiddetli ve müzmin nezle-sakağı hastalığına tutulmuş / normalin üzerinde iri ve battal malzeme. |
| | |
| Maraz | Hastalık,
illet, dert, rahatsızlık. Marazlanmak:hastalanmak. Marazlı:Hastalıklı.
Mariz:Arizli, hastalıklı. Perhiz:hastaya dokunacak gıda ve hareketlerin
yasaklanması. |
| | |
| Marpuç | Helezon
biçiminde yapılmış, ince meşin, deri, lastik veya naylon malzeme ile
kaplanmış açılıp toplanabilen boru. Hava, su, yağ gibi akışkan
geçirmeye, iletmeye, akıtmaya yarayan hortum da denilen malzeme. Pompa
marpucu, nargile marpucu, çeşme marpucu gibi kullanıldığı yere göre
isemlendirilir. |
| | |
| Martaval | Saçmasapan, anlamsız ve yersiz söz, hezeyan, maval. Martaval okumak-maval okumak:uydurma söz söyleyip aldatmak. |
| | |
| Marşandiz | Yalnızca yük taşımada kullanılan tren katarı. |
| | |
| Mavılamak | Miyavlamak
manasına yakın ancak daha çok kedinin yana yakıla miyavlama biçimine
belki de bozulmuş kullanımı şeklinde seyrek olarak mavılamak kelimesi
kullanılır. (Kedi yavrularını kaybetmiş mavılayı mavılayı kendinden
geçti. gibi) |
| | |
| Mavzeryağı-vazelin | Adını
yapıcısı Mauser in adından alan ve memleketimizde mavzer olarak anılan
silahların bakım ve yağlanmasında kullanılmaya başladığı ve adını silah
adıyla duyuran vazelin yağı kasabada ilk adıyla mavzeryağı olarak
kullanılmıştır. Vazelin:Ham petrolden elde edilen tıpta da kullanılan
bir tür madeni-petrol yağıdır. Halkımızca cilt çatlakları için ve zor
iklim şartlarında çalışanlar için yumuşatıcı olarak yaygın şekilde
kullanılmaktadır. |
| | |
| Maya | Bazı
gıdaların kıvamlanmasını, mayalanmasını sağlamak için kullanılan
kendinden olan veya eşdeğer kimyevi madde. (hamur,ekmek mayası:üretme
de denir. yoğurt mayası:süte çalacak da deriz. Peynir mayas, bira
mayasıı gibi kullanılan yere göre isimlendirilir.) |
| | |
| Mayasıl | Vücutta bir takım sıvılar salgılayan çatlaklar. Kaşıntılı bir çeşit deri hastalığı, egzema, basur. |
| | |
| Mayhoş | Tatlı
ile ekşi arasında hoş ve haşı giden tadı olan ekşimsi tatlı. /
mecazen;pek hoşa gitmeyen hafifçe bozuk iş, ilişki. Limoni veya
nardengi de denilen hal. |
| | |
| Maymun maskarası | Gülünç
duruma düşmek, rezil rüsvay olmak. Olur olmaz kişilerce bile alay
konusu olmak. Aşağı seviyelere düşülüp el alemin eğelencesi durumuna
düşmek. |
| | |
| Mayıs | 5.ay
Mayıs ayı/ Mayıs: koyun keçi ve inek gibi hayvanların kığalak
özelliğini kaybedip mayileşen ishale dönen büyük pisliği, gübresi. Taze
inek gübresi. |
| | |
| Mayışmak | Yemekten,
sıcaktan veya zevkten eğlenceden gevşeyerek kendini salıvermek, kendini
bırakmak. İradesiz ve hareketsiz seyirci durumunda aptal aptal
bakakalmak. Şaşkın şaşkın durağanlaşmak. |
| | |
| Mazarat | Zarar
verici, ziyana sokucu, zararlandırıcı, ziyankar, ziyanı dokunan. Muzır.
Aslı mazarrat olan kelime kasabada mazarat olarak tek (r) kullanılır. |
| | |
| Mazinlik | Yapılan
bir işi tenkit ederek ulu orta haksız gerekçeler üreterek ince ince
muhalefet etmek. İştah kaçırıp moral bozmak. Kötü kanaat sergileyerek
tenkit etmek. Kelime "Mazinlik vermek" olarak çok kullanılır. Kasabaya
mahsus mahalli tabirdir. (Ona bakma sen o her şeye mazinlik verir. gibi) |
| | |
| Mazı - kozalak | Mazı:Servigillerden
yassı dallı, yapraklı, düz gövdeli kozalağından solucan düşürücü yağ
elde edilen bir ağaç. Böcekler, bitki bitleri, kurtçuklar, bakteriler
ve mantarlar tarafından bazı ağaçların taze sürgünlerinde meydana gelen
ur. Meşe mazısı. Kozalak: Kozalaklıklar takımından ağaçların(çam, selvi
vs.) koni şeklindeki meyvesi, gıcı, koza. Kasabada bunlarla birlikte ve
sayılanlardan ayrı olarak meşe çalısında meydana gelen ceviz
büyüklüğünde yeşil renkli, olgunlaşınca kabuğu kahve kırmızısı rengini
alan içinin un şeklindeki dolgusu yine kasabada temiz olduğuna,yaralara
dökülerek iyileştirici olduğuna inanılan meyveye mazı ve kozalak da
denilmektedir. |
| | |
| Maşraba | Su
içmeye ve suyun bulunduğu haranı kazan, fıçı veya büyük tencere gibi
kaptan alınarak istenilen yere istenilen miktarda aktarılmasına ve
kullanılmasına yarayan, teneke veya bakırdan yapılmış, kulplu kap.
Kulplu su tası. Kasabada eskiden su kabağı da aynı işler için
kullanılırdı. |
| | |
| Meccane | Ücretsiz olarak, bedava, caba, beleş, meccane. Leyli meccane:parasız yatılı(Leyli: geceli) |
| | |
| mecçik | Baş parmağın; işaret parmağı ile orta parmak arasına sokularak elin yumruk haline getirilmesi ile oluşan argo hareket. |
| | |
| Mecidiye | -Sultan
Abdülmecit zamanında bastırılıp kullanılmaya başlanılan ve yakın zamana
kadar kasabada da 20 kuruş olarak tedavül gören para birimi. (1
mecit=20 krş, 1,5 mecit 30 krş)
-Kazımkarabekir'e bağlı Cumhuriyetin ilk yıllarında göçmen
vatandaşlarımızın yerleşimine açılmış köy. |
| | |
| Mendebur | Hayırsız, haylaz, aciz, yaramaz, sünepe, pis, pasaklı. Daha ziyade kasabada pis mendebur şeklinde birlikte söylenir. |
| | |
| Meneviş | Terementi,
çitlenbik, menengiç, merlengiç, melengeç ağacı da denilen ağacın,
seyrek üzüm salkımı şeklindteki tohumu.Renk değişimi renk dalgası
görünümü sebebiyle tohuma bu ad verilmiştir. Dışı kırmızı-mavi ve
siyahi yeşile çalar renkli içinde kabuklu tohum bulunan kasabada
kavrularak kuruyemiş olarak veya bulgur üzerine dökülerek sevilerek
yenilir. Kavrulmuş havanda dövülmüş şekli ile batırığa karıştırılır ve
hoş bir kokusu vardır. Menevişin mentollü kokusu sebebiyle nefes açıcı
özelliğinden bahsedilmektedir. Meneviş ağaçlarına çam fıstığı
aşılanması halinde çam fıstığı olarak meyve vermektedir. |
| | |
| Meret | İri,
çirkin, korku verici şekilde iri yapılı ve münasebetsiz. Uğursuz, kaba,
can sıkan, istenilmeyen kimseler veya haller için sövgü sözü olarak
kullanılır.(meret bir ayı, ne meret şeymiş, bırak şu mereti. gibi) |
| | |
| Merkep | Bir
yere gitmek için araba vb. gibi binilebilen, üzerine atılan palan veya
semer ile yük taşınabilen binek hayvanı. Eşek, hımar, har. İnatçılığı
ile isim yapmış karakaçan olarak da anılan binek hayvanı. |
| | |
| Mertek | Dört
köşeli yapı kerestesi, dilme olarak da adlandırılır. Çatı örtmede,
iskele kurmada kullanılan çavdırma veya çavdırmalık olarak da
adlandırılır. (Elifi görse mertek zanneder. Okuma yazma bilmeyenler
için kullanılır). |
| | |
| Mesmu - Mesmusuz | Mesmu:İşitilmiş,
duyulmuş,haberdar olunmuş. Dinlenilir, dinlenmeye değer, yaraşır,
faydalı. Dinlenilen, kabul edilen kabul gören manalarına gelir.
Mesmusuz: Münasebetsiz, kabul görmeyen, yararsız, yakışıksız,
dinlenmeye değmez. Bu kelime Kasabada genellikle mesmosuz olarak
kullanılır. |
| | |
| Metazori | Zorla yaptırılan, zor kullanılarak yaptırılan, cebir ve şiddet uygulayarak görülen gördürülen iş. |
| | |
| Metel | Çoğu
insanlarla ilgili olağan ve olağan dışı hadiselere dayanan öğüt verici
hikaye, ahlak dersi veren masal./ inanılmayacak hikaye, cin peri
hikayesi. Kasabada masal ve hikaye anlatmaya metel anlatma denilir.
Radyo tv. bilgisayar, internet vs.teknoloji ürünleri yokken çocukların
hafızalarında onlarca ve listelerle metel bulunur, uzun kış gecelerinde
anlatılır ve dinlenilirdi. |
| | |
| Metelik | Az
gümüşle karışık bakır para. On para değerinde eski yirmilik karışık
sikke. Çok az para veya çok değersiz şey. Meteliksiz:Hiç parası
olmayan, züğürt. |
| | |
| Metres | Bir erkekle nikahsız karı koca hayatı yaşayan kadın. Kapatma. |
| | |
| Meyane - miyene | Orta,
ara, meyan, miyane manalarına gelen, genellikle un nişasta vb. den
yapılan çorba, arabaşı suyu-çorbası, reçel helva yapımında kıvam
hazırlayıcı, yoğunluk ayarlayıcı bulamaç gıda malzemesi. |
| | |
| Meymene müsmene | Meymene:Ordunun
sağkolu veya yararlı vazgeçilmez özellikteki askeri,
Meymenet:Faydalı,mübarek, kutlu, mutlu, uğurlu, bereketli.
Mesmu:Dikkate alınan, geçerli, değerli manalarında kullanılmaktadır.
Meymene müsmene kelimeleri kasabada birlikte ve bir arada kullanılarak
yukarıdaki manalarından tamamen ayrı olarak serbestçe ve rahatca
manalarında kullanılmaktadır. (ör. işimizi bitirelim de yemeğimizi
meymene müsmene yiyelim. (miymene mismene olarak da geçer) Kalabalıkta
bir şey anlamadık sonra biraraya gelelim de konuyu meymene müsmene
(geniş zaman içinde enine boyuna ve serbestçe rahatça) konuşalım. gibi. |
| | |
| Meymenet | Meymenet:Uğur,bahtiyarlık,kutluluk,saadet,mutluluk, bereket.
Meymenetli:Uğurlu,bereketli,kutlu,mutlu, mübarek,mesut.
Meymenetsiz:Uğursuz,bereketsiz,geçimsiz,, aksi, huysuz.
Kasabada kelime miymenet olarak çokca kullanılmaktadır. Miymenet kelimenin bozulmuş şeklidir. |
| | |
| Mezbele - Mezbere- Mezberelik | Süprüntü, süprüntü yere, süprüntülük. mecazen:kötü ve aşağalanacak hal. |
| | |
| Meğer | Beklenenden
farklı şekilde, farklı bulma, birazcık da şaşma ifade eder. Sonradan
farkına varılan şey için Meğer, meğerse, meğersem, meğerki şekillerinde
halbuki gibi kullanılır. (Sabah gidecektik, meğer o akşamdan vazgeçmiş,
Ben varıyordum meğerse o önceden alıp hazırlamış. Meğerki evde varmış
vazgeçtim gibi) |
| | |
| Meşakkat | Güçlük, sıkıntı, zahmet, eziyet, sıkıntılı iş, güçlük ve yoruculuk veren iş. |
| | |
| Meşe | Odunu
sert ve dayanıklı, közü parlak ve sürekli ve birçok türleri bulunan
ağaç. (ak, kara, kızıl meşe, mantar, palamut ve mazı meşesi, çalı
meşesi gibi çeşitleri vardır) Mecazen kalın kafalı manasına meşe odunu
da denir. |
| | |
| Mibzer | Traktörle
çekilerek, büyük tekerleğinden aldığı güçle tohum deposunda dönen özel
yapılmış mil ile ekilecek tohumu, ayarlanan şekilde gübre ile
karıştırarak toprağa uygun şekilde döküp üzerini kapatan motorsuzTohum
ekme aletidir. Zamanın ihtiyaçlarına göre yenilenmektedir. Traktör
yaygınlaşmadan evvel atların arkasında çekilen üçlü, dörtlü diye
toprağı işleyen bıçak ve ekici sayısına göre adlandırılan tohum ekici
aletler vardı. Kasabada kullanımı pek görülmemekle beraber Traktörlerin
girmediği dağ köyleri ve küçük parsel arazilerde 3lü 4 lü halen
kullanılmaktadır. |
| | |
| MIH | Çivi,
büyük ebatlı çivi, iğseri(ekser) çivisi. Kapı pencere, kalas, dilme ve
ağaç gibi büyük ebatlı malzemenin çakılmasında tutturulup
sabitlenmesinde kullanılır.

|
| | |
| Mihman - mihmandar | Mihman:Konuk,
misafir.Hususi misafir. Mihmandar:Misafir kabul eden, misafir gelinen
ev sahibi. Misafirperver, misafir alan, misafiri koruyup yol gösteren
kişi. |
| | |
| Mil | Mil:
1.Kara ve deniz mesafe ölçüsü birimi, 2. Selin bıraktığı çamurlu,
kumlu, ince toprak cinsi, 3.Ucu iğne gibi veya benzeri sivri ince uzun
metal veya bu gibi malzemeden yapılmış, gördüğü iş itibariyle
isimlendirilen alet.4.Mil bunlardan başka kasabada çorap fanila örmeye,
bunları gözemeye yarayan yaptığı işe göre fanila mili, çorap mili, tek
mil, beş mil gibi sayıcı da isimlendirilen örgü malzemesidir. |
| | |
| Miliz | Bal
arısı. Çiçek in yabancı dillerde karşılığı Melis olarak geçmektedir.
Bal arıları da balı genellikle çiçeklerden topladığı polenlerle
yapmaktadır. Bu sebeple çiçek arısı karşılığı melis arısı söylenerek
melis kelimesine daha sonra kasabada halen miliz - miliz arısı olarak
kullanılagelmiştir. Ecnebilerde Melis ve Melisa kız isimleridir. Çiçek
ve güzellik manalarındadır. Kasabada (miliz gibi vızıldamak, kör miliz
gibi vızıldamak-uğuldamak) sessiz ve anlaşılmaz tesirsiz, kendisinin
zor duyacağı kadar sessiz konuşanlara karşı kullanılan kelimelerdendir.
|
| | |
| Mimli | İyi ve doğru yolda olmadığını herkesçe bilinmesi bu hususta hüküm verilmiş olması, kanaat oluşması. Adın kötüye çıkması. |
| | |
| Minev - Minevsiz | Evvelinden,
başlangıcından buyana, uygun şekilde, usulünce, münasip olarak.
Minevsiz:Uygun olmayan, münasebetsiz, minevi olmayan şekilde. yol
yordam bilmeden. |
| | |
| Mintan | Uzun
kollu erkek gömleği. (eskiden yarım beden yapılarak gömleğin üzerine
giyilirmiş). Halen kasabada erkek gömleğine mintan da denilmektedir.

|
| | |
| Miskin | Beceriksiz, aciz, elinden iş gelmez, mıymıntı, uyuşuk. Fakir çaresiz ve yoksulluğa düşmüş kimse. |
| | |
| Mitil - Mitil atmak | Yastık
veya yorgan kılıfı. kapsız iki yüzü beyaz yorgan. (adamın sırtındaki
ceket eskimiş gitmiş mitili çıkmış. Yatağın yüzü değişe değişe geldi
amma mitili eridi gitti.)Mitil atmak: İğreti ve emanet bulunduğu yere
yerleşip kalmak.(O oraya mitil attı kimse çıkaramaz) |
| | |
| Miyâne - miyene | Kasabada
bu kelime miyane veya miyene olarak da kullanılır. Bazı sulu, çorba
gibi yemeklere gerekli yoğunluk ve kıvamın verilebilmesi için un vb.
gıdaların yağda veya tavada kavrularak yemeğe karıştırılması için
hazırlanan malzemeye denilir. |
| | |
| Moloz | Yıkıntıdan arta kalan taş, tuğla ve harç kırıntıları, yıkıntı artıkları. Mecazen değersiz işe yaramaz kimse. |
| | |
| Moruk | Kelime dilimize ermeniceden gelmiştir. Yaşlanmış, ihtiyarlamış köhnemiş erkek. |
| | |
| Mostra - mostralık | Mostra:Örnek,
göstermelik. Bir dükkana veya vitrine tanıtım ve göstermelik olarak
ilgi çekmek için konulan numune. Mostralık: 1.Örneklik,
göstermelik.2.Mecazi ve argo olarak da hiç bir işe yaramayan yersiz
hareketlerde bulunan göze batan kimseler için alay yollu olarak da
söylenir. |
| | |
| Muallim | Bir şeyi öğreten, öğretici, eğitici, belletici, öğretmen, ders veren. bilgi veren. Muallime:Ders veren kadın öğretmen. |
| | |
| Mübareke | Tebrik
etmek, tebrik edilmek, mübareklenmek, kutlanmak, tebareklenmek
manalarına gelen dua mahreçli ve Allah lafzı ile birlikte çok
kullanılan kelimedir. Kasabada bayram mübarekesi, düğün mübarekesi,
sünnet mükarekesi, nişan mübarekesi gibi maksada uygun manalarda
kullanılır. |
| | |
| Mücürüm | İşi yanlış veya bozuk yapan yani eline iş yakışmayan anlamında kullanılır. |
| | |
| Mücver | Rendelenmiş kabak, un, yumurta, peynir ve bahatla yapılan bir tür köfte. |
| | |
| Müdana | (Arapça
kelimedir. Halk deyimidir.)Minnet etmek. İyilik, yardım, bağış.
Minnettarlık. Yapılan iyiliğe karşı kendini borçlu saymak. Canıma
minnet: yapılan iyiliği memnuniyetle karşılamak. Kasabada müdane olarak
da kullanılır. |
| | |
| Müdara | (farsçadan
gelme,arapça müradat) Kin ve düşmanlığı gizleyip, görünüşte dostluk
gösterme, yüze gülme.(Dostuna telattuf, düşmanlara müdara:Dostuna
incelik ve iyilik ile muamele etme, düşmanlara da öyle görünme)Kasabada
müdare olarak da geçer. |
| | |
| Muhannet | Alçaklık,
hainlik, namertlik, kalleşlik. namus ve ahlaken bozuk. İhanet eden,
ihanet etmeye müsait kimse. (muhannete muhtaç olmak, muhannet kapısı,
Allah muhannete muhtaç etmesin. gibi) |
| | |
| Mühimsemek | Bu
kelime kasabada möhünsemek-möhümsemek olarak kullanılır. Mühim olarak
kabul etmek, önemli görmek, vazgeçilmez derecede önemsemek manalarında
kullanılmaktadır. Möhümsememek: önemsiz görmek, kaale almamak. |
| | |
| Mukavele | Sözleşme,
kavilleşme, iki tarafın kavli, bir konu veya bir iş hakkında iki
tarafın müşterek karara varması. Mukavelename: Kararlaştırılan işlerin
belgeye geçirilip imzalanması. |
| | |
| Mukayyet | Kayıt altına alınma, ilgilenme, göz kulak olup gözetme. Sahiplenme. |
| | |
| Mülayim | Yavaş,
yumuşak, uygun, uyumlu, sert olmayan, kabız olmayan, ılıman, ılık. (Şu
adama imrendim ne kadar mülayim, hava mülayimleşince buzlar da erimiş,
amma da sert adam insan biraz mülayim olacak. gibi) |
| | |
| Mülazım | Memuriyete
geçmek maksadıyla çalışan ve memur olmayı bekleyen kimse. / Askeri
rütbelerin en küçüğü, teğmenlik, mülazımı evvel ve mülazımı sani adıyla
farklılaşırlar, teğmen üsteğmen manasına kullanılır. / Medre mezunu
olup memuriyet görevi alacak aday. |
| | |
| Mülevves | Tertipsiz,
düzensiz, karmakarışık. Üstübaşı mülevves: üstü başı kirli dağınık. Çok
mülevves:Kir pas içinde bakılacak halde değil. |
| | |
| Müloke | Bol
soğanlı, kıyma ve yumurta ile yapılan yemek çeşidi. Kasabaya özel bu
yemeğe aynı zamanda soğanlama ve mıkla da denilir. Yağda rengi
değişecek kadar kıyma ile çevrilip kavrulmuş doğranmış soğan, domates
biber ve sair sebze ile zenginleştirilmiş sevilerek yenilen kolay yemek
çeşididir. Menemen yemeğine yakınlık gösterir ancak soğanca zengin ve
soğanı baskıncadır. Pasırma, sucuk ve peynir çeşitlerinden de
zenginleştirici olarak kullanılabilir. |
| | |
| Mumbar | Koyun
vb.hayvanların işkembe ve kalın barsağa bulgur vs.iç doldurululup
ağzının dikilerek pişirilmesi ile yapılan yemek. Daha ziyade sucuk
yapımında kullanılan kalın barsağın iyice yıkandıktan sonra yağlı
yüzeyin içe çevrilerek doldurulup tencerede pişirilen yemek çeşidine
mumbar-mumbar dolması denilir. İnce barsaktan yapılmaz. Başka yerlerde
Bumbar olarak da adlandırılmıştır.

|
| | |
| Mundar - Murdar | Pis,
kirli, iğrenç. Dinen yenmesi uygun olmayan şekilde kesilmiş hayvan.
İslami şekilde kesilmeden ölmüş, kendiliğinden ölmüş hayvan. Cinsi
münasebetten sonra yıkanmamış kişilere de denilmişse de. Müslüman
mundar olmaz. Müslümana da mundar denilmez. Ancak kelime gusul
abdestinin önemini izah gayesiyle kullanılmış olabilir. |
| | |
| Musakka | Kavrulmuş kıyma ile pişmiş sebzeli bilhassa patlıcan yemeği. |
| | |
| Musandıra | Eski
kasaba evlerinde oda ile aralık-antre arasındaki bölmede kapının (sağı
veya solunda da olabilen) yanında yatak,yorgan ve eşya konulacak
yüklük,büyük dolap ve banyo olarak da kullanılan bölüm. |
| | |
| Müseyip - müseyyip | Sahip çıkmayan, ilgilenmeyen,dikkatsiz, alakasız. kayıtsızlık, ihmalcilik, savsaklık. |
| | |
| Musibet | Birden bire gelen bela, felaket isabeti. İsabete uğrama. Felaket ve bela, uğursuzluk getiren. |
| | |
| Muska | Göz,
nazar değmesi, tılsım, büyü gibi bir hastalık ve tehlikeden korunmak
için yazılan, üste taşınan veya suyu içilen, ya da tütsülenilen dua.
Genellikle bu duaların katlandıkları gibi üç köşeli olur, muşamba ile
kaplanır. Tılsım, büyü ve falcılık dinimizce yasaklanmış ve büyük
günahlardan olduğu ifade edilmiştir. |
| | |
| Müsmek | Genellikle
ineklerin boynuzunu ileri tutarak toslaması, itelemesi. İneğin vurması,
başını çarparak vurup devirmesi, inek kakması da denilir. Müsmek
kelimesi Kasaba'da mahallen kullanılan bir kelimedir. |
| | |
| Müstamel | Yeni
olmayan, kullanılmış, kullanılan. Eski malzeme. Müstamel elbise,
müstamel ayakkabı gibi.(Traktörü acentadan mı aldın yoksa müstamelmi?,
yenisine para mı yeter müstamelini ancak bulduk. Müstamele para
vereceğine biraz daha boçlanıp yeni alsaydın) İstimal:kullanma, Hüsn-i
istimal: iyi kullanma, Sui istimal:kötü kullanma. Suistimal etmek
kötüniyetli hareket etmek. Kötüye kullanmak. |
| | |
| Müzmal | Eskimiş,
eskiliği üstüne sinmiş, tarumar olmuş dağılmış. Değişikliğe uğramış
bozulup kullanılmaz hal almış. Müzminleşmiş, tamiri imkansızlaşmış.
Elden çıkmış. |
| | |
| Muzır - munzır | Zarar ziyanı dokunan. Ziyankâr. Mazarrat. |
| | |
| Muşmula | İçinde
çokça çekirdekleri olan, sonbaharda olgunlaşan bir meyve. Türkçede
yabani muşmulaya döngel de denir. Mecazi olarak çatık ve buruşuk
yüzlüler için muşmula suratlı denilir. |
| | |
| Muştucu | İyi
ve sevindirici haber getiren. Müjdeci. (Ahmet Ayşe teyzenin avrupadan
oğlunun geldiğini muştuladı. Ayşe teyeze de Ahmete muştusuna karşı 50
kuruş verdi.) |
| | |
| Mıccıldamak | Geviş
getirir gibi yavaş yavaş yemek yemek. Yavaş ve sakız çiğner gibi ses
çıkararak yemek. Lokmayı ağzında çok tutup yavaş yavaş evire çevire
yemek. |
| | |
| Mıhlama | Kavunda,
karpuzda görülen bir tür hastalık. Gelişip olgunlaşma yolundaki karpuz
ve genellikle kavunlarda damar damar çivi çakılmış gibi sertleşmeler
meydana gelerek kavunu olgunlaştırmadan yer yer çürümeye dönmesi
şeklinde seyreden, randımanı düşürüp yenilmeyecek hale getiren
parazitin sebep olduğu bir hastalıktır. |
| | |
| Mıhsıçtı | Argoca;
cimri, eli sıkı, mıskı, cömertlik yapamayan./ Rehavete kapılıp oturup
kalan, tembelliği sebebiyle yorgun görünümlü hareketsiz adam. |
| | |
| Mırıldamak | Mır
mır etmek, alçak sesle kendi kendine bir şeyler söylemek. Hoşlanmadığı
konuda açıktan söyleyemeyip kendi kendine homurdanmak. / hafif bir
sesle kendi kendine şarkı söylemek. |
| | |
| Mırın kırın etmek | Gönüllü gönülsüz davranmak. Layık görülen hali beğenmemek, yapılan muameleyi kabullenmemek, verilen karşılığı-parayı azımsamak. |
| | |
| Mıskı | Eli
sıkı, cimri, kıskanç, eli kapalı, malını yemez yedirmez. Cömert
olmayan, sahavetli olmayan. vermekten esirgeyen . pinti manalarında
kasabada kullanılan kelimedir. |
| | |
| Mısmıl | Mıslım
kelimesinden gelmektedir. Besmele ile kesilmiş, Temiz pak yiyecek,
mundar olmayan temiz. Bu kelime kasabada daha ziyade mısmıl değil, pek
mısmıla benzemez gibi olumsuzluk kelimesi gibi kullanılır. |
| | |
| Mısırga | Hindi.
Mısır tavuğu kelimesinin değişime uğramasıyla, mısır ülkesi tavuğu
manasına mısırga denilmiştir. Kasabada mısırga olarak kullanılmaktadır.
Mısırgalar çok salak, hareketsiz ve fazla düşünceli görüldüklerinden
mecazi anlamlarda kullanılan cümlelerde de çok geçmektedir.(hindi
gibi-mısırga gibi düşünür. Amma uyuşuksun aynı mısırga gibi. vs)

|
| | |
| Mıymıntı | Mızmız, miskin,tembel, uyuşuk, pasaklı. |
| | |
| Mız mız | Elinden
hiç bir şey gelmeyen ve bir şeyi doğru dürüst anlatamayan. Aciz miskin.
Hiç bir şeyi beğenmeyen, her şeye kusur bulan, huysuz. Bıkkınlık ve
sıkıntı verecek derecede tembel, pısırık olan. |
| | |
| Mızıkçı | Oyunda hile yapan, oyun bozan. Yenilmeyi kabul etmeyip tatsızlık çıkaran. |
| | |
| Nacak | Arkası(düğdüsü) tokmaklı, kısa saplı küçük balta. |
| | |
| Nadas | Tarlayı önceden sürüp dinlendirerek ekime hazırlamak. Tarlayı dinlenmesi için ekmemek. Dinlenmeye bırakmak.(Nadasa bırakmak) |
| | |
| Nalbant | At,
eşek, katır gibi tek toynaklı ve yük taşıyan hayvanların ayak
tıknaklarını aşınmadan koruyan demir malzemeden yapılmış nalı hayvanın
ayağını özel aletleri ile traşlayıp çakan, at ayağının bakımını yapan
kişilere denir. Nalbantlık eskiden geçerli mesleklerdendi. Kasabada 3 -
4 tane nalbant ve nalbant dükkanı vardı.

|
| | |
| Nalça | Ayakkabının tabanının aşınmasını önlemek için ölçelerine çakılan demir. |
| | |
| Nalın | Hamamda,
bahçede, ayakyolu vb.ıslak yerlerde giyilen, tahtadan yapılmış yüksekçe
ve tasmalı takunya. Kasabada nalin olarak da geçer. Ayağa takılan
manasına ve nal kelimesinden türetilmiştir. Eskiden terlik ve sandalet
yerine kullanılırdı. Türkülere konu edilmiş nostaljik ayakabı. Ağaçtan
keserle yontularak yapıldığı için devamlı kendine yontan kendi
menfaatini gözeten kişilere nalıncı keseri gibi hep kendi menfaatine
kendine yontuyor derler. |
| | |
| Namahrem | Mahrem:mahremiyet,
yakınlık, gizlilik. Harem dairesindeki kişiler, evlenilemeyecek
derecede yakınlığı olanlar. Namahrem: Mahrem olmayanlar. Yabancılar. El
alem. Çekinilecek uzaklıktaki kişiler. |
| | |
| namissiz dogurdugu | hic bir ise yaramayan insan anlaminda kullanilir Yorumlar:
Argo kullanılan hitap şekli olabilir. Kasabada pek kullanılmamakla
birlikte (Namussuzun doğurduğu) şeklinde hakarethamiz hitap şekli
olarak kullanılabileceği akla yatkındır./aa |
| | |
| Nancacık | Azıcık,
kifayetsiz, çok az. Nekadarcık manasına kasabada kullanılan mahalli
kelimedir.(Ör. nancacık bir şey verdin biraz çok ver. Onunla karın mı
doyar verdiğin nancacık şey? gibi) |
| | |
| Nanemolla | Nanemolla
kelimesi mecazen kullanılmaktadır. Çok kısa boylu huysuz kimseye, gücü
kuvveti yerinde olmayan dayanıksız, sağlığı yerinde olmayan sık sık
hastalanan kişilere denilir. |
| | |
| Nanik | Başparmağı
burnunun ucuna değdirerek açık olan parmakları da oynatarak karşıdaki
kişiye yapılan alay işareti. Birini kızdırmak veya alay etmek alaya
almak için yapılır. |
| | |
| Ne arasın | Aramakla
ilgili gibi görünse de ne arasın veya nearasın şeklinde bitişik de
kullanılan deyim kasabada konu ile ilgisi olmayan alakasız manasına
kullanılır. Öyle zannederdim amma nearasın (hiç de öyle değilmiş) gibi. |
| | |
| Ne oldum oldum. | Israr
etmek, isteğini tekrarlamak, vazgeçmez şekilde isteğinin yerine
getirilmesi için ısrarcı olmak manasında kullanılan mahalli deyimdir. |
| | |
| Nelikle - Neliklerle | Ne şekilde, nasıl zahmet çekerek, ne zorluğa katlanarak, ne güçlükle, ne emeklerle manalarına kullanılır. |
| | |
| Nem ne şekil ? | Nasıl, ne şekilde olduğu belli olmayan, acayip şekilli, veya şekli düzgün olmayan, şekilsiz. |
| | |
| Nembenne | Kim, kimin nesi, bilinmedik ilgisiz kişiler. (kim yapmış, kimin nembennesi bilmiyoruz. Nembenne ne söylemiş bilmem) gibi |
| | |
| Nevazil | Nezle. Üst solunum yolu iltihabı. Şiddetli akıntı yaptıran, mankafa durumu. Akıntılı nezle. |
| | |
| Neyse | Olan
oldu, olsun mühim değil. Ne ise oldu bir kere. Bereker versin daha
kötüsü olmadı. Şükürler olsun her neyse ucuz kurtulduk. gibi manalara
gelir. |
| | |
| Nezelmek | Kullanılmaktan ve eskimekten dolayı zayıflayıp, incelip, nazikleşmek. İyice incelmek. |
| | |
| Nikbed- Nikbet | Nik:(Farsça)İyi,hoş,güzel,alâ.
(Bet:yüz,çehre,beniz) Bet: kötü, fena, çirkin, nahoş. Bet kelimesi
genellikle tekrar unsuru oalarak kullanılır. Betbeniz, bedbereket,
betberbat gibi. Nikbet:İyi olmayan, iyiliği olmayan, güzel ve hoşluğun
tersine olan manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Nişadır | Amonyak
tuzu denilen tuzlu ve yakıcı beyaz bir madde. Kalaycılar kalaylayacağı
kabın temizlenmesi ve kalayın kolay sıvanması için ateşle birlikte
kullanırlar. |
| | |
| Noda | Arpa,buğday,yulaf,çavdar
vs. gibi hububat mahsulü ile saman gibi ihtiyaç maddelerinin
ambar-samanlık gibi kapalı yerlerin yetersizliğinden, muhafaza altına
alınamadığı zamanlarda, göz önünde olabilecek arazi ve harman
yerlerinde açıkta kazılan çukurlara dökülüp yığılan ve üstünün
sap,saman ve toprak örtülerek muhafaza altına alınarak depolanmasına
denir. Harman yerlerinde mahsulün toplanarak bir araya yığılmasına da
nodalama tabiri kullanılır. |
| | |
| Nokra | Koyun,
keçi gibi çeşitli evcil memeli hayvanlarda, özellikle sığırlarda
rastlanan ve büvelek kasabada bövelek olarak adlandırdığımız sinek veya
uçucu böceğin sebebiyet verdiği, hayvanın derisi ve deri altına
yerleşip tahribata sebebiyet veren ölümcül olmayan hayvan hastalığı.
Kasabada Okra da denir. |
| | |
| Nöğürüsünüz | Ne
iş görürsünüz sorusunun halk arasında kullanılan bozulmuş ve kısalmış
şeklidir. Ne yaparsınız, ne iş görürsünüz, nasılsınız gibi anlamlarda
Konya ve civar yerleşim yerlerinde de nöğürün, nöğürürsünüz, ne
yaparsın, ne görürsünüz manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Oba | Birkaç odaya bölünmüş, büyük ve uzun göçebe çadırı. Çadır halkı, göçebe ailesi. Göçebelerin bir zaman için konakladıkları yer. |
| | |
| Obbülü | Farsça
kelime, Kasabada halen kullanılır. Od(Farsça):ateş, bel(Türkçe):kürek =
Odbeli=ateşküreği, odbeli kelimesi bozulmuş şekli ile öpbülü obbülü
olarak da kullanılmaktadır. |
| | |
| Öbek | Yığın yığıntı, bölük, takım. Yığılıp toplanmış.(öbek öbek toprak dökmüşler, halk öbek öbek toplanıp oturmuş) |
| | |
| Obirisi | Aralarında
küskünlük, küslük, güceniklik, dargınlık bulunduğu için konuşmayanların
küs olduğu kişinin ismini söylemek mecburiyetinde kalması durumunda o
kişi hakkında adını hitap şekli. Daha ziyade çocuklar tarafından
kullanılır. |
| | |
| Ocak küresi | Kasabada
eskiden evlerin odalarında girişte tam karşılarında şömine şeklinde
olup, aralıklarda tandır evinde aşevinde bulunan odun yanan ocakların
sağlı sollu kenarlarındaki yüksek çıkıntıya küre denilir. Yanan ateşin
üzerine konulan tencere, tava zemin seviyesinde yükselti yer küre
olanarak adlandırılmıştır. Pişen yemeklerin kabı tencere ve tavası
emniyet altında durması için, yarım daire şeklinde duvar çukurluğundaki
ocağın yan taraflarında küre tabir edilen bölümlerde bekletilirdi. |
| | |
| Öcü | Çocukları korkutmak için uydurulan, korku verici hayali varlık, umacı. |
| | |
| Ocumak - Ocutmak | Ocumak:
Zor ve zahmetinden dolayı bir işi yapmaya gönüllü olmamak. İşin eziyet
haline dönüşmesinden dolayı isteksizlik. Uzaklaşma isteği. İstememek.
Zorluğu sebebiyle vazgecip yanaşmama isteği. Ocutmak: Zorluk çıkararak
vazgeçirmek. Ezeyet vererek uzaklaştırmak. |
| | |
| Ödlek | Korkak, yüreksiz, cesur olmayan, cesaretsiz. |
| | |
| Ofun sofun olmak | Sıkıntı,
üzüntü ve acınma içine düşmek. Of:sıkıntı, bezginlik, usanç, bıkma ve
acıma halinin dillendirilmesi acıma narası anlamında olmasına rağmen,
Ofun sofun olmak, of kelimesinden türetilen ve kasabada kötü hale
düşmek, mahcup olmak manasında da kullanılır. |
| | |
| Oha - hoha | Büyükbaş
hayvanları, özellikle öküzleri durdurmak, hareket ettirip yürümeleri
için kullanılan kelime. (oha var menzil aldırır, oha var zelve kırdırır) |
| | |
| Öhö | Öksürük
sesi veya öksürük sesi taklidi. mcz. dikkat çekmek, alay etmek,
farkettirmek, ikaz etmek maksadıyla çıkarılan öksürme sesi. |
| | |
| Okka | Dörtyüz
dirhemden oluşan bir ağırlık ölçüsü. Okka her yerde dörtyüz dirhem.
Kilogramdan ağır gelen ve günümüzde nostaljik bilginin dıışında
kullanılmayan ağırlık ölçüsü birimi. |
| | |
| Oklava | Hamuru
istenilen(mayalı, bazlama, taptup, şebit) şekle göre açmaya yarayan,
ihtiyaca göre kalınlık ve uzunlukta yuvarlak deynek. Kasabada oklavı
olarak da adlandırılmaktadır. |
| | |
| Okuntu | Kasabada
düğünlerden evvel düğün davetiyesi olarak davet edilen kişilere
dağıtılan hediyelik eşya. Mendil, bardak, havlu, patiska pazen kumaş
gibi değişen şekillerde olabilen eşya dağıtılarak düğüne davet ilanı. |
| | |
| Okus pokus | Hile hurda ve gözaçıklığı ile oyuna getirme. Aldatma. Sihirbaz cambaz numaraları. |
| | |
| Öküz | 1.Çift sürmekte, araba çekmekte kullanılan erkek sığır. 2. Akılsız, kafasız, kalın kafalı kimse. |
| | |
| Olçum | Elinden
iş gelir, eli işe yatkın becerikli kimse. (iş tutuşundan belli olçumlu.
Eli olçumlu iş yakışıyor. Yaşından büyük gösteriyor ve hareketleri de
olçumlu.) |
| | |
| Olsun | Peki, kabul, tamam manasına razı olmak ifadesi. (varsın olsun) |
| | |
| Oluk | Üst
kısmı açık boru, toprağa veya taşa kazılmış üstü açık su yolu, ağaç,
kaya vs oyularak su aktarmaya aracı. Bir şeye oyulmuş yol, yiv, açıklık. |
| | |
| Ön | Bir
şeyin yüze gelen kısmı, cephesi, alın, düş yüz, göğüs, sine
manasındadır. Ön ayak olmak,ön saf, öne düşmek, öne sürmek, önü kesmek,
önüne dikilmek, önüne geçmek, önüne gelmek,önüne katmak, önünü almak,
önünü ardını düşünmek, gibi manalarda da kullanılır. Ön ayrıca önmekten
emir olarak da kullanılır. (bkn.Önmek) |
| | |
| Onculayın | O gibi, ona benzer, ona göre, onun gibi. |
| | |
| Ongun | 1.Bir
devlet, hanedan veya şehrin sembolü. Karaman'ın sembolu ongun kuşu.
2.Verimi iyi bol olan. Onmaktan gelen bir kelimedir. 3.Faydalı hale
gelmiş. bayındır. 4.Kutlu uğurlu manalarına gelir. 5. En eski
topluluklar kendilerini ondan meydana geldiğine inanarak mukaddes
sayılan hayvan, ağaç, rüzgar gibi nesneler. |
| | |
| Onmak | İyi olmak, iyileşmek, şifa bulmak. Eksiklerini tamamlayıp kötü yönlerini düzelterek gönül ferahlığına ulaşmak. Mutlu olmak. |
| | |
| Önmek | Sinip,
görünmeden takip etmek. Kamuflaja girip görünmeden yapılanları takip
etmek. (Avcılar avlarını önerek bekler ve önerek yaklaşırlar. Sizi
duvarın arkasında önerek ne yaptığınızı gördüm. Bizim saklamamıza gerek
kalmadı ki biz tamamen önmüş. Komşusunu öndü, önerken gördüm, önerek
arkasından gidiyordu. gibi kullanılır) Mcz. Röntgenlemek. |
| | |
| Orak | Tırpanın küçüğü, kısa saplı 50 cm uzunluğunda ve 50 cm. kıvrımında içi keskin yay şeklinde ekin biçmede kullanılan el aleti. |
| | |
| Ordubozan - oyunbozan | Fesatçı,
nifakçı, karıştırıc, bozguncu. Bir işi, oyunu veya olayı olumsuz yönde
etkileyecek görüş ve davranış ortaya koyarak, bozgunculuk etmek. |
| | |
| Öreke | Kadınların
büktükleri yün, keten vb. şeyleri taktıkları tepesi çatal deynek.
Kirman yerine kullanılan uzunca ebatlı ip eğirme aleti. |
| | |
| Ören | Eski
yapı, eski duvar,şehir ve kale yıkıntısı, eski yerleşim yeri. Virane,
harabe manasınadır. Kasabada kuyucak adıyla anılan, Yollarbaşı ile
kasaba arasında, karaçöğür mevkiinde, su kuyuları olan yine eskiden
üzüm bağları ile meşhur mevki ve eski yerleşim yeridir. |
| | |
| Öreye kalkmak | Koyun
sürüsünün arazide gecelemesi dönemlerinde, ortalık aydınlanmadan yarı
karanlıkta kaldırılarak otlatılmasıdır. Koyun-keçi gece vaktinde
yiyeceği otu seçme imkanı bulamayıp bulduğu tüm otları yiyerek karnını
tıka basa doyurması amaçlanarak sürünün erkenden yaylıma kaldırılmasına
öreye kalkmak denir. Erkenden kaldırmak manasına da kullanılır. |
| | |
| Organza | Keten veya ipek iplikle dokunmuş ince kumaş veya bu kumaştan yapılmış olan. |
| | |
| Örk | Binek
hayvanlarının arazide kaçmasını önleyen zencir veya kendir halat.
Genişçe bir mesafeye ulaşan ve yayılıp otlamasına uzunluğu kadar
müsaade eden, bir ucu hayvanın yular veya ayağına, diğer ucu da yere
sağlamca çakılarak sabitlenen demir veya kazığa bağlanarak emniyet
altına alan urgan veya zencir malzemedir. |
| | |
| Örs | 1.Üzerinde
demir vb. madenler döğülen demirden kalın ve bir tarafı sivri alet.
yere gömülü ve bir kütüğün veya tezgahın üzerine montelenmiş demirci
aleti. 2.Ayakkabı geçirilerek ayakkabı imal ve tamirinde kullanılan 3
bacaklı madeni alet. |
| | |
| Örseleme - örselemek | Eskitmek,
bozmak, pejmürde etmek, zedelemek, vurup berelemek, güçsüz kuvvetsiz
bırakma. Zaafiyete düşürme, dermansız bırakma.(grip deyip geçeriz de
çok örselendi, uzun yolda sepette örselenip kalmış. örselenmekten hiç
hayrı kalmamış. gibi) |
| | |
| Örtbas etmek | Bir ayıbı, kabahati veya düşük işi herkesten gizleyerek duyulmasını, bilinip yayılmasını önlemek. |
| | |
| Össeğit | O
anda, acilen, çok çabucak manalarında (o saatte) kelimesinin şekil
değişikliğiyle kasabaya mahsus kullanılış şeklidir. Durmadan,
beklemeden, o zamanda, anında yerlerine (össeğitte veya össeğitten)
yapılan işlerde, işi çok çabuk gören kişilerin hızlı çalışıp iş
bitiriciliği için de (Ahmet olsa össeğitte işi bitirirdi)(çok zamana
gerek yok össeğitte biter) gibi kullanılır. Mahalli tabirdir. |
| | |
| Öteğen | Dünden
evvelki gün, evvelki gün, evvelisi gün. Dün, bugün, yarın, öbürgün gibi
zaman belirtirken kasabada dünden evvelki gün (öteki gün) manasına
kullanırken kısaltılmış şekli ile öteğen denilmektedir. |
| | |
| Ötürmek | İshal
olup çişini tutamamak, altını pisletmek, daha ziyade koyun,kuzu, keçi
vb. hayvanlar için kullanılır. Hastalanıp soğuklamış, sindirimi
bozulmuş hayvanların sıvı şeklinde dışkılaması, arkasını kirletip
batırması. |
| | |
| Öveç | İki - üç yaşındaki erkek koyun. Koç adayı. |
| | |
| Öylesine | Manasız ve gereksiz yere laf olsun diye boşuna ve fazladan yapılan hareket. |
| | |
| Oysa - oysaki | Daha
önce belirlenen tespit olunan şeklin dışında ters harekete denilir.
Halbuki manasında kullanılır. Bilinenin dışında umulmadık gelişme.
Beklenmedik sonuca götüren durum. |
| | |
| Oyulgalamak | Parçaları tutturmak için geçici olarak seyrek dikişle dikmek, teyellemek. |
| | |
| Oyum - oylum | Oymak
fiili, oyuluş, oyulmuş yer oyuntu, arazide küçük bölüm evlek, oyum
oyum, oylum oylum, görünüş itibariyle küçük küçük, parça parça arazi
değişikliği bozukluğu veya bitki örtüsü değişikliği. |
| | |
| Oyunbaz | 1.Sıçrayıp,
oynayıp, yaltaklanıp oyun yapan, oyun kuran, oyun gösteren. 2.Hile,
aldatma yapan, hile ile oyuna düşüren. Hileci, düzenbaz, dolapcı,
dubaracı. |
| | |
| Oyunlu | Oyun
bilir. Oyun kurucu, Oyun oynayan, oyun gösteren dalga geçen. İçinde
oyun bulunan hareketler yapan. Oyuna getirip kandırıp aldatan. |
| | |
| Öyüntü | Öymek:
Bulaşmak, içine işlemek, emilerek derinlik kazanmak. Su, yağ, ıslaklık,
nem hareketi, bulaşıklığın lekenin yayılarak çoğalması. Öyüntü: İçine
işlemiş öymüş gürünüm. Mcz. sıcaklığın - soğukluğun işlemesi, korkunun
veya üzüntünün içe işleyen yüreğine işleyen tesiri gibi durumlarda
öymek kelimesi kullanılır. |
| | |
| Özengi - Üzengi | Hayvana binildiğinde ayakları koymaya yarayan kayışla eğere bağlı demir basamaklar. |
| | |
| Öğür | Biri birine yakın yaşta olan, akran, yaşıt. |
| | |
| Öğürmek | Kusmak üzere veya kusarken boğazın derinliklerinden gelen öö sesli bağırtı. Öğürtü sesi çıkarmak. |
| | |
| Öğütlü | Akıl, ders almış, bilgilenmiş, tavsiye edilmiş, önceden öğretilmiş. Tembihli |
| | |
| Oş - Oşt | Köpeği
uzaklaştırmak ve kovalamak için kullanılan kelime. İnsanlara karşı oşt
köpek kelimesi o insanı köpek yerine koyup kabul etmemek manasına
gelir. oş oş çocuk dilinde köpeğin adı. |
| | |
| Pabuç | Pabuç:
Ayakkabı, kundura, yemeni manalarında geçmekte ise de kasabada
genellikle arkalıksız, ökçesiz, konçsuz ayakkabı olarak kullanılır.
mcz. pabucu dama atılmak, pabucu yarım, pabucu ters giydirmek, pabuç
bırakmamak, pabuç eskitmek, pabuç pahalı,pabuç çevirmek, pabuçsuz
kaçmak, iki ayağını bir pabuca sokmak gibi çeşitli manalarda
kullanılır. |
| | |
| Paçabaş | Üstübaşı dağınık, saçı sakalı biribirine girmiş, nizamsız intizamsız. Üstü başı karmakarışık |
| | |
| Palamut | 1.
Bir cins meşe vb. ağaçların kestane türü yemişi,
pelit(Bknz.Pelit).Palamut-pelitler ayrıca kösele ve deri yapımında
kullanılır. 2. Bir balık türü |
| | |
| Palan | Çoğunlukla
eşeğe binmek için eşeğin üstüne konularak bağlanan genişçe ve enli bir
çeşit kaşsız,ağaçsız eğer. Eşeğe palan bağlanmasına palan vurmak
denilir. |
| | |
| Palaspandıras | Gerektiği gibi hazırlanmadan, aniden, çok acele şekilde, apartopar. |
| | |
| Palaz | Kuş,
güvercin, keklik, ördek yavrusunun birazca büyümüş boyu. Semiz, yağlı
ve tombul hale gelmişi. Palazlanmış hali. Kasabada bu kelime genellikle
keklik palazı için kullanılır. |
| | |
| Paldumsuz | Ulu orta konuşup pot kıran, yakışıksız, münasebetsiz paldır küldür hareketli kimse. |
| | |
| Palize - palûze | Un-nişasta ve şekerle yapılan sıcak ve soğuk yenilebilen pelte. |
| | |
| Pantifli | Sağlam kumaş, tüylü dokuma veya keçe gibi kaba kumaştan yapılmış terlik. |
| | |
| Papara | 1.
Peynir konularak hazırlanmış malzemenin doğranmış ekmek üzerine
dökülerek yapılmış tirit. 2. Yavan ve lezzetsiz tad. 3. Azarlama,
tekdir işitme. |
| | |
| Papel | Eski 1 liralık kağıttan para. |
| | |
| Parç | Testi,
sürahi gibi kaplarından doldurularak su içiminde kullanılan genellikle
bakır metalden yapılmış tutacak kulpu bulunan dayanıklı su tası. Metal
su bardağı. Altı ayaklı olanı, yayvan olanı, yüksek bardak şeklinde
olanı bulunmaktadır. Su tası, su parçı olarak isimlendirilir. Bakır
olanları kalaylanırdı. |
| | |
| Pardı | Betonarme olmayan yapılarda ağaç-hasır gibi ahşaptan örtülmüş ve işlenmemiş tavan. Evin, odanın, ambar vs. tavanı.
|
| | |
| Pare - Parelenmek(paralanmak) | Pare:parça./adet,
tane, pare pare:parça parça, parelenmek(paralanmak):parça parça olmak,
eskiyip parçalanmak, kırılıp dökülmek. Yekpare:tek parça, blok halinde. |
| | |
| Parpı - parpılamak | Azar, kötek,- azarlamak, şiddetli şekilde bağırıp çağırmak. |
| | |
| Part, parta basmak, part kaldırmak | Part:Oyuncunun
ilk hareketi ile cezalı duruma düşmesi. Parta basmak:Oyun takibinde
oyuncunun önüne kurulan tuzağı göremeyip üzerine basması.
Part kaldırmak: Oyunda en kritik yerde cezalı tuzağa basıp oyunun karşı
tarafa geçmesine sebep olmak. Daha ziyade bu hareketler Radyo, Tv,
bilgisayar, internet yok iken evlerde uzun kış gecelerinde çocuklar
hatta aileler arasında oynanan ortaya sıralar halinde serilen
çorapların altına saklanan yüzük oyunlarında geçmekte idi. |
| | |
| Pasak | Kir, pas, pislik. Pasaklı: Kirli, kirli ve biçimsiz paspal kıyafetli çapaçul. |
| | |
| Pat, Pata - Patalmak | Pat,
Pata:Oyunun eşit sayı ile sonuçlanması. Takımların veya oyuncuların
biribirini yenemeden veya oyunun eşit sayılarla sonuçlanması. İki
tarafa da sayı verilememesi.
Patalmak: üzerinde iş yapılan satıhın altının dolu olmaması, arka
tarafının boşa çıkması. Çivi çakılan tahtanın, zeminin alt veya arka
tarafının boşa çıkmasından destek alınamaması. |
| | |
| Patavatsız | Lafını sözünü düşünmeden ağzına geleni saygısızca söyleyen, davranışına dikkat etmeyen, küstahca davranış. |
| | |
| Patik | Yumuşak deri, bez ve örgüden yapılan çocuk ayakkabısı. |
| | |
| Pavkırmak | Tilki veya çakalın bağırması, uluması.
Bağırarak ökrürür gibi ses çıkarması. |
| | |
| Paytun - Payton | Dört
tekerlekli, yayların üzerine monteli, üzeri körükle açılıp kapanabilen
atlarla çekilen açık binek arabası. Asıl adı Fayton olup olup kasabada
p harfli paytun olarak konuşulmaktadır. |
| | |
| Pazen | Şal dokuması tarzında dokunmuş, tüylü veya tüysüz yumuşakça bez veya basma. |
| | |
| Paşa - paşacı, paşaya gitmek | Kasabada
3 gün 3 gece süren düğünlerde üçüncü gece kına gecesinde kına
yakıldıktan sonra kız evinden belli sayıda genç ve orta yaşlı
erkeklerin oğlan evine giderek orada verilen bahşiş ve hediyeleri alıp,
toplanan paraya da çerez-kuruyemiş alınıp gelmeye paşa-paşaya gelme,
bunun için gidip gelenlere de paşacı denilir. Bahşiş-para toplama
sırasında şamata, toplanacak para ve miktarında ihtilaf çıkarılarak
eğlenilir. Alınıp getirilen hediye veya çerez kız evinde gelin ve
arkadaşları tarafından eğlence yapılarak yenilir. |
| | |
| Pekişmek | Sertleşmek, katılaşmak, sıkışmak, sağlamlaşmak, kuvvetlenmek. Direnç sağlamak. mcz. çalışarak beceri kazanmak, ustalaşmak. |
| | |
| Pelit | Bir
cins meşe ve meşe cinsinden büyük ağaçların kestane türü meyveleri.
Palamut, meşe palamudu. Uzun ömürlü ağaç çeşidi. Kasabada pilit, pilit
ağacı olarak da geçer. Pelit güz aylarında kendiliğinden dökülür veya
toplanarak bahçeye kazılan çukura doldurularak üstü kapatılır. Kışın
soğuğundan donması önlenir ve uzunca süre taze tutulması sağlanır.
Soğuk peliti tatlandırır. Sobaların üzerinde,eskiden managala alınan
ateş üzerinde de pişirilerek-kestane gibi patlatılarak, suda haşlanarak
kendi başına ve bulgurla birlikte sevilerek yenilirdi. Pelitin fazlası
tavuklara ve besilere kırılarak yedirilirse etlenmelerine faydalı
olduğu söylenirdi. |
| | |
| Pelte | Nişasta-un ve şekerin suyla karıştırılıp pişirilmesiyle elde edilen bir çeşit kolay yenilebilen yumuşak tatlı. |
| | |
| Perdah | Parlaklık,
parlatma, cilalama. 2.Traştan sonra ustura veya jiletin aşağıdan
yukarıya (kılın yatımının tersine) sürülmesi ile kılların en kısa
diplerinin de alınması. 3. Paylamak, azarlamak, tekdir etmek. |
| | |
| Perişan | 1.Dağınık,
dağılmış, tertibi düzeni kaçmış, karışmış, karmakarışık hale gelmiş.
2.Kederli, gamlı, üzüntü içinde bulunan, mahzuniyet. Elemzede. |
| | |
| Persek Çıkarmak | (Persenk:
eksik çıkarmak) Persek kelimesi genellikle persek çıkarmak olarak
kullanılır. Eksik bulmak, hata göstermek, işi zora sokmak için bahane
uydurmak manalarına kullanılır. |
| | |
| Pervaz | 1.Kapı
pencere gibi şeylerin kenarlarına çakılan yollu ve oymalı tahta. 2.
Ayna ve levha gibi eşyaların kenarları. Çerçeveyi oluşturan korniş.3.
Elbise, seccade vb. kenarlarına başka renkte veya başka kumaştan
çekilen yol. |
| | |
| Pespaye | Basit,
bayağı, alçak, soysuz, aşağılık. Pespayelik:Pespaye yaşantı içinde,
utanmaz halde yaşamak. Pes:ilgisizleşen, vazgeçmiş,
Pesetmiş:mağlubiyeti,yenilgiyi kabul etmiş. Paye:Rütbe, mertebe,
derece. Dayanma noktası, başarı. Pespaye:her türlü olumsuz, ar namus
yönünden umursamazlık. Kaybedecek yönü-değeri kalmamış. |
| | |
| Pestil | 1.Kayısı,
erik, üzüm incir gibi Yemiş ezmesinin, unlanmış pekmez tortusunun,
yufka halinde kurutulmuşu. 2.Hasta, çok yorgun, güçsüz. Pestilini
çıkarmak:Çok dövüp çarpmak, şiddetli şekilde vurmak.Çok yormak. |
| | |
| Peşkir -pişkir | El
yüz yıkanmasından sonra kurulama işleminde kullanılan havlu. Kasabada
pişgir olarak da anılır. (farsça piş-gir den gelmektedir.) Yer
sofralarında yemek yerken peçete yerine dizlerin üzerine alınan ortak
uzun beze de peşkir denilmektedir. Kasabada ayrıca eskiden dokuma
tezgahlarında özel olarak dokunmuş, havsız, tüysüz, uçları saçaklı veya
işlemeli veya işleme oturtmalı el bezi ve kurulama bezine de peşkir
denilmektedir.

|
| | |
| Peştemal | Büyük havlu, hamam havlusu, Hamamda veya iş işlerken bele bağlanarak giyilen önlük. |
| | |
| Piç | 1.Gayrimeşru
doğan çocuk. 2.Bir şeyin noksanı, küçüğü, aslına benzemeyeni, 3.Ağacın
kökünden çıkan sürgünü, 4.Tırnağın dibinden çıkan sert deri veya tırnak
ayrığı, 5.Aşısız cins olmayan ağaç. Piç etmek:bir işi çıkmaza sokmak,
güdük yada yarım bırakmak. Piçleşmek:Yozlaşlaşıp yabancılaşmak. Piç
kurusu:Terbiyesiz veya yaramaz çocuk vs. |
| | |
| Pike | 1.Kabartmalı
benekleri olan kalınca dokunmuş bez. Kabartmalı pamuk kumaştan yapılan
yatak örtüsü. 2.Savaş uçaklarının çok büyük açı ile hızla inişe
geçmesi. Yüksekten hedefin üzerine dik olarak saldırma. |
| | |
| Pilav atımı olmak | Sayıca
çoğalmak, sayıca belli bir miktarın üzerine çıkmak, pilav pişirilecek
kadar tane sayısına ulaşmak. (ör:Tesadüfen öyle çok kasabalı bir araya
geldik ki neredeyse bir pilav atımına ulaştık.) |
| | |
| Pineklemek | Uyuklamak,
ımızganmak, yatmaksızın oturduğu yerde rahatsız olarak miskin miskin
uyuklamak. Mecazen: her hangi bir iş yapmadan tembel tembel oturup
vakit geçirmek. |
| | |
| Pinpirik - pimpirik | Bir şeyi zor seçer, zor kabul eder, mızmız, yaşlı, eli ayağı tutmaz,güçsüz anlamında alay yollu kullanılır. |
| | |
| Pinti | Cimri, eli kapalı, malını yemez yedirmez. Cömert olmayan, sahavetli olmayan. Hasislikten cimrilikten kılıksız halde gezen. |
| | |
| Pire | Çok
sıçrayan, insan ve hayvanları ısırıp rahatsız eden, haşerelerden küçük
bir böcek. Daha ziyade davar ağıllarında gübrelik, karanlık yerlerde
yaşayıp çoğalır. DDT denilen toz kullanılarak mücadele edilir. Isırdığı
yerler kaşınır, kızarır ve kabarır. (Pire itte, bit yiğitte bulunur. İt
yurdunda ekmek kırıntısı ne gezer pireden başka. şeklinde deyimlerimiz
bulunmaktadır.) |
| | |
| Pirelenme - pirelendirme | Pirenin
ısırıp kasıntı yaptırması, ısırdığı yeri acıtıp kızartıp kabartarak
rahatsızlık verdiği için mecazi manada da Pirelenme: huylanmak,
rahatsız olmak, şüphelenip tereddüte düşmek, işkillenmek .
Pirelendirmek:karşısındaki kişiyi huylandırıp şüphelendirmek ve
rahatsız bırakmak manalarında kullanılır. |
| | |
| Pisboğaz | Obur, yenileceğe dikkat etmeden pis temiz demeden ne olursa ne bulursa yiyen, yemeyi çok seven ve çok yiyenlere söylenir. |
| | |
| Pisipisi | Pisi:
kedi, pisi veya pisipisi: çocuk dilinde kedi. Kedi yavrusu. Pisi
kelimesi bağırılarak öfkeli şekilde söylenirse kediyi kovalamak
uzaklaştırmak manasına, pisipisi şeklinde söylenirse kediyi davet veya
kediye yiyecek vermede çağırma ifadesi olarak kullanılır. Kediler
söyleniş biçimine göre vaziyet alır ona göre hareket ederler. |
| | |
| Piyaz | Soğanlı,
zeytinyağlı, sirkeli kuru fasülye haşlaması. Argo olarak da piyaz veya
piyazlamak: menfaat sağlamak için menfaatlanacağı kişinin
pohpohlanması, övülmesi, yüze gülüp samimi olmayan davranışlar.
Dalkavukluk etmek hoşa gidecek süslü söz söylemek. |
| | |
| Pohpoh/lamak/lanmak | Pohpoh:takdir,
iltifat, alkış, koltuk kabartmak. Pohpohçu: pohpohlayan.
Pohpohlamak:Bir kimseyi aşırı derecede övüp dalkavukluk etmek.
Pohpohlanmak:pohpohlanma hareketine muhatap olmak. |
| | |
| Ponpon | Çocuk, kadın elbiseleri, döşeme eşyaları vb. için süs olarak kullanılan yuvarlak püskül. |
| | |
| Popba | Bebek ayakkabısı. Çocuğun yürüme çağına kadar giydiği ayakkabı. |
| | |
| Poplin | Keten, pamuk ve ipekten sık olarak dokunmuş ince bir kumaş cinsi. Bu kumaştan yapılmış olan. |
| | |
| Pörsük | Buruşuk,
sarkık, sölpük, gevşek. (Hastalık ne kadar pörsütmüş, Öyle pörsümüş ki
çok yaşlı görünüyor, yüzü çok pörsük bakılmayacak derecede. gibi) |
| | |
| Pörtlek | Patlak
şekilli, dışarıya doğru çıkık göz için kullanılır. Dışarıya doğru
fırlamış görünen göz. / Meyve veya cıvık şeylerin kabuğun çatlağından
veya delikten dışarıya taşmış hali. |
| | |
| Posbıyık | Bıyıkları uzun ve gür olan. |
| | |
| Post | Üzerine
oturmak, namazlık olarak kullanılmak veya şark odası döşenmesinde
duvara nostaljik olarak asılmak üzere tüyü ile birlikte kurutulup
tabaklanmış deri.(Arslan, kaplan, geyik, teke postu). Mecazen de
Postunu çıkarmak, postuna saman doldurmak:öldürmek. Postu sermek: bir
yerde oturmak. |
| | |
| Pösteki - pösteki saydırmak | Pösteki:Kılları
üzerinde bulunan hayvan derisi. post. Pösteki saydırmak: Birini deli
yerine koyup boşa uğraştırmak. İçinden çıkamayacak derecede korkutmak. |
| | |
| Potuk | Deve yavrusu. |
| | |
| Poşu | Uçları
saçaklı, pamuk, yün vb. yapılmış veya örülmüş başörtüsü çeşidi. aynı
malzemeden yapılmış kış günlerinde soğuktan korunmak üzere boyun bağı
ve boyun atkısı olarak kullanılan kumaş veya dokuma-örme malzeme. |
| | |
| Pulluk | Tarla
sürümünde kullanılan, atlar ve traktörle çekilebilen çeşitleri bulunan,
toprağı kazarak ve altını üstüne çevirerek toprağın değişmesine,
havalanmasına ve otların yok edilmesine yarayan demir malzemelerden
yapılmış tarla sürme aleti.

|
| | |
| Punt | Punt:Uygun
zaman, fırsat. Puntuna getirmek, puntunu bulmak:Bir şeyi yapmak için en
uygun zamanı bulmak. İşi yapılacak zamana denk getirmek. |
| | |
| Pus - pusu - Pusma | Pus:Sisli,
az dumanlı, buğulu hava. Pusu: Düşmanı veya avı yakalamak vurmak için
kurulan saklanılan gizli yer. Pusma: sessiz ve hareketsiz halde bekleme. |
| | |
| Pırtı | Göç
eşyası, bir evin içinde bulunan eşyaların daha ziyade giyecek türünü
içine toplayan eşya bütünü. Pılı pırtı: Eski püstü eşyalar,
giyeceklerin tümü. Pılıyı pırtıyı toplamak: Göç etmek için eşyaları
toparlamak. Göçe hazırlanmak. Pırtı kaldırmak: Göç etmek. |
| | |
| Pısırık | Tutuk, miskin, beceriksiz, yüreksiz. Utangaç, çekingen. |
| | |
| Pıtrak | Demirdikeni,
çobankalkıdan da denilen, dikeni çok acıtan bir bitki. Hayvanların
tüylerine takılan, dokunulan elbiseye sıvaşan dikenli tohum veren bitki. |
| | |
| Pışpışlamak | Bebeği kucakta, dizde sallayarak uyutmaya veya pış pış çekerek avutmaya çalışmak. |
| | |
| Raf | Mutfak,
tandır evi ve ocak başına üstüne fazla ağır olmayan tencere, sahan
tabak, sini, tepsi, ev odalarına da vitrin gibi süslü sahan, tabak,
bardak, ve el altında durmayacak kıymette eşyaları kaldırıp koymak
maksadıyla girişte karşı duvara veya kapı yüklük üstlerine monte
edilerek tutturulmuş daha çok tahtadan süslü işlenmiş uzunca levha,
terek. Halk tabiri ile kelimenin önüne (I) getirilerek ıraf olarak ta
tabir edilen bölüm. Günümüzde eski evlerde bulunanlar hayatiyetini
devam ettirmekle birlikte yeni ve modern evlerde yapılmadığından ve
yerini vitrin ve mutfak dolapları aldığından geçmişte kalan nostaljik
bir kültür kalıntısına dönüşmüştür. |
| | |
| Rafadan | Yarı pişmiş yarı çiğ, tam olmamış kıvamda. Teleme yumurta. |
| | |
| Rahle - rehle | Üzerinde kitap okumaya, yazı yazmaya yarayan küçük ahşap masa. |
| | |
| Rahmet | 1.Esirgeyen,
merehamet eden, acıyan, Allah'ın acıyıp günahları affetmesi. Rahmetli:
ölmüş kişiler için Allah'ın rahmetine kavuşmuş, Rahmetullahi
aleyh:Allahın rahmeti üzerine olsun, 2.Rahmet: Faydalı yağmur.
Bereketli yağmur. |
| | |
| Rahvan | Binicisini
sarsmaksızın hızla yürüyen ata rahvan at, bu tür at yürüyüşüne de
rahvan yürüyüş denir. Rahvan yürüyüş binicisini sarsıp yormaz. Kasabada
Kirtiş Osman'ın atı vardı. Civarda rahvan yürüyüşü ile halen
anılmaktadır. Atın yürüyüş şeklidir. Hızlı yürüyüşe Tırıs yürüyüş, koşu
yarış halindeki yürüyüşe de dört nala koşu veya yarış denilir. |
| | |
| Rappadak | Beklenmedik umulmadık bir şekilde habersizce,ansızın. |
| | |
| Raptetme | Rabıtalama, bağlama, sabitleme. |
| | |
| Rasgele-rastgele | 1.Gelişigüzel,
sıradan, her hangi biri, iyisine kötüsüne dikkat etmeden, seçip
ayırmadan hangisi olursa. 2. İşiniz gücünüz denk gelsin, isteğiniz gibi
rastlayın. Aradığınız önünüze gelsin, işiniz rast gitsin anlamında
kullanılan temenni ve dilek sözüdür. |
| | |
| Rastık | Kaşa
sürülen madeni kara boya. Kaş boyası. Eskiden kasabada yaz sıcaklarında
parlak güneş altında harman hasat işinde çalışanlarda göz ağrıması diye
salgın bir hastalık meydana gelir halkın yarısından fazlası muzdarip
olurdu. Güneş ışınlarını yutması sebebiyle faydası olur inancıyla
erkeklerden bile kaşlarını siyah zift yapıştırmış gibi boyayanlar
olurdu. |
| | |
| Rehavet | Gevşeklik, sölpüklük, tembelleşmek, ağırlık çökmesi. Yorgunluk sonucu gevşeyip kalmak. |
| | |
| Rekat | Namazda bir kıyam, bir rüku ve bir secdeden ibaret hareket. Namazın bölümü. |
| | |
| Rekolte | Ülke, şehir, bölge veya yerleşim birimi bazında tarımda bir yılda elde edilen mahsulün tamamı. |
| | |
| Rençber | Tarla, bağ, bahçe, hayvancılık, küçük ticaret vb. işlerde çalışarak geçimini temin eden. |
| | |
| Riya - riyakar | İkiyüzlülük, yalandan gösteriş için yapılan takva ve samimiyet gösteren, mürailik. Riyakarhane hareket eden. |
| | |
| Roba | Elbise, giyecek, urba. 2.Bir kıyafetin göğüs ile omuz arasındaki kısmı ve buraya eklenen kumaş parçası. |
| | |
| Rüküş | Giyinişi, kıyafeti ve süslenişi ile gülünç olan. Daha ziyade kadınlar için kullanlır. |
| | |
| Rumi | Eskiden
Rum denilen Anadolu ve Rumeli ile ilgili veya bu yerlerin halkından
olan.(Celalettin-i Rumi, İskender-i Rumi). Rum kavmi ile ilgili rumca
kaideler. Anadolu Selçuklularının kullandıkları filiz, yaprak, hayvan
figür ve motiflerinden yapılan bir çeşit süsleme. |
| | |
| Rüsvay | Rezil, maskara ve alıpları ile meşhur olmuş. Rezilliği herkes tarafından bilinen. |
| | |
| Rutubet | Yaşlılık, nemlilik, ıslaklık. Havada veya yapıların içindeki nem. Kuru olmayıp ıslak olan nemli olan. Öymüş ıslaklık. Öyüntü. |
| | |
| Rüya | 1. Uykuda görülen vakıa, alem mana. Düş. 2.Gerçekleşmesi imkansız düşünce, hayal. Rüyaya girmek:Rüyada görünmek. |
| | |
| Saban | Atlarla,
öküzlerle çift sürmekte kullanılan, toprağı kazıp alt üst ederek ekim
hazırlayan şimdiki pulluk yerine kullanılan demir uçlu tarım aleti. |
| | |
| Sabir- sabri - sabire | Sabırlılık
gösteren, sabreden, bağırıp çağırmaksızın uygun zamanı bekleyen. Bir
sıkıntıya, acıya, saldırıya, haksızlığa karşı karamsar olmadan,
kızmadan sabreden, dayanan. sabırlı insan. Sabri:Sabreden adam,
Sabire:Sabreden kadın |
| | |
| Sabı | Ergenlik çağına gelmemiş çocuk. Günahsız, günah işleyecek yaşta olmamak. Sıbyan. |
| | |
| Saçak | Bir
ucundan tutturulmuş diğer ucu boşlukta dağınık nesne. Süs için bir
şeyin kenarından sarkan veya kenarına eklenen fazla kısım. Püsküllü oya
eteği. Çatının binadan dışarıya taşan kısmı. Salkımsaçak:Salkım veya
püskül biçiminde sarkan süsler. Dağınıklık. |
| | |
| Sacayak - Sacayağı | Üstüne
saç, tepsi, tencere vb. konularak altına ateş yakılan veya kor ateşi
üzerine konulan üç ayaklı alet veya demirden sehpa. Mecazen: Biri
ileride ve ikisi geride bulunmak üzere üç kişi biçiminde araya alma
durumu. |
| | |
| Sadeyağı | Sade:Her
hangi bir şey ile karışmamış, birleşmemiş, saf halde, süsten
gösterişten uzak, özentisiz, temiz manalarındadır. Sadeyağı:Sadece
sütten çıkarılan kaymaktan(kasabada ravak veya ıravak olarak ifade
edilen kremadan) yapılmış yağ. Tereyağı. Zeytinyağı veya diğer
emsallerinden ayrılması için bu tabir kullanılmıştır. Sadelik, arılık,
katkı maddesiz yağ karışımsız yağ manasına gelmektedir. Sadeyağ veya
sadeyağı ifadesinde yerini bulmuştur. |
| | |
| Saf | 1.Başka
bir şeyle karışık olmayan, temiz, berrak,(Saf su, saf pekmez)
2.Şeytanlık düşünmez, dedikodudan uzak, kolay aldanır, derin
düşünmez.(Saf adam, saf kalpli,biraz saf adam) 3.Namazda nizamlı
intizamlı olmak için cemaatin belli aralıklarla sıralanışı.Sıra, dizi.
(saf saf namaza durmuşlar, bir sıraya girmiş dizilmiş asker.4.Duruluk
berraklık, bulanıklıktan uzak olma hali. |
| | |
| Safdil | Temiz kalpli, hile bilmez. Sade dilli. Argoca bön, avanak manalarına da kullanılır. |
| | |
| Safsata | Görünüşte
mantık kaidelerine, kıyasa ve delillere uygun fakat hakikatte aykırı
olan iddia. Sadece karşı tarafı yönlendirmek ve aldatmak için hakikat
süsü verilmiş doğru olmayan hükümler. |
| | |
| Sahan | Yemek
konulmasına ve yemeklerin sofraya konulmasına yarayan bakır, emaye, vs.
yemek kabı. Çukur sahan, pilav sahanı. Kasabada sahın olarak da geçer. |
| | |
| Sahi - sahiden - sahih | Sahi:Gerçekten,
gerçek şekilde doğru olarak. Sahiden:Hakikaten, gerçekten, doğru
olarak.
Sahih:gerçek doğru, yalan olmayan, aslı astarı doğru. gerçek
asıl.Kasabada bu kelimelerin karşılığında esah essah da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Sahtekar | Bir
şeyin taklitini yapan, taklit eden, yalandan düzme şeyler meydana
çıkaran, uyduran. Olmuşu olmamış, olmamışı olmuş gibi gösteren. |
| | |
| Sahtiyan | Tabaklanıp
işlenmiş cilalanmış deri. Umumiyetle keçi derisi. Yumuşak kaba deri.
Heybe, azık torbası, kuyu kovası yapımına elverişli olduğundan bunlar
için tercih edilen deri çeşidi. |
| | |
| Sahur | Oruç tutmak için imsak vaktinde yenen, Ramazanda şafaktan önce dinen belirtilen vakitte yenen yemek. |
| | |
| Sakar | Elinden daima bir kaza çıkan, beceriksiz. İş yaparken kırıp döken, düşürüp deviren. |
| | |
| Saksağan | Alaca
kargaya benzer ve ondan biraz küçük siyahlı beyazlı bir kuş. Sürekli ve
garip ötüşü ile sıçrayarak yürümesi özelliklerindendir. Kasabada ala
karga da denir. |
| | |
| Salâ - selâ | 1.Cuma
namazına, cenaze namazına, teravih namazına veya mevlide çağırmak için
minarelerde okunan selavat. 2.Meydan okuma, kendine güvenen varsa
çıksın, diye bağırma.Rest çekme. 3. mahalle çocuklarının başka mahalle
çocuklarına meydan okumaları. |
| | |
| Salgaraya | Ayarsız
ve rast gele hareket etmek. Salgaraya konuşmak düşünmeden konuşmak.
Salgaraya gitmek rast gele yöne gitmek veya rast gele hareket etmek.
Kararlaştırılmadan düşünmeden hareket etmek. |
| | |
| Salkım | 1.Üzüm
akasya vs.gibi bir çoğu bir sapta bulunan meyve. 2.Salkım şeklinde
duran şey. hevenk. 3.Dalları aşağıya sarkan söğüt ağacı çeşidi.
4.İlkbaharda salkım şeklinde büyük çiçekler açan asma gibi çardağa
sarılan ağaç cinsi. |
| | |
| Salma | 1.Salmak
fiili salıvermek. 2.Köy işlerinin görülebilmesi için ihtiyar heyetinin
kararı ile her haneden toplanan para veya her haneye düşen pay. 3.Bazı
elbiselerin kolunun yeninden sarkan kumaş parçası veya uzun sarkık
yenli kol. 4. Salıverilen su ile sulama şekli. |
| | |
| Salı | 1.
Haftanın ikinci günü. 2.Ovada bir taraftaki arazilerin topluluğu,
Arazide ekime, tarlaya vs. ayrılmış bölümler. (Sizin arazilerin
çoğunluğu hangi salıya düşer?, şu salının ekini her zaman güzel olur.
şu salı da kıraç olduğundan verimsiz. vs. gibi) |
| | |
| Salyangoz | Kabuklu, kabuğunu üzerinde gezdiren sümüklü böcek. |
| | |
| Salıncak | 1.Eğlence
veya sallanmak üzere ağaca, tavan ağaçlarına, hususi dikilmiş direklere
ip urgan-halat bağlanarak oturulacak yer yapılarak sallanılmak üzere
yapılan düzenek. 2.Küçük çocukları uyutmak, yatırmak için beşik yerine
kullanılan odanın duvarlarına veya tavanına sabitlenmiş halkalara iple
asılı yatak. 3.Büyüklere eğlencelik için yapılmış sallanma aracı.
hamak. Bayramlarda büyük borda kapılara kurulan salıncaklarda
mahallenin genç kızları çocukları sallanırlardı. |
| | |
| Saman | Çeşitli
tahılların taneleri alındıktan sonra kalan, hayvanlara yem olarak
verilen sap ezmesi.(arpa, buğday, nohut, fasülye samanı) |
| | |
| Sancı | Vücudun
içinde saplanır gibi keskin ağrı, karın ağrısı, daha çok ishalden önce
gelen bağırsak ağrısı. Bunlarla birlikte sıkıntılı bun zaman için de
mecazen sancılı zaman, üzüntülü sancılı durum gibi manalarda
kullanılır. |
| | |
| Sandık | İçine
elbise vs. eşya konulan, tahtadan dört köşeli veya küp şeklinde üstü
açılıp kapanabilen konulan eşyayı muhafazaya yarayan geniş kap.
Kullanılış ve yapılış şekillerine göre adlandırılır. Kasabada sandık
denilince akla önce cehiz sandığı gelir. Her geline mutlaka alınırdı.
Tahtadan el emeği çekilerek, oymalı, aynalı şekillerinde yapılıp
genellikle bütün kıymetli eşyalar sandıklarda saklanır. Kilit altında
tutulurdu. Kullanılış şekillerine göre cehiz - ziynet sandığı, elbise
sandığı, Ekmek sandığı, kayıt sandığı, un sandığı, yem sandığı vs vs.
çeşitleri bulunur. |
| | |
| Sanki | Faraza, farket ki, tutki, güya,mesela yani gibi manalarda kullanılan kelimedir. |
| | |
| Sapa | Doğru yolun üzerinde olmayan, yoldan sapılarak gidilebilen, yolu kestirme olmayıp dolaşarak gidelen yer. Dolambaçlı yer. |
| | |
| Saplı | 1.Sapı
olan, 2.Saplanmış bulunan, 3. Uzunca sapı olan büyük kaptan su
aktarmaya, taneli mahsul hububat vs. doldurmaya aktarmaya yarayan
kepçeden büyükçe bir kap ve tasa sap montelenmiş hali. Kasabada
kazandan, fıçıdan, sandıktan un, buğday vs. taşımaya aktarmaya yarayan
sapı uzunca kaba saplı denilir. |
| | |
| Sarman | Azman iri kocaman, sarı tüylü sarı renkli kedi veya köpek. |
| | |
| Sarsalamak | Sarsmak,
yerinden oynatmak, Sarsarak korkutmak. Sarsıntıya uğramak, titremek.
Sarsıp hareketlendirmek, sarsıp sallamak. Sarsıntı geçirmek. |
| | |
| Sası | Nem,küf,çürük kokan, tadı kaçık. Tadsız tuzsuz. Lezis olmayan,Lezzetsiz. |
| | |
| Saten | Parlaklığı
ile nitelik kazanan atlas, ipek kumaş. Pamukla dokunmuş parlak ve
sağlam atlasa benzeyen kumaş. Saten kumaşından yapılan. |
| | |
| Satır | 1. Yazı sırası, bir sayfada yanyana kelimeler. 2. Et kesmeye, balta gibi vurup kırmaya, ot kıymaya elverişli enli ve ağır bıçak. |
| | |
| Savan | Pamuk
ipliğinden yapılmış kalınca kilim çul. Yaygı ve örtü olarak kullanılan
pamuklu bez. Eski kumaş parçalarınan yapılmış serilecek malzeme. |
| | |
| Savat surat | Savat:1.Gümüş
üstüne kurşun ile yapılan nakış,süs. 2. Akarsu üzerinde veya çayda
hayvanlara su içirilen yer. Suvat:hayvan sulanılan yer. Savat surat(1
ve 2.bentlerdeki mana ile ilgisiz ve tamamen dışında): Yüz ekşitmek,
surat asmak, iç memnuniyetsizliğinin dışa yansıması, moralsizliğin
yüzdeki gösterimi gibi manalarda kullanılan mahalli tabirdir. Suratı
ekşi ve sinirli haldeki kişilere "ne bu savat surat?, kendinden haberin
varmı, ne haldesin aynaya bir bak" gibi hitap edildiği görülür. |
| | |
| Savmak | Kovmak, uzaklaştırmak, atlatmak, geçimek, kibarca kovmak. Uğurlamak. Sıkıntıyı başından bertaraf etmek. |
| | |
| Savsak - Savsaklamak | işleri
değer vermeksizin gelişigüzen yapan veya zamanında bitirmeyen
sürüncemede bırakan ihmalci. Savsaklamak:Avutmak, geciktirmek, söz
verdiği halde vaktini geçirip yapmamak. |
| | |
| Saya gezmek | Kuzularının
koyunların karnında 100. günü tamamladığı, tüylenmeye başladığı zamanda
çobanların mahallede koyun sahibi ağaların evlerine kepenek, deri,post
ve sair dikkat çeken korkutucu elbiseler giyip,yüzlerini suratlarını
tanınmayacak şekilde karalayıp zil sesli, çan sesli oyunlarla uğrayıp
oyunlar sergileyerek eğlence düzenlemeleri ve koyun sahibi evlerce
karşılık hediyeler vermeleridir. Bu hareket sadece çobanlar tarafından
yapılmakla kalmayıp, şamata çıkarmak ve bahşiş almak için mahallenin
gençleri tarafından da 1 hafta süreyle yapılırdı. Saya saya salli bey,
dört ayağı nallı bey. Saya geldi duydunmu, selam verdim aldınmı. Bahşiş
veren ablamın oğlu olsun. vermeyen ablanın kel başlı kızı olsun vs
şeklinde maniler söylenir. oyunlar çıkarılırdı. Elde edilen bahşiş ve
hediyeler gençler arasında toplanılarak yenilirdi. Saya gezmesinde
davar seçimine de 50 gün kalmış demekki şeklinde konuşmalara şahit
olurduk. |
| | |
| Saymaca | İyisine kötüsüne, irisine ufağına bakmaksızın sıradan sayarak. Seçmeden ne gelirse adet - tane hesabı |
| | |
| Saymazlık - saymamazlık | Dikkate almamak, saygı göstermemek, hesaba katmamak, hürmetsizlik, saymamazlık. Aykırı davranış, riayetsizlik. |
| | |
| Sayışmak | 1.
Hesap görmek, hesaplaşmak. Hesaba geçmek, hesaba mahsup etmek. 2.Çocuk
oyunlarında sayı sayarak veya tekerleme söyleyerek ebeyi belirlemek. |
| | |
| Sazan | Ekseriyetle
sazlı durgun sularda, denizlerin kıyıya yakın yerlerinde yetişen balık
türü. / Mecazen oltaya çabuk gelen, oyuna çabuk düşürülen saf ve uyanık
olmayan kişiler için de kullanılır. |
| | |
| Sağduyu | 1.
Doğru, akılla çelişmeyen, akla uygun hüküm verebilme kabiliyeti.
aklıselim, hissi selim. 2. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırdedebilme,
doğru ve isabetli muhakeme edebilme gücü. |
| | |
| Sağmal | Sağılır, sütü alınır, sütlü, süt veren koyun keçi inek vs. süt alınan hayvan. |
| | |
| Sebel | Arapça
da gözde oluşan hafif bir perde, dumanlı görmeye sebep olan engel
manasına gelen tıbbi bir kelimedir. Kasabada şebel olarak da
kullanılır(bknz. Şebel, Şebel atma) |
| | |
| Seciye | Yaratılış, huy, tabiat, mizaç. Seciyeli:sağlam karakterli, güvenilir. Seciyesiz:karaktersiz, güvensiz. |
| | |
| Sedir | 1.
Çam cinsinden 40 m. kadar büyüyebilen, kerestesi marangozlukta
kıymetli, gemicilikte kullanılan ağaç cinsi, dağ servisi. 2.
Kasabamızda sedir denilince odanın en yukarı tarafında üstüne minder ve
yastık konmaya yarayan kerevet akla gelir. Üstü minderli ve şilteli
özel sergi ve döşemeli bölüm. Misafirlerin ağırlandığı, büyüklerin
oturduğu odanın zeminden yükseltilmiş bölümü, odanın baş köşesi. |
| | |
| Sehim | Ortak
halde bulunan mal üzerindeki paydaş hakkı. Vereseli malda varis payı.
Şirket ve kuruluşlarda ortak hissesi, ortaklık payı. Birlikte toplanan
veya birlikte kazanılan malın üleşilmesi, paylaşılması durumunda
hissedar adına düşen miktar. |
| | |
| Seki - ahır sekisi | Oturmak
gayesi ile evlerin önüne yapılan set. Düz ve yüksekçe oturma bölümü.
Deniz ve göl kıyılarında akarsu kenarlarında, yamaçlarda basamak
şeklinde yapılan set taraça veya genişletilmiş düzlük. Kasabada Seki
kelimesi daha ziyade ahır kelimesiyle birlikte ahır sekisi olarak
kullanılırmaktadır. Ahır sekisi: Evvelki dönemlerde hayvanlarla
birlikte barınılan yerlerde insanların barınacağı yeri hayvanlardan
özel olarak ayıran yüksekçe genişçe oda şeklinde yapılmış, hayvanları
gözetim altında tutan, girişi ahıra ve dışarı açılabilen, dışarı açılan
pençereleri olan bölüm. |
| | |
| Sekmen | Arkalığı
olmayan iskemle, taş ve sair malzemeden yapılmış basamak. Kasabada
sokak kapıları kenarlarına konulan üzerine oturmaya yarayan büyükçe
taş. Evvelce bu taşların olduğu yerlere toplanılır, sohbetler kurulur
ve sokak kahveleri şeklinde vazife görürdü. |
| | |
| Sele | Söğüt
ve kamış gibi sağlamca malzemeden derince ve genişçe örülmüş, köy
yerlerinde yumurtadan yeni çıkmış bülüçlerin üzerine, kedi köpek ve
çocuklardan korunması zarar vermemeleri için bazı yiyecek ve korunacak
malzemenin altına kapatıldığı büyükçe yayvan sapsız sepet. Kasabada
genellikle bastırıkların üstlerine kapatılarak malzemenin korunmasında
kullanılırdı. Adına da bastırık selesi denilirdi. Kullanılacak yerine
göre muhtelif ebatlarda yaptırılırdı. |
| | |
| Selelem Sekmek | Kasabada boşuna gezip dolaşan, aylak aylak gezen kişiler için kullanılan deyimdir. |
| | |
| Semer | Yük
taşıyan hayvanların sırtına yük atmak veya yük bağlamak için konulan,
urgan bağlama ağaç çıkıntıları olan palan./ Hamalların yük taşırken
sırtlarına taktıkları arkalık. Semer vurmak:hayvana semer takmak.
Semeri devirmek:hayvanın semeri düşürmesi, sırtından atması.
Semerci:semer yapan kimse, mesleği semercilik olan kişi. |
| | |
| Semerli eşşek getirmek | Mecazen
kullanılır. Hiç gereği ve konusu yokken ortaya ilgisiz alakasız laf
konuşmak. Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı. gibi. (Sohbeti tam
koyulaştırdık sen de ortaya bir semerli eşşek sürüdün geldin sohbetin
tadını kaçırıp konuyu dağıttın.) |
| | |
| Sendirseme | Sersemleşmek, seme hale gelmek, semeleşmek. Sendeleyip dengesini kaybetme. |
| | |
| Senit | Kasabada;
bazlama ekmek, şepit, taptup ve her türlü erişte mantı gibi hamur işi
ile hamurdan mamul yiyeceklerin bezelenip açılıp işlendiği, özellikle
hamur işlerinde tezgah olarak kullanılan, arzuya göre ayaklı-düz
çeşitlenen tek parça ahşaptan yapılmışı tercih edilen, tandır başı
eşyası, mutfak tezgahı. Kullanılış durumuna et senidi, ekmek senidi
gibi çeşitlenir. |
| | |
| Sepken | Serpilen, serpilerek vurulan, kar ile karışık yağmur, sulu sepken, yarı erimiş halde yağan sulu kar. |
| | |
| Seğmen | Düğünlerde,
toplantılarda, törenlerde, bayram günlerinde, karşılamalarda mahalli
kıyafetlerle atlı silahlı vs. giyim kuşam ile katılan gençlere verilen
ad. Kasabada da salon düğünlerinin dışındaki düğünlerde mahalli
kıyafetlerle davul zurna-klarnet arkasında sıralar halinde gezmeye
seymen gezmesi denir. |
| | |
| Sibek | Topraktan
yapılmış, çocukların idrarını akıtacağı içi sır kaplamalı kap,
lazımlık, oturak. Kasabada silbiç veya havruz olarak da geçmektedir.
Eskiden küçük çocukların, bebeklerin beşiklerinin altına ve bebeğin
poposunun altına denkgelecek şekilde monte edilerek kullanılır, idrar
ve kaka yapımında bebeğin tenine temas etmez bebeğin rahatı sağlanırdı.
Günümüzde kullanılmaz olmuştur. |
| | |
| Sicim | Keten
ve kendir liflerinden yapılmış,Kırnaptan kalınca örülmüş veya bükülmüş
dayanaklı ip. Sicim gibi:mecazen damlaları birbiri ardına gelen
yağmurun sicim gibi yağış şekli. |
| | |
| Siftinmek(sivtinmek) | Miskin
miskin kaşınmak, kıpırdanıp durmak, oyalanmak, vakit geçirmek.İş
görmemek, işten kaçmak için sağda solda iş yapar görünerek vakit
öldürmek. Tembellik yapmak. İşin zorundan kaçarak kıyıda kenarda
faydasız uğraşılarla iş yapar görünmek. / bir çıkar sağlamak için
birine yaltaklanarak yaklaşmak. |
| | |
| Sikke | 1.Eski para birimi, para basma, basılmış para. Halis altın veya gümüş para.
2. Mevlevi külahı.
3. Kasabada yaygın kullanıldığı adı ve şekli ile hayvanları bağlamak için yere çakılmış demir veya ağaç kazık. |
| | |
| Sille | Açık el ile ve el ayası ile vurulan tokat şekli. |
| | |
| Sinan kapısı | Tavla
oyununda 3+1(se+yek) ile alınan veya kapanan kapıya penç kapısına
denilir. Kasabaya has mahalli tabirdir. Rahmetli Sinan Osman (Osman
Sak) tarafından isimlendirilmiştir. Sinan Osman emmi bu kapının tavla
oyununda önemini belirtmek için devamlı "varını yoğunu sat bu kapıyı
tut, bu kapıyı kapattınmı arkanı kapattın sayılır. Bu kapıyı alamazsan
ardın açıkta kalır" demesi ve sık sık kullanması sebebiyle. 3+1 le
alınan kapıya penç kapısına sinan kapısı denilir. |
| | |
| Sini | Üzerine
yemek tabakları, çatal kaşık, bıçak, ekmek, tuz biber konularak yemek
yenilebilen, pirinç, bakır, alüminyum ve ahşap malzemeden yapılmış yer
sofrasında kullanılan büyük düz tepsi. Kullanacak kişi sayısına ve
yerine göre küçük, orta, büyük ve düğün sinisi, meydan sinisi gibi
muhtelif ebatlarda yapılmışları bulunmaktadır. |
| | |
| Sinirsimek | Canlılar
için gelişip büyüyememek, cılız çelimsiz hal almak. Gıda maddeleri için
zamanla sertleşip yenmesinin zorlaşması. Kuru gıdaların nem alıp
katılaşması. |
| | |
| Sinmek | 1.Çukura,
deliğe, görülmeyecek bir yere saklanmak, kendini göstermeden büzülmek,
gizlenmek. 2.Hazmolunmak, vücuda mal olmak,sindirilmek. 3.nüfuz etmek,
sinip öymek. 4.Korkup hareketsiz kalmak. 5.Şişliğin inmesi, dağılması.
6.Alışkanlık hale gelen huy, yerleşip kalmak. 7 İşlemek, kalıcı tesir
uyandırmak. |
| | |
| Sinsi | 1.Gizli,saklı,
gizliden habersiz iki yüzlülükle zarar veren. 2.Gizlilik
belirten,kurnazlık gösteren. 3.Gizlice başlayıp ağır ağır habersiz
gelişen tehlikeli sonuçlar doğurabilen hastalık veya rahatsızlık veren. |
| | |
| Sittin sene | Altmış
sene, abartma ve fazlalık sebebiyle kullanılır. Kasabada da sittin sene
kelimesi uzunca bir süreyi ifade etmede kullanılır. (öyle nefret ettim
sittin sene görmek istemem. Ona söyleyin sittin sene gözüme görünmesin.
Sittin sene göremez vb.) |
| | |
| Sivişmek - Sıvışmak | Sıva
ve sürülmek bulaşmak anlamında, Sıvanmak, yapışmak, sıvışık hale gelmek
manalarındadır. Ancak kasabada bu kelimeler ortalıktan kaybolmak
görünmeden uzaklaşmak manasına kullanılmaktadır. Argo aradan uzamak
gözden kaybolmak şeklinde kullanılır. |
| | |
| Siymek | Hayvanlardan
genellikle köpekler için kullanılır. Yerden başka duvara, kayaya,
tümsek yerlere ve ağaçlar gibi yerden yüksek olan yerlere işemesi. |
| | |
| Siğil | 1.Kurbağa
ve ona benzer hayvanların pisliğinden suyun üzerinde oluşan kabarcık.
2.Vicudun genelinde özellikle elde ayakta ve memede çıkan kabarcık
küçük ve zararsız ur. Kasabada, kurbağa ile oynayan çocuklarda oluşan
siğillerin kurbağadan geçtiği ve geçmiş olabileceği kanaatı ifade
edilmektedir. |
| | |
| Siğirtmek | Hizli adimlarla hareket etmek, kosarak gitmek. Seğirtmek, koşmak, koşuşturmak. |
| | |
| Sobe - Söbe - söbelemek | Koşmaca,
kovalamaca, saklambaç gibi oyunlarda kararlaştırılan yere ebe veya
oyuncunun koşarak yetiştiğinde söylenen kelime. Sobe kelimesi kasabada
Söbe olarak da kullanılır. Tespit edilen yere önce yetişen söbeler,
geride kalan söbelenir. |
| | |
| Söbü | Silindir ve boru şeklinde uzunluk.Yassı yuvarlak, oval ve yumurta şekillerinde olan. Yassı toparlak. |
| | |
| Sofa | Evin
ortasında olup odaların kapılarının açıldığı geniş yer, salon. Kapıya
çeşmeye yakın oturmak için yapılmış özel bölme kaldırım set. |
| | |
| Sormuk | Günümüzde
kullanılırlığı kalmayan halk dilinde ifadesini bulan bebek emziği,
tülbent vs. içine lokum, şeker ve sair tatlı maddeler konularak
bebeklere verilen emzik. Emilecek şey. |
| | |
| Söve | Kapı
pencere kanatlarını tutmak üzere kasa haricinde duvara çakılan
çerçevenin (alt üst, sağ sol) dört tarafının her bir kenarı. Kapı
pencere kenarlığı. El altında ve gözönünde tutulacak kibrit,çakmak,
lamba,el feneri gibi araç gereçler kapı pencere sövelerinde
tutulduğundan eski tip evlerde tarif noktalarıdır. |
| | |
| Söven | Halk
dilinde saban arabasının iki tarafına dikilen sırıklar, büyük sopa, çit
sırığı. Daha ziyade sap-saman tahtası kullanılmadan arabaya gerilen
çadır, branda kebe kilim vs. dayaması için arabaya dikilen sağlam
sırık. Söven gibi dikilme: sırık gibi durma manasına kullanılır.l |
| | |
| Soy sop | soy
ismine bağlı olarak kullanılır, insanın geldiği soyu ifade eder. Nesep.
Akraba ve hısımlarıyla birlikte ait olunan topluluk. Soy ağacı. |
| | |
| Soyka | Ölünün
üzerinden çıkarılan elbise, ölen bir kimsenin geride kalan eşyası,
tereke. Sahibine uğursuzluk getiren eşya. Soyka kalasıca: malın
sahibinin ölümünü temenni etmek. ilenç beddua. |
| | |
| Sözlü | 1.Evlenmek
üzere biri birine söz vermek. Dünürcülük yapılmadan fazla açığa
vurulmadan ailelerin anlaşıp sözleşmesi, dünürcü olunup aileler
arasında anlaşılarak nişan yapılıncaya kadar söz kesilmesi. 2.Bir konu
hakkında söz birliği yapmak. 3.Sözlü yapılan imtihan-sınav. 4.Bir
hareketin yapılıp yapılmaması için sözlü olarak yapılan ikaz veya
uyarı. |
| | |
| Sözüm yabana | Biri
hakkında ağır ve edebe uymayan söz söyleneceğinde orada bulunanları
söylenecek lafa muhatap etmemek, oradakileri ayrı tutmak için söylenir.
Sözüm ona. |
| | |
| Su kabağı | Kulpsu
çıkıntısı bulunan ve içinin boş olması sebebiyle açılan ağzından su
doldurup aktarmaya, sapından rahatça tutulması sebebiyle çamaşır
yıkarken sıcak su kullanımına elverişli bir tür kabak çeşidi. Kasabada
çok amaçlı kullanılması sebebiyle bahçelere hususi olarak ekilir, uygun
büyüklüğüne göre tuz kabı olarak da kullanılırdı. |
| | |
| Süfli (sifli) | Aşağılık
bir hale gelmek, aşağılaşmak, kötü pis bir kılığa bürünmek.
Kılıksızlaşmak. Perişan yırtık pırtık hale düşmek. Süflileşmek. Kelime
kasabada sifli olarak da geçer. |
| | |
| Süklüm büklüm | Suçlanıp utanmak, suçluymuş gibi utanarak ve başı önüne eğerek durmak. |
| | |
| Sulan | Bükülmedik,
gevşek ve dağılmaya müsait haldeki sıkışmamış iyi bükülmemiş ip.
Kasabada evşirilmedik ip olarak da kullanılır. Ayrıca bazı cisimlerin
ve ip urgan ve dokumaların havanın neminden etkilenerek dokularının
gevşemesine çözünmesine de sulanlanma, sulanlanmış denilmektedir. |
| | |
| Sulfata | Kinin
sulfatından ve kininin diğer tuzlarından yapılmış eskiden yaygın olarak
kullanılan liste başı sıtma ilacı türü. Göz ağrılarında da sulfata
çinko tabir edilen göze damlatılarak kullanılan çok yakıcı ilaç türü
vardı. Günümüzdü kullanımdan kalkmış olup kullanım tehlikeleri ve
riskleri bulunmaktadır. |
| | |
| Sülük | Gerektiğinde
pis kanı emmek için vücuda tutulan, sürünerek yürüyen tatlı suda üreyip
yaşayan kan emici koyu kahverengi veya siyah renkte olan kısa solucana
benzer kurtcuk. Tatlı su akarlarında havuzlarda ve su yalaklarında
bulunur. İltihaplanmış şişmiş yara ve çıbanlardan pis kanın emdirilmesi
ile yaranın iyileşmesi, ağrının kesilmesine yardımcı olması sağlanır. |
| | |
| Sumak | 1.Sıcak
bölgelerde yetişen, kabuğu tıpta, yaprağı dericilikte kullanılan bir
ağaç türü.
2.Sumak ağacının yemeğe ekşilik vermesi için kullanılan içi çekirdekli
meyvesi.- Sumak ağacı kasabada büyük ağaç şeklinde olmayıp iyice bodur
50 - 100 cm. yüksekliğine erişebilmekte ve kasabada dağlık arazide
kendiliğinden yetişmektedir. Sumak meyveleri elle toplanıp ovulup
sürtülerek çekirdekleri ayrıldıktan sonra toz halindeki meyve kabukları
ekşilik vermesi için yemek üzerlerine özellikle lahana sarması gibi
yemeklere serpilir. Ayrıca et vs.yemeklerinin yanında iri taneli
doğranmış soğan üzerlerine de bolca sumak dökülerek sevilerek
yenilir.Yemeklere ekşilik mayhoşluk veren baharat çeşitidir. |
| | |
| Sümeye süngâr sıkar | Boşuna gayret eder. Boşuna uğraşır. Sümeye süngâr sıkmak/atmak=Olmayacak iş için çalışmak. |
| | |
| Sümeye, sümesine | Süme=boş, Sümeye=boşuna, Sümesine=boşu boşuna (Ör. Hiç olmadı, sümeye gidilmiş. Yaptığın olmuyor, sümesine uğraşma) |
| | |
| Sümsük | Sumsuk kelimesinin kasabada kullanılır şekli. Sümsük:Yumruk, yumrukla vurmak. Sümsüklemek: Yumruklamak. |
| | |
| Sündük | Gördüğüne, her hoşuna giden şeye uzanan, hep kendini düşünerek hoş olmayan şekilde teklifsiz olarak almaya çalışan |
| | |
| Sundurma | Önü
açık çatı altı, hayvanların barınmalarına, çiftçi aleti vs.konulmasına
yarayan önü açık üstü örtülü yağmur, güneş görmeyen korunak. Balkon,
örtme altı. |
| | |
| Sünepe | Üstü başı pis, miskin, mıymıntı. Aciz, yaramaz, pis, pasaklı. Daha ziyade kasabada pasaklı sünepe şeklinde birlikte söylenir. |
| | |
| Süngâr | Taşla kuş avlamaya yarayan lastik sapan. |
| | |
| Sünni | Kur'an-ı
Kerim'in hükümlerini, Hz.Muhammed'in sünnetlerini yaşamak üzere büyük
din imamlarının üzerinde anlaştıkları meşru mezheplere bağlı olan.
Kelime kasabada sünnü olarak da kullanılır. Sünnüleşmek de kasabada
ehlileşmek akıllanmak, iyi huya dönmek, olgunlaşmak manalarına
kullanılır. |
| | |
| Sürgü - sürgülemek | Sürgü:1.Tarla
sürüldükten sonra keseklerin kırılıp düzlenmesi için çekilen alet buna
kasabada tapan da denilir. 2.Kapıyı içinden kuvvetlice kapatmak için
arkasından sürülen demir veya ağaç. 3.Sıvayı, betonu düzlemek için
kullanılan maladan büyük alet. 4.Hastanın altına sürülen kap.
Sürgülemek:Kapı arkasına sürgü sürüp sağlamca kapatmak. Sürgülü hale
getirmek. |
| | |
| Sus payı - Susmalık | Bildiği
bir şeyi veya bir sırrı söylememesi, bir hadise karşısında susması, ses
çıkarmaması için verilen para veya menfaat karşılık. Susma payı. |
| | |
| Susuz Musluk | Sessiz ve sinsice işini yürüten kişi.
|
| | |
| Sütleğen | İçinde
süt gibi beyaz bir sıvı dolaşan bitki - ot çeşidi. Ağaç sütleğeni, sarı
sütleğen gibi isimlendirilir. Koparıldığı yaralandığı yerden süt
benzeri sıvı ifrazatı yapan ot veya bitki. |
| | |
| Suvat | Hayvan
gücü, insan gücü ile uzun derin kuyulardan urgana bağlanmış kovalarla
su çekip çıkarmak. Şebeke suyu olmayan genellikle köy ve çiftliklerde,
hayvancılıkla uğraşanlarca hayvanları sulamak-kullanılacak suyu
teminde, kuyudan su çekmek için kurulan düzene koşulan hayvanla uzun
süre kuvat çekilerek su çıkarılırdı. Suvat çekmek belli başlı iş
sayılırdı. Suvata koşulmaya ayrılan eşeğe suvat eşeği denilir. |
| | |
| Suyolu | Suyun
akması için künk veya demir boru ile yapılmış oluk ark manasına
gelmektedir. Kasabada ayrıca bununla birlikte Kozağaçtan çıkan kaynak
suyunun yol boyunu takip ederek kasabaya ulaşan künk hattına da su yolu
denilirdi. Başkaca gökçeşme yolu üzerinde şimdi harap olup kaybolan ve
zamanının meşhur bağlarının olduğu semte de suyolu, su yolu bağları
denmekteydi. |
| | |
| Süyüm | Bir kulaç miktarında veya 1 metre civarında iğneye takılıp kullanılabilecek uzunluktaki iplik. |
| | |
| Sıdmak - sıdırma - sıdalak | Sıdmak:
Üzüm veya domates gibi meyve ve sebzenin ezilerek suyunu şiresini
dışarı çıkarması, ıslağını dışa vurması. Ayrıca Sıdmak kelimesi korkan
kimseler için ödü patladı yerine ödü sıddı şeklinde de ifade edilir.
Kasabada kullanılan mahalli kelimelerdir. Kasabada yumurta kırmasına,
sahanda yumurta yemeğine yumurta sıdırması,
Kurumaya yön tutmuş iyice yumuşamış, buruşmuş üzüme sıdalak veya
sıdalak üzüm denir.
|
| | |
| Sıklet | Ağırlık, mcz. sıkıntı, daralgınlık. (Buraya gelip oturalı epey oldu sıklet bastı haydi çıkıp bir hava alalım.) |
| | |
| Sıkma | Kasabada
yapılan mayalı ekmek veya bazlama da denilen kasaba ekmeği üzerine
konulan malzemenin ekmekle birlikte dürülerek sıkılmış şekline sıkma
denilir. Sıkma yeni yapılmış ekmek veya ısıtılarak yumuşatılmış ekmek
üzerine arzuya göre kıyma, kavurma, sucuk, bastırma, peynir, yumurta,
patates vs. ekmeğin ortasına yakın yerde bir uçtan bir uca sıralanarak
serilir, isteğe göre soğan, taze soğan, tuz,biber, maydanoz ve sair
baharatla da zenginleştirilip dürülerek katlanıp sıkıldıktan sonra,
ayran çay gibi içeceklerle, kavun karpuz ve üzüm gibi yiyeceklerle
birlikte sevilerek yenilir. Kasabanın pratik yenileceklerinden olup
aynı zamanda pratik azık çeşididir. |
| | |
| Sındı | Makas, büyükçe makas, terzi makası. |
| | |
| Sındırmalı | Sındı:Makas,
büyük terzi makası, Sındırmak:yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak
manasındadır. Sındırmalı kelimesi kasabada içinden pazarlıklı, gizli
niyetli, esas niyetini gizleyerek sinsice hareket sergileyen manasında
kullanılır. |
| | |
| Sıpa | Yaşını
doldurmuş henüz iş görecek duruma gelmemiş eşek yavrusu, daha küçüğüne
kırı denilir. (argo olarak küçük yaştakilere de söylenilir) |
| | |
| Sıra gezmek/sıra olmak/sıra tutmak | Uzun
kış gecelerinde gençlerin, orta yaşlıların kendi aralarında,
anlaşabilecekleri samimi arkadaş grupları ile birleşerek 10-20-30
kişiye varabilecek gruplarla akşamları bir araya gelmeleridir. Her gün
değişik ve sıradaki kişinin evine toplanılır. Kendi aralarında oyunlar,
acılı, acıtıcı boyutlara varan şakalar yapılırak eğlence çıkarılır.
Evlerde arabaşı, pişmaniye çekilir, helva yapılır şamatalı eğlencelerle
yenilerek kış geceleri değerlendirilirdi. Gelenek haline gelen bu
hareket son zamanlarda yok olmuştur. |
| | |
| Sıraca - sıracalı | Sıraca:
Boğazda urlar çıkması, bedenin bazı taraflarında yaralar açılmasına yol
açan ırsiyetle ilgili olabilecek hastalık cinsi. Sıracalı: Sıraca
hastalığına yakalanmış olan. Sıracalı kelimesi Kasabada genellikle
hastalıklı görünümlü, zayıf çelimsiz ve gücü kuvveti olmayanlara
aşağılayıcı ve argo olarak kullanılır. |
| | |
| Sırnaşık - sırnaşmak | Ona buna sataşıp rahatsızlık vermek, sırnaşık hareketler sergilemek. |
| | |
| Sırtarmak | Genelde
sırtını bir yere dayayıp karşı koymaya kalkışmak, arka bulmak
arkalanmak manalarına gelen bu kelime kasabada bunlardan başka ve
tamamen ayrı olarak sırıtmak, uygun olmayan şekilde gülümsemek,
yüzsüzleşmek olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Sırım | Kalınlığı
sıyrılmış ince ve yumuşak deriden dilinmiş, kalbur gözer yapımında ve
özellikle deri çanta, kösele dikimende kullanılan sağlam deri ipliği.
Deriden yapılmış ip. |
| | |
| Sırıtmak | 1.Dişleri
göstererek sessiz gülmek. Dudakları ayırıp dişleri göstermek, yalandan
ve tatsız şekilde gülmek. Samimiyet ve gülümseme dışında alaylı gülme
şekli. 2.Kumaşa uymayacak ve kendini çirkin gösterecek şekilde değişik
renk ve uygun olmayan iplikle yapılan dikiş. 3. Ayıbı ve eksiği ortaya
çıkmak. kusurun gizlenememesi. |
| | |
| Sıska | 1.Karnına
su dolmuş, karnı şiş kendisi zayıf çocuk. 2.Raşitizm denilen
hastalığına tutulmuş zayıf ve kuru kalmış çocuk. 3. Pek zayıf ve etsiz
kalmış güçlenememiş arık. |
| | |
| Sıtkını sıyırmak | Sadakattan,
bağlılıktan gelen bu kelime kasabada nefret etmek, alakasını kesmek,
bağlılığını koparmak, gözü görmesin olmak gibi kullanılır. |
| | |
| Sızgıç | Kemikli
et kavurması. Genellikle koyun, keçi gibi küçük baş hayvanların
kaburgaları etli bırakılarak kırılıp parçalanıp saçta kemikli halde
kavrulup yemeklere katılarak kullanılır. Kemikli kavurma şeklidir. Daha
ziyade sulu pilav(bulgur çorbası), nohut, fasulye gibi bakliyat
yemeklerine kullanılır. Adı kemikli sızgıç olarak geçer. Yemeklerin
besin değeri açısından zenginleşmesine, lezzetlenmesine yardımcı olur. |
| | |
| Sızlanmak | Uğradığı mağduriyet sebebiyle yakınmak şikayet etmek. Sızı ve sıkıntısını ifade etmek. |
| | |
| Sığırcık | Serçeden
büyükçe, nadiren yerleşik yaşayanına da rastlansa da genellikle kışın
sürüler halinde göçeden, kasabada kara cırrık olarak da anılan kuş
cinsi. Soğuğa dirençli ve eti yağlı kuş türü. |
| | |
| Tadımlık | Tadına bakmaya yetecek miktarda. Pek az tadacak kadar. |
| | |
| Tafra | Kendisini
olduğundan değerli gösterip atıp tutma. Yüksekten uçma, Şişinme.
Sıçrama, atlama. Tafra satmak:Kendini yüksek göstererek yapmacık
hareketlerle öğünmek, yapmacık göstermelik hareketlerde bulunmak. |
| | |
| Taharet | Temizlik paklık, büyük aptesten sonra yapılan temizlik. Temizlenmek. |
| | |
| Tahra | Ağaç
budamada, ağaç ve odun kesmede-kırmada kullanılan tutacak sapı ve
kesecek ağzı yekpare demirden sağlamca yapılmış bir çeşit ucu eğri
kesecek malzeme. |
| | |
| Tahterevalli | Ortasından
bir noktaya dayanan, iki ucuna karşılıklı birer kişi oturan, bir tarafı
aşağı bir tarafı yukarı hareket ettirilerek eğlenilen kalas düzeneği. |
| | |
| Takas | Ödeşme, sayışma, hesaplaşma, alacakla vereceğin kapatılması. Alınan mal karşılığında mal verilip hesaplaşma. |
| | |
| Takla | Başı yere koyup bedeni üzerinden çevirmekten ibaret oyun, perende atmak. Tepe takla:başı aşağı gelme. |
| | |
| Tanlamak | Hayrete düşmek, şaşırmak. Benilemek. |
| | |
| Tapan | Tohum ekilmiş tarlada kesekleri ezerek toprağı düzlemek ve tohumu örtmek için sürütülerek çekilen ağaçtan yapılmış genişçe alet. |
| | |
| Tapon | Düşük kalitede, eski,satılması zor ve elde kalmış mal. |
| | |
| Taptup | Mayalanmadan
yoğurulan hamurdan ve acil durumlarda bekletilmeden tandırda saç
üzerinde pişirilen, bazlamadan ince ve biraz da genişçe özellikli
kasaba ekmeği çeşidi. Kremadan yağ yapılırken çıkan yağ suyu ve Peynir
suyu ile yoğurulan hamurdan yapılan türü de bulunur. Halkımızca bazlama
ve mayalı ekmek gibi bıkmadan usanmadan sevilerek yenilir. |
| | |
| Tapışlamak | Çocuk veya iş yaptırılacak kişiye överek, moral vererek ensesine sırtına hafif hafif vururak elle sıvamak. |
| | |
| Tarumar | Karmakarışık, dağınık, perişan hale gelmiş. |
| | |
| Tas | Altı
dar ve yuvarlak üstüne doğru genişleyen çukur sulu yemek kabı. Çini,
billur ve cam porselenden olursa kase de denir. Su içmeye veya su
dökünmeye yarayan yine madenden yuvarlak ve kulplu veya kulpsuz kap.
Kullanıldığı yerlere göre su tası, çorba tası, hamam tası, sefer tası
gibi isimlendirilir. |
| | |
| Tasma | Bazı
hayvanların boynuna takılan deri veya madeni halka. Nalın veya terlik
üzerine konulan meşin, lastik vs. parça. Argo olarak da ahmak, budala,
enayi manalarına kullanılır ise de, Kasabada genellikle hırtal
manasında kullanılır.(Bknz .Hırtal) |
| | |
| Tav | İşlenecek
bir maddeye verilen ısı, rutubet, katılık , kıvam, nisab. Basılacak
kağıt, ütülenecek çamaşıra su serpmek. Semizlik, dolgunluk, tüzü
düzelip parlamak. En uygun durum ve zaman. |
| | |
| Tavsımak | Yeni
yapılmış bir ürünün ıslaklığı sebebiyle çekişmesi ve kurumaya yüz
tutması. Ele alınacak işlenecek hale gelmesi. Tavlanıp tavı geçecek
hale gelmesi. Kurumaya yüz tutmak çekişmiş hale gelmek. Kurumak. |
| | |
| Tavukgötü | Siğil gibi elde ve ayakta çıkan, nasırımsı derinliği olan, sürtünme ve darbelerde acıtan bir tür deri rahatsızlığı. |
| | |
| Tavşanlamak | Tavşanlamak:
Zayıflayıp tavşan gibi kuru ve yağsız olmak manasına gelmekte ise de
kasabada bundan başka iş yaparken başka yerlere bakınıp durmaya, uyumak
için yatıp da uykusu gelmeyip etrafa bakınmaya, allek allek bakmak
yerine tavşanlayıp durma olarak kullanılır. |
| | |
| Tay geldi | Çocuklu dul kadının evlenmesi ile birlikte koca evine yanında götürdüğü çocuğuna aile dışındakilerce söylenen tabir. |
| | |
| Tebdil | Tebdil:Değişmek,
tebeddülat:değişiklik. Tebdilhava: hava değişikliği, rahatsız ve hasta
kişinin iyileşmesine yarayan havadar yere gitmesi. Hava değişimi. Hava
tebdili: Rahatlamak için açık hava veya değişik hava teneffüs etmek.
Tebdili kıyafet:kıyafet değişikliği. Tebdili mekan: Mekan değişikliği |
| | |
| Tebelleş | Tebel: Kıvrım, kat, katman, buruşukluk.
Tebelleş: Birbirine geçmiş, karışmış, karma karışık olmuş. Ayrılması zor hale gelmiş.
Tebelleş olmak:Birine gelip sürekli olarak durmadan rahatsız etmek. Rahatsız edip oyalamak. Başına bela olmak. |
| | |
| Tefe koymak | Tef
Türk musikisinde küçük kasnak üzerine gerilmiş deriden yapılmış vurmalı
ritim sazıdır. Kasnağında zil sıralanmış olanları da vardır. Tefe
koymak mecazi manada alaya almak, dalga geçmek, kasaba tabiri ile
mandır mandır oynatmak gibi manalara gelmektedir. (onunla aşık
atamazsın seni tefe koyar oynatır. gibi) |
| | |
| Tekaüt - Tekavit -Takavit | Yaşlılık
ve hizmet sebebiyle vazifeden ayrılarak emekli maaşı ile istirahate
çekilmek. Tekaüde ayrılan için mütekaid de denilir. Kasabada taka
kelimesi eski manasına kullanıldığından tekaüt kelimesi de takavit
olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Tekne | Bir
bütün ağaçtan içi oyularak veya tahtadan kullanılacağı yere göre
çeşitli ebatlarda yapılmış kap. Kasabada genellikle hamur yoğurmaya
veya içine ekmek koymada kullanılır. Yekpare kütükten içi oyularak
yapılmış olanlar makbul sayılır. Acıkan tekneyi susayan çeşmeyi bulur
gibi tabirler kasabada çok kullanılır. Deniz taşıtlarından bazılarına
da tekne denilir. Bazı müzik aletlerinin içi boş kısımlarına da tekne
adı verilmiştir. Mecazen yaşlı insanların sonradan olan çocuğuna tekne
kazıntısı denilir. |
| | |
| Telaşe | Acı
ile karışık acelecilik. Heyecanlı gürültü patırtı. Şaşkınlıktan doğan
kargaşa. Üzüntülü ve sıkıntılı endişe. Bazı kimseler telaşlı olup
etrafını da telaşlandırır bunlara mecazen telaşe müdürü derler.
Bazıları da hiç telaşa kapılmadan ağır sakin ve soğukkanlı hareket
ederler. |
| | |
| Teleme | Yarı pişmiş yarı çiğ, tam olmamış kıvamda. tam iyileşmemiş hasta, rafadan yumurta. kapanmaya yüz tutmuş yara. |
| | |
| Telis | Bitki
lifleri ile yapılmış ipten dokunmuş kaba büyük dokuma. telis çuval,
telis harar. Daha ziyade büyük balya yapımında, ticari emtina
ambalajında kullanılırdı. Zamanımızda kullanımı gittikçe azılmaktadır. |
| | |
| Teltik | Teltik
kelimesi Eksik, noksan, küçük kusur, dolaşık, karışık, zor ve hata
yanlış manalarında ise de kasabada genellikle değişik, tuhaf, kolayca
bilinebilecek, dilimin ucunda söyleyemedim, teltik bir ismi var amma
çıkaramadım gibi manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Temre - Temriye | Deride
çok küçük kabartı ve kızartı şekillerinde beliren cilt hastalığıdır.
Botanikte karayosunu, liken diye de adlandırılır. Kasabada bu türde
rahatsızlığı olanların temrelerinin üzerine sabit kalem dediğimiz
kopyalı kalemlerle ıslatılarak yazılır ve tükürülerek temrenin
kaybolduğuna inanılırdı. |
| | |
| Teneşir | Cenazenin
yıkandığı tahtadan yapılmış seyyar veya gasilhanelerde sabit ve
mermerden taştan vs. yapılmış cenaze yıkama yeri. kerevet. Huyu kötü
kimselere seni ancak teneşir paklar, ölmesi istenilen kimselere
teneşirlik ol gibi beddualara rastlanmıştır. |
| | |
| Tengerlek | Teng:
darlık sıkıntı.Halkalanmış. Tengerlek: Küçük yuvarlak şekilde
sınırlanmış çember. Daire, halka şeklinde çevrelenmiş şekil. |
| | |
| Tente | Güneşten, yağmurdan korunmak için kapı pencere önüne, bahçe ve parklarda kullanılan açılabilir veya sabit yapılmış gölgelik. |
| | |
| Tentene | Kanaviçeden,
oya ve dantelden yapılmış, elbise, çarşaf, havlu, mendil, örtü
etrafına, bürüde ve perde altına dikilmiş örgü süslemedir. Dantel
dantela kelime karşılığı olarak kasabada kullanılır. |
| | |
| Tepelemek | Tekme
ile çiğnemek, yok etmek, tekmeleyip iyice dövmek, itip kakmak, kötü
davranmak, hırpalamak. Vasıta ile ile çarpıp çiğnetmek. |
| | |
| Tepinmek - tepişmek | Tepinmek:
El ve ayaklarını vuraraksıçramak, kızgınlıktan kendini yerden yere
vurup çırpınma. Her hangi bir şeyi kabul etmemekte ısrar etmeyi
tepinerek göstermek. Tepişmek: Hayvanların birbirine çifte atarak
vuruşması. Kavgada hırgır çıkarıp çekişmek. |
| | |
| Tepsermek | Yeni
yapılmış bir ürünün ıslaklığı, yeni ıslanmış bir yerin çekişmesi ve
kurumaya yüz tutması. Ele alınacak işlenecek hale gelmesi. Tavlanıp
tavı geçecek hale gelmesi. Kurumaya yüz tutmak çekişmiş hale gelmek.
Kurumak. |
| | |
| Terane | Kelime
nağme, ahenk, makam, ezgi, rübai manalarındadır. Ancak kasabada
bunlardan ayrı uydurma bahane, sığınılacak sebep manalarına da
gelmektedir. Mcz. sık tekrarlanan sıkıcı ve usandırıcı söz olarak da
kullanılır. |
| | |
| Terbiyeden tezikmek | Tezikmek
aralaşıp uzaklaşıp gitmek, kaybolmak, tezip gitmek manasına gelen bu
kelime kasabada terbiye ile ilişkilendirilerek terbiyeden uzaklaşmak,
terbiye dışı hareket yapmak manalarına kullanılır. |
| | |
| Terelelli | Hafif, hoppa, delişmen, deli dolu yerinde duramayan basit hareketler içinde olan. |
| | |
| Ters - Terslemek | Tersine
hareket etmek, aksi davranmak, zıtlık, huysuzluk, sertlik manalarına
gelen bu kelime kasabada ayrıca hayvan gübresi olarak kullanılmaktadır.
At tersi, davar tersi olarak geçer. Hayvanların pislemesine
gübrelemesine de terslemek de denilir. |
| | |
| Tetir | Halı,
kilim vs. ıstar tezgahlarında dokunması için hazırlanan yün iplerin
motif desen ve şekillerinin oluşmasında özellik gösteren renklerden
sadece yaş ceviz veya ceviz kabuğunun kaynatılarak elde edilmesinden
meydana gelen siyahi yeşile çalan renk. Orijinal kök boyası, bitki
boyası rengi. Yaş ceviz yeşili renk. Dokumacılıkta kullanılan sağlam,
solmaz ve çıkmaz kıymetli, koyu yeşile dönük renk. |
| | |
| Tevatür | Ağızdan ağıza yayılan, ifrat derecesine ulaşmış, kuvvetli yaygın söylenti. Çoğaltma, ifrata kaçma. |
| | |
| Tevek | Asma,
bağ çıbığı ve kavun karpuz gibi bitkilerin kökü ve kökenleri için
kullanılmışsa da, Kasabada asma veya bağ kütüklerinden yeni çıkan
sürgün dallar için kullanılır, taze sürgün asma dalı taze ve mayhış bir
tadı ihtiva ettiğinden sevilerek yenilir. Tefek olarak da ifade edilir.
|
| | |
| Tezek | Büyükbaş
hayvanlardan özellikle inek ve öküzlerin, kurutularak yakılan
gübrelerine tezek denilir. Isı kalorisi düşük olmasına rağmen kor
haline gelmesi durumunda ateşi uzunca süre muhafaza eder. Köylülerce
tandır yakacağı olarak da kullanılır. mecazen kokaryakıt olarak da
adlandırılır. |
| | |
| Tezgene - teskere | Farsça
deskere den gelme olduğu tahmin edilen teskere kelimesi iki manada
kullanılmaktadır. Teskere:1.Kasabada yaygın kullanılış şekli tezgene
dir. Tezgene: iki paralel ağaç üzerine çakılmış tahta tabla üzerinde
taş, moloz, tuğra kiremit vs inşaat malzemesi gibi şeyleri taşımaya
yarayan kenarındaki kolları vasıtasıyla iki kişinin yapışması ile
taşınan sedye şeklindeki yük taşıma aletidir. 2.Tezkere veya teskere
kelimeleri genel olarak belge vesika pusula manalarında nüfus
teskeresi, inşaat izin teskeresi, gümrük teskeresi, askerlik teskeresi
gibi yazılı belge manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Tezikmek | Sıçramak, koşmak, sıçrayıp uzaklaşmak. Tezikip gitmek: Gözdep uzaklaşıp kaybolup gitmek. |
| | |
| Teğel | Dikilmemiş
bir şeyi yatıştırmak veya içine doldurulan pamuğu-yünü durdurmak için
geçirilen kaba ve seyrekolarak iliştirme dikiş şekli. Kasabada
ilgilemek, teğel çekmek veya oyulgamak da denilir. |
| | |
| Tiftimek | Bir
iplik, urgan, kendir, halat veya bir dokuma çeşidinin lif lif ayrılarak
bağlarının zayıflayıp nezelip nazikleşmesi, havının dökülmesi,
dayanıksızlaşma. Eskimeye yüz tutması. |
| | |
| Tiksinmek - tiksinti | Yemekten
ikrah etmek, iğrenmek, mide yadırgaması, midenin yenileni kabul
etmemesi. Yeme isteğini kabul etmemesi. (Aynı yemeği yiye yiye bir
tiksinti geldi bir daha gözüm görmesin oldu.) |
| | |
| Tilki uykusu | Tilki
kurnazlığı temsil ettiğinden, uyumadığı halde yattığı yerden etrafı
gözetleyen ve etraftaki sesi ve konuşmaları dinleyen, her konuşulan ve
hareketten haberdar olan kişilere tilki uykusunda, tilki uykusuna yattı
denilir. |
| | |
| Tirit | Et
suyu ile hazırlanmış, soğan, yumurta, domates, baharatlarla
zenginleştirilmiş malzemenin doğranmış ekmek üzerine dökülerek yapılan
yemek. Daha ziyade kurumuş ekmeklerin değerlendirilerek yenilebilmesi
için yapılan kolay yemek çeşidi. Ayrıca sonradan da üzerine iri
doğranmış soğan serpilerek onun üzerine de sumak ekilerek sevilerek
yenilen ve aranılan yemeklerden olmuştur. Kasabada sevilen ve
zenginleştirilmiş malzemesi ile besleyiciliği artan bu yemeğin milli
yemekler arasına girmesi ile büyük şehirlerde hususi tiritçi
lokantaları açılmaya başlanmıştır. (Kadınhanı şivesi ile şakaları bile
yapılmaktadır. "ekmeği ekmeğile yiyirik, adına da tirit diyirik, amanın
amanın bi yiyirik bi yiyirik) |
| | |
| Tirmen | Tarlalarda
anbaşı olarak kullanılan kelimenin bağ ve bahçeler için kullanılan
karşılığıdır. Komşu bağ ile arasındaki hudut çizgisidir. Bağ ve
bahçelerde biraz daha belirgin. Bağın içindeki çakıl ve taşların komşu
ile aralarındaki çizgi üzerinde toplanması ile oluşan duvarımsı çakıl
yığını çizgisine tirmen denilir. |
| | |
| Tiynet (Tıynet) | Yaratılış, mizaç, hilkat, cibilliyet, fıtrat. Tıynetsiz:kötü yaratılışlı, kötü mizaçlı. |
| | |
| Töhmet | Suçlanma, bir suç ve kusur işlemiş oması zannedilen, zan altında olmak. Şüpheleri toplamak. |
| | |
| Tokalak | Üzerinde birkaç üzüm tanesi bulunan küçük salkım./ Cingil. /Toka büyüklüğünde küçük salkım. |
| | |
| Tökezlemek | Yürürken ayağı dolaşmak, ayağını bir yere çarpıp sendelemek, dengesi bozularak düşecek hale gelmek. Güçlükle karşılaşmak. |
| | |
| Toklu | Bir yaşını doldurmuş koyun kuzusuna Toklu, 2 yaşındaki kuzuya da Şişek denir. |
| | |
| Tokuç | Eskiden
yıkanmakta olan çamaşır üzerine özel tahtadan yapılmış kürek şeklindeki
aletle vurularak kirinin çabuk çıkarılması sağlanırdı. Bunun için
yapılmış tahta alete tokuç denilir. Bazı yerlerde tokurcak olarak da
adlandırılmıştır. |
| | |
| Tokucu torbaya sokmak | Tokuçu
torbaya koymakla alakalı gibi görünse de kasabada bir işe karar verip
hazırlığını yapıp yola koyulmak manasına kullanılan deyimdir. |
| | |
| TOR | GASABA DA ESKİDEN BANYO HAVLUSUNA TOR DENİRDİ. |
| | |
| Tös - Dös | Binek
ve yük hayvanlarının özellikle atların binilecek yere yanaşması, geri
geri gidip falakaya, arabaya, düğene koşulması için yaklaşması
istenildiğinde söylenir. Kelimenin kasabada söyleniş şekli dös veya
döst dür. |
| | |
| Tosbağa/Tosbağı | Yuvarlak
yarım küre şeklinde, üstü,altı bütün dış yüzeyleri kemikleşmiş hane
hane desenli kabukla kaplı, yalnız başını, ayaklarını ve kuyruğunu
çıkarabilmesi için delikleri olan. Karada yürüyüp gezebilen ve denizle
yaşayan yüzebilen çeşitleri olan kaplumbağalardır. Kara kaplumbağaları
her türlü kara iklimi şartlarında yaşayabilen özelliğe sahiptir. Otsu
bitkileri yiyerek beslenir, nemli araziyi sever. Kışları kendini kuytu
yerlere toprak içine gömüp kış uykusuna yatarak kışı çıkarır. Denizde
yaşayanlara karetta karetta denilmekte. Yaşadığı bölge turistik ve
görmeye değer kıymette gösterilmektedir. Karada yaşayanların ayakları
yürümeye, Denizde yaşayanlarının ayakları ise yüzmeye elverişli şekilde
gelişmiştir. |
| | |
| Toz kondurmamak | Bir kimse, bir olay bir şey hakkında laf söyletmemek, korumak, arka vermek. |
| | |
| Trampa | Karşılıklı
mal alıpverişi, bir malı alarak yerine başka bir malın verilmesi. Mal
değişikliği. Takas yapmak. Trampacı: aldığı mala karşı daima mal veren
ve bu işten para kazanan kimse. |
| | |
| Tuh - Tüh | Vah vah, yazık, yazıklar olsun anlamlarında pişmanlık, öfke, begenmeme ve üzüntü, acıma belirtmek için kullanılır. |
| | |
| Tuluk | Tulum
kelimesinin kasabada kullanışı ve ifade şeklidir. Tuluk:Bütün olarak
çıkarılmış hayvan derisidir. Kesilmeden delinmeden bütün olarak
çıkarılan deri temizlenerek içine yağ, yoğurt ve genellikle peynir
basılarak kışlık yiyecek peynir hazırlanır. Kışlık peynirde tuluk
peyniri tercih edilir ve sevilerek yenilir. |
| | |
| Tuncukmak | Yerinde
duramamak sonu zarara varan hareketler sergilemek. Hırçınlaşmak,
şirretleşmek, şerli hareketlerde bulunmak. (tuncukup durma, uslu dur,
tuncukma. Tuncukup duruyordun sonunda ağlayacağın belliydi. gibi)
Şirretleşmek manasına şirnemek olarak da Kasabada mahalli kelimelerdir.
|
| | |
| Tünek - Tülek | Tünek:Tavuk vs. kümes hayvanlarının, kuşların üzerine çıkıp geceledikleri sırık, kümes sırığı, ağaç vs.
Tülek: Kuş ve kümes hayvanlarının bahar-yaz mevsiminde tüylerini dökmeleri. Tüy dökümü. |
| | |
| Türene | Meydana
gelmek, oluşmak, ortaya çıkmak manalarına gelen türemek kökünden gelen
bu kelime kasabada yeni bir çeşit, tuhaflık, alışılanın değişik
şekilleri ve hayret verici tuhaf halleri için kullanılır. (Çocuk çok
değişik türene bir şey. Nerenin türenesiymiş bilemedik. Ne biçim türene
adam ? gibi) Mahalli bir tabirdir. |
| | |
| Tutam | Bir
kerede birden bir elin avuç ve parmaklarıyla birlikte tutulabilecek
miktar. Genellikle otsu bitkiler için bir yolumluk bir tutamlık gibi
kullanılır. (Bir tam ot, bir tutam maydanoz, bir tutam nohut, bir tutam
saç veya sakal gibi) Bir tutam tuz veya bulgur gibi malzemeler için ise
parmak uçlarıyla veya avuç içiyle alınabillecek daha küçük miktar için
kullanılır. |
| | |
| Tutamak | 1.Yiyecek
maddelerin ısıtılması, pişirilmesi için tencere tava demlik vb. mutfak
malzemelerinin sıcakken tutulmsını sağlayan, bir şeridin uçlarına
tutturulmuş iki bez parçası. Kasabada çeşitli desen, nakış kurdela ve
süslemelerle genç kızların çeyizlerine dahil edilmiştir. 2.Bir işte
veya bir konuda dayanılan nokta, belge, vesika manalarında da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Tütmek - kokmak | Tütmek
kelimesi genelde tütsü ve dumanlamak dumanı tütmek manalarında
kullanılmakta ise de kasabada başkaca kokmak koklamak yanında daha
ziyade güzel kokuya tütmek, kokunun kötü şekline kokar, kokmuş kokmak
gibi kelimelerle ayrıcalık getirilmektedir. Kelimenin başına güzel
koku, kötü koku gibi ayırt edicilik konulmamışsa; Koku: kötü koku,
Tütü:güzel koku ağırlıklı kullanılmaktadır. Tütmek, türül türül tütmek. |
| | |
| Tüymek | (argo) kaçıp kaybolmak, ortadan yok olmak, gözden uzaklaşmak. Sıvışıp kaçmak. |
| | |
| Tuz kabağı | Su
kabağı olarak kullanıldığı için bu adla anılan içi boş kabağın sap
çıkıntısı kesilmesi ile tuz kabı olarak da kullanılır ve kullanıldığı
yer itibariyle su kabağı, tuz - biber kabağı olarak adlandırılırdı.
Şimdilerde nostaljik eşyalardan sayılmaktadır. |
| | |
| Tuz taşları | Kasabamızda
hayvancılığın yaygın ve zaruri olduğu dönemlerde, koyun keçi inek gibi
hayvanların tuz ihtiyaçlarını gidermek için hayvanların barındığı hayat
tabir edilen havlulara konulmuş, üstleri düz ve genişçe kayalardan
seçilmiş veya kademe taşından özel olarak yükseltilip sabitlenmiş
üzerine tuz dökülmeye yarayan taşlar. Hayvanlar bu taşlar üzerine
dökülen tuzu yalayarak tüketirler ve tuz ihtiyaçlarını görürlerdi.
Ayrıca büyükbaş hayvanların ihtiyaçları için kaya tuzu olarak anılan
blok halinde tuzlardan konulurdu. |
| | |
| Tıfıl | Küçük, çocuk, taze, yavru. Ufak tefek, zayıf. Sabi. |
| | |
| Tıka basa | Hiç
boş yer kalmayacak biçimde, iyice sıkıştırarak doldurmak. Tıkabasa
doymak.Tıklım tıklım. Ağzına kadar doldurmak cümlelerindeki gibi
kullanılır. |
| | |
| Tıkaç | Testi,
sürahi, güğüm, şişe, su yalağı vs. su gibi akışkan madde doldurulan
kapların ağızlarını kapatmak için kabına göre özel hazırlanmış
sıkıştırılarak kapatan bez, odun vs.den yapılmış tıpa şeklindeki alet.
(testi tıkacı, su yalağı tıkacı vs. çok kelimede olduğu gibi T kasabada
d olarak da kullanılarak dıkaç şeklinde de ifade edilir.) |
| | |
| Tıksırık | Aksırık,
kapalı ağızla hafif aksırma. Tıksırığı olan kimseye tıksırıklı denilir.
(Düzgünce otur aksırıp tıksırma, çocuk rahatsız her halde tıksırıp
duruyor) |
| | |
| Tıkız | Çok
tıknaz, pek sıkı, küçük ve kalınca, çok sağlam ve sıkı manalarında olan
bu kelime kasabada bunlardan maada özellikle billek oyununda sayımda
geçer, billeğin deyneğe çarpmasına, küçük ve sağlam billeğe de tıkız
denilirdi. |
| | |
| Tınaz | Savrulmak
üzere yığılmış dövülmüş ekin. Tarladan harmana getirilen biçilmiş
taneli sap harmanda düğenle sürülerek ezilmiş malamanın rüzgarla
birlikte savrulması için harmanın ortasına yığılarak toplanmış haline
tınaz-tınas, rüzgar altında savrularak tanenin samanından ayrılması
ameliyesine de tınas savurmak denilir. |
| | |
| Tırmık | Tarlada
ekin sapı, kuru ot toplamaya elverişli olarak yapılmış uzun saplı ucu
tarak biciminde ahşaptan ve sağlam ağaçtan yapılmış tarım aleti.
Harmanda saman toplamada, kaba malzeme itelemede de kullanılır./
Bahçede işlerinde toprak tesfiyesinde taş çakıl toplanmasında da
kullanılabilen demir malzemeden yapılmış küçük tırmak çeşidi, ayrıca
traktör arkasında arazide sap, saman, ot toplamada kullanılan tarım
aleti çeşidi bulunmaktadır. |
| | |
| Tırtığını taramak | Vurup çarpmak, saçını başını karıştırmak, üstünü başını yırtmak. Dövüp tanınmaz hale getirmek. |
| | |
| Tırıs | Atın
kısa adımlar atarak hızlı yürüyüşüne denilir. Tırıs gitmek:koşarcasına
hızlı ancak koşmadan gitmek. Tırısa kalkmak:Atın yürüyüşünü tırısa
çevirerek yürümesi. Tırıs koşusu: Atların dörtnala kalkmaksızın hızlı
yürüyerek koşarcasına gitmesi. Rahvan yürüyüş, tırıs yürüyüş ve
dörtnala şeklinde çeşitleri vardır. |
| | |
| Uçarı | Pek yaramaz, uçkun akıllı, çapkın. Mesuliyetsiz, hayalperest, olgunlaşmamış. Zevk sefa aleminde dolaşan. Uçar akıllı. |
| | |
| Ucca ucca - ucun ucun | Her
iki kelime de kasabada usul usul, yavaş yavaş, usul yavaş, usulca
yavaşça, sessiz ve belli etmeden belli belirsiz manalarında kullanılır.
|
| | |
| Üçetek | Eteği üç parçadan meydana gelen ve kasabada da eskiden giyilen bir çeşit entari, kadın elbisesi. |
| | |
| Üçtekerli | Üç
tekerlekten birisi olan çekici tekerleğin önde diğer ikisinin arkada
veya tersi şeklinde yapılmış, Konya ve havalisinde çok görülen, yük
taşıma kasası bulunan, ekseriya motorla hareket ettirilen üç tekerlekli
yük taşıma aracı. |
| | |
| Uçuk | 1.Ateşli
hastalıklarda, merak ve endişeli korkulu hallerde dudaklarda çıktığına
inanılan, bazen virüslerin sebep olduğu kabakcıklar. 2. Renk için
soluk, solmuş, uçmuş açık renk. Hafif silik, belli belirsiz renk. |
| | |
| Ufak | Hem
boy bos ve ağırlık olarak hem de yaşça küçük cüssesiz karşılığında
kullanılır. Sevimli küçükler için ufacık, ufak tefek, pek ince ve iyice
ezilmiş parçalar için un ufak şeklinde yer alır. İrili ufaklı, ufak
para, ufak tefek adam vs. |
| | |
| Ufûnet | Ağır
ve kötü kokunun hakim olduğu hal. Ağırlaşmış hava. Havakmış yara,
çürümüş et, çıban kokusu. Ufunetini dağıtmak: pis,ağır kokulu ortamdan
temiz havaya çıkmak. Daralgınlıktan kurtulmak. |
| | |
| Ukalâ | Bilmediği halde bilir geçinen, akıl satan, akıllılık göstericilik. Bilgisiz küstah. Akıllılardan geçinerek bilgili görünmek. |
| | |
| Ulan - ülen - len | Argo
kelimedir. Erkekler ve erkek çocuklar için hey, ey manalarında hitap
şekli olarak kullanılır.(haydi len arkadaş kalkalım, gel ulan gidelim
gayri, ülen yapma be. gibi). Kaba bir ifade ile de kızgınlık ve nefret
bildirir.(Ulan yanına varırsam döverim, git ülen defol karşımdan, len
bunu neye yaptın? gibi) |
| | |
| Ülepe | Ulufe:
Maddiyat, maaş vs. karşılık ücret manasında olan ulufe kelimesi
kasabada ülepe ollarak kullanılagelmiştir. Dar manada daha ziyade acele
eden ve aceleci kişilere "yavaş ülepemi kapacaksın" "acele etme ülepe
mi dağıtıyorlar" gibi kullanılmaktadır. |
| | |
| Üleşmek | Üleş:taksimden düşen pay, kısım, hisse, parça. Üleşmek:paylaşmak, taksim etmek, parçalayarak bölüşmek. |
| | |
| Ülker - Ülker çalması | Ülker:Yedi
yıldızdan meydana gelen ve hususi bir şekli olan yıldız kümesi,
süreyya, pervin, ülker vs. yıldızı.
Ülker çalması: Kasabada zamanlaması iyi ayarlanamadan ekildiğinden
olduğu şeklinde de rivayet edilen, arazideki nohutun çiçek açımı veya
çiçekten küpelenmeye dönümü günlerinde meydana gelen coğrafi
meteorolojik olaydan etkilenerek nohutların zarar görüp kurumasına,
verim kaybına ülker çalması, hava çalması veya bulut algını da denilir. |
| | |
| Ülübü | Fasülye
olarak bilinen sebzesi yeşil olarak kabuğu ile ve kurusu bakliyat
olarak pişirilerek yenilen gıda maddesi. Barbunya, çalı fasülyesi,
ayşekadın fasülyesi, yer fasülyesi gibi çeşitleri vardır.Ülübü daha
ziyade kuru fasulyenin kasabadaki ikinci adıdır. |
| | |
| Ülük | Çaydanlık,
demlik, Ibrık, sürahi, fıçı gibi su, sıvı yağ, sirke, şerbet, limon
veya benzer akışkan mayi konulabilen ve kullanılışı sırasında istenilen
yere istenilen kadar dökülmesine, boşaltılmasına yarayan, doldurulacak
ağzından başkaca, kullanılış sırasında dökülmesini sağlayan delikten
dışa uzanan çıkıntılı veya oluk şeklindeki akacak yeri. |
| | |
| Ulumak - uluşmak | Köpeğin uzun ve ürkütücü bir sesle ağllarcasına ürüp havlaması. Uluşmak: birden çok köpeğin birlikte bağrışıp ulumaları. |
| | |
| Umma - Ummak | Ümit etme, bekleme, inanma, sanma. Bir şeyin olmasını istemek, olmasını beklemek. Zannetme. |
| | |
| Ümük | Boğaz, gırtlak, yutak,imik kelimelerinin kasabada karşılık adıdır. |
| | |
| Umur - Umursamak | Umur:Önem, ehemmiyet, önemsemek,aldırış etmek,vazife saymak. Umursamak:önemli ve ehemmiyetli görmek. Aldırış etmek. |
| | |
| Urba | Giyilecek eşya, esvap, giyecek elbise. Libas. Kasabada harman kalkınca birer kat urba kesinilirdi. |
| | |
| Üretmelik | Üretme:çoğaltma
anlamında kullanılır. Üretmelik mayalanarak çoğaltmadır. Ekmeklik hamur
yoğurulmasında, evvelce yapılmış hamurdan ayrılarak yeni yoğurulan
hamura karışıtırılıp mayalanmasında kullanılan ekşimiş hamur. Şimdi
aynı iş için hazırlanmış toz, ıslak paketlenmiş sanayileşmiş mayalar,
bira mayası da kullanılmaktadır. |
| | |
| Ürkmek - Ürkütmek | Ürkmek:Ansızın
korkup sıçramak, heyecanlanıp korkup çekinmek. Ürkütmek:Korkutmak,
ürküntü uyandırmak, menfi olarak etkileyerek çekindirmek. |
| | |
| Ürusum - ürüsüm | Resim,
vergi ve usül, kaide manasında kullanılan (rüsum) kelimesi kasabada
önüne (Ü) harfi getirilerek Ürüsum veya ürüsüm olarak kaide, usül,
gelenek, adet manalarında kullanılır. |
| | |
| Uslu | Us
akıl manasında ancak kasabada uslu akıllı manasından ziyade zarar
gelmez, ağır sakin, terbiyeli, edepli, yavaş, yumuşak, ehliz
manalarında kullanılmaktadır. Çok uslu. Akıllı uslu gibi akılla
birlikte de kullanılır. Uslu durmak:Rahat oturmak, yaramnazlık etmemek. |
| | |
| Üstüne çöp kırdırmamak | Birine arka çıkmak, korumaya almak, aleyhine laf ettirmemek. (Deyim) |
| | |
| Üstüne çöp kırdırmaz. | Koruma
altına almış, hakkında laf söyletmez, hiç hata kabul etmez korumaya
devam eder. Onun üzerine laf söylenmesine razı olmaz manalarında
kasabada kullanılan bir deyimdir. |
| | |
| Usturuplu | Derli toplu, ustalıklı, uygun şekilde, biçimli olarak, usulüne uygun şekilde, ustavari. |
| | |
| Usul - usulca | Yavaş, sessiz şekilde yavaşca. Usullacık, usulcacık,yavaşlık, yumuşaklık ve nazikçe tavır. |
| | |
| Utangaç - Utanmaz | Utangaç:
Utanma guygusu olan, çok utanan, gereğinden fazla utanıp sıkılan,
kendisinde bir telaş ve iç baskısı duyup kızaran, serbestçe kendini
ifade edemeyen, sebepsiz utanan. Sıkılgan. Sıkıldığını belli eden.
Utanmaz: Utanma duygusu olmayan, arsız, hayasız, yüzsüz, utanmazca
davranan. |
| | |
| Utaşmak | Yetişmek, ulaşmak. Koşup kavuşmak. (Mahalli tabir) |
| | |
| Ütme - ütmelik | 1.Oyunda
yenmek, kazanmak, 2.Ateşte tutarak kılı kılçığı yakmak. (Yeni
olgunlaşan buğday veya nohutu gererme tabir edilen olgunlaşmadan ateş
üzerinde tutarak pişirmek, kasabada sarı buğday ve nohut olgunlaşma
ütmelik döneminde ütülerek ateşte pişen taneler bulgur gibi ve kokulu
olarak sevilerek yenilir.) |
| | |
| Ütme-ütmelik | Özellikle
sararmaya dönmüş, sarı buğday dediğimiz başağı kılçıklı makarnalık
buğday ile yine sararmaya dönmüş küpe içlerindeki taneleri gerermiş
nohut; tarlalasından ihtiyaç duyulan miktarda toplanır. Açık alana
yakılan ateş üzerinde başaklar tutularak buğday ve nohutların
pişirilmesi beklenir. Kendi yaşlığı ve ıslaklığı sebebiyle bulgur
kıvamında pişen başaklar ve nohut taneleri, saplarının yanması ile
yanan ateş üzerine dökülür. Dökülen tane ve başaklar yanmaması için
ateşten kenara uzaklaştırılarak toplanır. Toplanan başaklar elle
ovularak kabuklarından ayrılır. Direkt ateş teması ile piştikleri için
güzel kokulu olan buğday ve nohut sevilerek yenilir. Yapılan işleme
ütme, bu kıvama gelmiş sararıp gerermiş nohut veya sarıbuğdaya da
ütmelik denir. |
| | |
| Uyar akıllı | Başkalarının
akıllarına uyan, konuşulanı ölçüp tartmadan, faydayı zararı hesap
etmeden, başkalarının aklı ile iş yapan akılsız kişi. |
| | |
| Uynaz | Uysal, ağır başlı, uyumlu, herkesin fikrine kanaatine saygı gösterir, yumuşak, karşı gelmez, anlayışlı. |
| | |
| Uynazın küpü | Uynaz
adı ile anılır Mehmet Uynaz'ın uzun yıllar kahvecilik yaptığı sıralarda
özel ev ve işyerlerinde su şebekesi aboneliği yokken rahmetli Uynaz'ın
kahvesinde ocaklığa yakın köşesinde büyükçe bir toprak küp vardı.
Ahalinin içeceği ocaklığın kullanacağı su bu küpten karşılanırdı.
Uynazın yardımcıları ve rahmetli Koruk Halil emmi tarafından devamlı
doldurulur dolu tutulurdu. Kahvede kağıt oyunu oynayan gruplar
karşısındaki ortak veya rakibinin hareketsiz kalması ve acemilik
sergilemeleri durumunda. "Adam oyuncu değil ki uynazın küpü gibi
oturur" ifadesinde bulunurlardı. Bu tabir durgun hareketsiz kişilere
söylene söylene herkes tarafından kullanıldığından kabul görmüştür.
oturmuştur. Azalarak gitse de kullanılmaya devam edilmektedir. |
| | |
| Uyuntu | Uyur gibi duran, miskince hareket eden, tembel davranan. Uyuşuk. Gevşek. |
| | |
| Uyuz | Daha
çok hayvanlarda nadiren insanlarda da rastlanan pek sık çıbanlar
şeklinde görülen fazla kaşındırıcı, bulaşıcı bir cilt hastalığı.
mecazen argo olarak da hareketsiz, canlı olmayan, uyuşuk, pısırık
miskin, beceriksiz manasında da kullanılır. |
| | |
| Uzuneşşek | Eğilmiş vaziyette ardarda sıralanmış birkaç kişinin üstünden sırayla atlayarak oynanan bir çeşit çocuk oyunu. |
| | |
| Uğra | Ekmek,
taptup, şepit gibi hamur işi yapımında hamurun şekil alması sırasında
oklava, senit ve saca yapışmaması için serpilen un, kaba un ve kepekli
una denir. |
| | |
| Uğrun | Habersiz, hırsız gibi, yavaşça ses çıkarmadan, duyurmadan yapılan hareketler. Gizlilik içinde yürütülen işler. |
| | |
| Uğunduruk - Uğunduruklu | Kendi
halinde içinden pazarlıklı, sessiz sedasız siyaset takip eden,
seslendirmeden kimseye haber vermeden kendi menfaatına çalışmak. Kendi
etrafında dönerek uğunmak, dönüp durduğunu kimseye göstermeden
hareketini gizleyip hareketsiz gibi görünmek. Bilgisiz ve cahil
görünerek işini yürütmek. |
| | |
| Uğunmak | Nefes
nefese ağlamaktan soluk alamayacak hale gelip bayılmak.Havale geçirmek.
Kendinden geçip rengi değişinceye kadar kararacak derecede nefessiz
baygın kalmak. Bayılıp sıkılıp iç ezinmek. / kendi etrafında dönüş
hızını göstermeden hareketsiz gibi durmak. |
| | |
| Üğütleme | Ayırma, seçme, tasnif etme. Ayıklama, seçerek toplama manalarına gelen mahalli kelimedir. |
| | |
| Üşenmek - üşengeç | Tembellik etmek, Erinmek, gevşek, esneyip durmak tembel tembel oturmak. İş yapmayı arzu etmemek, tembel. |
| | |
| Uşkur | Uçkur
kelimesinin kasabada söylenip ve kullanılan şekli Uşkur: Şalvar ve
çeşitli donlara geçirilip belde bağlanan ince kuşak, şalvar bağı. Bel
lastiği kullanılmazdan evvel donlara takılan bağ. Yeryer ihtiyaca göre
özellikle kasabada kullanılmaktadır. Uçkur geçirilerek boğulan uçkur
takılan yere de uçkurluk-uşkurluk denilir. |
| | |
| vaanna-vannah-annah | Kasabada
kullanılan, hayret ve büyüklük işaret eden, yapılan bir şeyin,
bulunulan ortamın azametini,anlatılanın ağırlığını, tesirini izah eden
mahalli bir kelime.(Ör. Öyle olduğunu bilmezdim vaanna, vanna ne kadar
çok, huyu çok kötüymüş vannah, ağaç öyle büyümüş ki vaanna, olsa o
kadar olur.) Vannah=annah=eyvah manalarına da gelir. |
| | |
| Vargel - Vargel ağacı | Vargel:Bir
çizgi üzerinde gidip gelerek hareket eden. Vargel ağacı:Istar üzerinde
döşeli direziler arasından hareket ettirilerek melik geçirilmesine
yarayan aralık hazırlayıcı ağaç. |
| | |
| Varik | Varik;
özellikkle köpek yavrusuna, köpek eniğine denir. Yavru köpek. (Köpek
variği olarak geçmemektedir) Enik: bütün yırtıcı hayvan yavruları için
kullanılmaktadır. Aslan eniği, canavar eniği gibi. |
| | |
| Variyet | Zenginlik, varlık, mal, servet. Variyetli:Yüksek gelirli, zenginlik sahibi. Varlıklı. |
| | |
| Varta | Tehlike, büyük tehlike, tehlikeli uçurum. (Yolda gelirken büyük varta atlattık, Allah yüzümüze baktı da sağ kurtulduk. vb.gibi) |
| | |
| Varışlı | Anlayışlı, ferasetli, kiyasetli. Aklı varışlı, akıllı, zeki. Kafalı, aklı erer. |
| | |
| Vasi | 1.Ölen
bir kimsenin vasiyetini yerine getirmekle görevli veya ölenin
vasiyetini tanzime bıraktığı vekil. 2. Kendilerini temsile yetkili
olmayan küçük yaştaki yetimlerin mallarını idare eden ve kendilerini
besleyip büyüten bu işle görevlendirilen kimse. |
| | |
| Vebal | Yapılan
bir iş veya davranışın ahiretçe sorumluluğu ve tehlikeli sonucu,
günah.(bu işin yapımı için vebal verdi. Veballi iş beceremezsek
vebalinden kurtulamayız günah olur.gibi) |
| | |
| Vele | Kız çocuklarının oyunlarında kullandıkları yapmacık bebek veya malzeme sarmakta kullanılan küçüklü büyüklü bez parçası. |
| | |
| Velespit | İki
lastik tekerlekli, mekanik bir düzenle, ayaklarla pedalın çevrilmesi
ile zincirle güç aktarımı yapıp tekerleklerin döndürülmesi ile hareket
eden motorsuz binek aracı. Bisiklet. Bi:olmayan, siklet:ağırlık,
Bisiklek:ağırlığı olmayan hafif araç manasına kullanılır. |
| | |
| Velet | Çocuk, oğul, evlat. Nesil. Veledi sülbi:öz evlat, veledi manevi:evlatlığa kabul edilmiş evlatlık. |
| | |
| Velhasıl | Sözün
kısası, kısacası, sözü uzatmayalım, sonuç olarak manalarına kullanılır.
(El hasıl veya elhasılı kelimelerinin kasabada kullanıla gelen şekli
velhasıl.) |
| | |
| Velvele | Şamata, gürültü, patırtı. Yaygara. |
| | |
| Veresiye | Bedeli
ileride ödenmek üzere yapılan alışveriş. Mecazen istemeyerek görülsüz,
ehemmiyet vermeden. Veresi toplamak:verdiği malın arkasından giderek
bedelini istemek. Veresiyeci: veresi allışveriş veya veresiye iş yapan,
veresiye iş gören. |
| | |
| Verev | Bir
köşeden bir köşeye kesilmiş veya bükülmüş bez kumaş şekli.(verev bir
bez , verev katlamak, verevine kesmek.) Karşı köşeler yönünden kesilmiş
veya katlanmış olan. |
| | |
| Vermek | Teslim
etmek, ödemek, ihsan etmek, bağışlamak, sunmak. (Paket vermek,hediye
vermek, kira vermek, borç vermek, korku vermek, neşe vermek, faiz
vermek, ürün vermek, söz vermek, ateşe vermek, ad vermek, ara vermek,
arka vermek, el vermek, ödünç vermek, üste vermek, boş vermek, baş başa
vermek, bel vermek, boyun vermek, pay vermek, ağzının payını vermek,
pey vermek, hak vermek, haber vermek, bilgi vermek, renk vermek, zahmet
vermek, senet vermek, keyif vermek, kulak vermek, mana vermek, şan
vermek, can vermek, selam vermek, ümit vermek gibi kullanıldığı yer ve
şekle göre mana kazanır. Müjde vermek sevinç, korku vermek, zahmet
vermek üzüntüdür. Can vermek ölümdür. Kasabada bağdan gelen üzüm,
bostandan gelen karpuz kavun hırtlak acur verir yol boyundaki
çocuklara. Koyun kuzu et süt verir. Ağaç meyve verir bakarsan. Veren el
alan elden üstündür. Karşılıksız vermek, almadan vermek Allah'a
mahsusdur. İnsanlar bütün verdiklerinin karşılıklarını misli ile
alacaklardır. Hayır veren karşılığını, korku eza cefa veren zulmeden de
karşılığını alacaktır. |
| | |
| Veryansın | Vermek
ile ilgisi yoktur. Acımadan, sonunun ne olacağını hiç düşünmeden yok
etmek, ağzına geleni sarfetmek söylemek manasında ve sadece -veryansın
etmek- deyiminde geçer. İmha etmek, yok etmek, talan etmek gibi
manalarda kullanılır. |
| | |
| vikiz, vikis | Ferahlatıcı etkisi olan vics adlı kreme verilen ad. |
| | |
| Virane | Yıkılmış
bina kalıntıları, harabeleşmiş yer. Örenleşmiş, terkedilmiş,
bakılmayacak hale gelmiş yerler. Kasaba uzun yıllardır göç verdiğinden,
oturan yaşlıların da vefatı sebebiyle çok hane kapandı, çok hane virane
oldu. Merkezdeki harabe haneler görümü de bozmaktadır. Aşağıdaki
dörtlük de Bayburt'lu Zihni memleketinin viran oluşundan etkilenerek
ifade etmiştir. Bu şiir defalarca besteye alınmış, değişik kişilerce
değişik şekillerde okunmuştur. ---------Vardım ki yurdumdan ayak
göçürmüş. Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı.
Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş. Sakiler meclisten çekmiş ayağı.
Laleyi, sümbülü, gülü har almış. Zevk-u zevk ehlini ahu zar almış.
Süleyman tahtını sanki nar almış. Gama tebdil olmuş ülfetin çağı.
Bayburtlu Zihni şiiri Rus işgalinden sonra yazmıştır. Kasaba şükür
böyle bir durumda kalmadı amma merkezin hali hazır durumu şiire
yakındır. |
| | |
| Vurgunu yiğin gelmek/gelesice | Vurgun:vurulmak,
tutulmak. Yeğin:Fazlaca baskın, üstün, şiddetli zorlu. Vurgunu yiğen
gelmek: acısı,tutkunluğu baskın gelerek kendini kaybedecek dereceye
düşmek. Çok zorda kalmak. Gücünün kudretinin fevkinde zorlukla
karşılaşıp üstesinden gelememek. / Büyük zorluk altında kalması
istenerek, Beddua ve ilenti olarak değerlendirilir. |
| | |
| Vıcık vıcık | Cıvık
hale gelmek, cıvıklaşmak, gereğinden fazla sulandırmak, sucuk gibi
ıslanmak. Fazlaca terleyip yapışkan hale gelip terle ıslanmak. |
| | |
| Vıdı vıdı | Yerli
yersiz konuşmak, boşu boşuna ve çok konuşmayı huy edinmek. Gıdı gıdı
etmek. Vızıldayıp durmak, vır vır konuşmak. Vırıldanmak. |
| | |
| Vın | Hızla
dönen ve kendi etrafında hareket eden tekerlek, kasnak, topaç(katır)
vs.nin çıkardığı ses. Kasabada bu sese uğunma veya uğunma sesi de
denilmektedir. |
| | |
| vıngır vıngır | Genellikle
Karınca, sinek, kurt, solucan ve buna benzer hayvanların bir araya
toplanarak hareketlilik göstermelerinde kullanılan çokluk ifade eden
mahalli kelimedir. (hayvanın yarasına sinek atmış, vıngır vıngır kurt
kaynıyor. Arı kovanı gibi vıngır vıngır girip çıkan belli değil. gibi) |
| | |
| Ya | 1.
Şaşkınlık ve hayret bildiren ünlem ve kelimedir. Ya... öylemi olmuş,
siz bize neye gelmiyorsunuz ya. , öylemi ya. gibi, 2. Ey, hey, ya
Allah, ya Rabbi, Ya Resulallah, ya imdat gibi yardım isteme ve
eseflendirme bildirir. |
| | |
| Yaba | Harmanda
malama karıştırmada, tanelerin samanından ayrılması için tınas
savurmada kullanılan yekpare sağlam ağaçtan yapılmış 4 parmaklı büyük
çatal şeklinde harman el aleti. |
| | |
| Yaban ayaklı | Geçimini, kazancını yabanda çalışarak, memleketinden dışarıda dolaşarak kazanan, işi icabı sık sık yabana gidip gelen kişi. |
| | |
| Yad - Yat | Yad:Anmak, hatırlamak, akla getirmek. Eskileri yadetmek: eski günleri gözönünden geçirip hatırlamak.
Yat:Yabancı, garip, bigane, ağyar, hasım düşman / Çatanadan büyük gezinti vapuru. |
| | |
| Yadırgamak | Yabancı
gözüyle bakmak, yabancı saymak. Çocukların tanımadığı kimseden korkup
ağlaması. Yabancı yere alışıncaya kadar rahat edememek. Alışkın
olmadığı yerde yatağı yorganı yabancı sayarak rahat uyuyamamak. Eski
yerini aramak. |
| | |
| Yahni | Kavrulmuş
soğan veya soğan ağırlıklı ve nohut ile pişmiş et yemeği. Kasabada üç
gün süren eski düğün adetlerinde ikinci günü(kız düğünü günü) yahni
pilav pişirilerek düğüne gelenlere ikram edilirdi. |
| | |
| Yal | Köpeklere yedirmek için un ve kepekle hazırlanan bir çeşit hayvan yiyeceği. |
| | |
| Yalak | Hayvanların
su içtiği oyma taştan betondan veya tahtadan yapılmış tekne, suyun
sıçramaması için çeşme musluk vb. altına konulan telikli taş tekne.
Kullanıldığı yere göre kuyu yalağı, çeşme yalağı gibi isimlendirilir.
Köy yerlerinde sürüler halinde sulunacak hayvanlar için doldurulan
büyük havuz şeklindeki yalaklara da havdan denilir. |
| | |
| Yalancıktan | Gerçek olmayarak, yapmacıktan, yapmacık olarak şakadan, yalandan yapılan basit hareketler. |
| | |
| Yalpak - yalpaklık - Yaltak | 1. Sokulgan, canayakın, sevimli. 2. Dalkavuk, yüze gülücü, riyakar, yalancı. 3. Sarp kayalık yer, uçurum.
Yalpaklık: Yalpak olma hali, dalkavukluk, riyakarlık.
Yaltak:Dalkavuk, alçakça yalvaran. yaltakça hareket eden. Yaltaklanan. |
| | |
| Yalınkat | Tek katlı, ince, sağlam olmayan dayanıksız. Derinliği olmayan, basit, üstünkörü. |
| | |
| Yampiri | Eğri büğrü, çarpık çurpuk, yan yan giden, düzgünlüğünü kaybetmiş. Yamuk hale gelmiş. |
| | |
| Yamıç | Yamuk, eğri büğrü, bir tarafı yassılmış. Asimetrik. |
| | |
| Yamışmak | Vazifeyi
veya yapılacak bir işi önemsemeden işin kolayına kaçıp yapmamak.
İsteksiz davranıp işi yapmaktan vazgeçmek. Basit bahanelere sığınarak
işten kaçmak. |
| | |
| Yanardöner | Kıpırdamakla ve hareketle renkten renge giren, renkleri ve dalgaları değişen. Hareketleri ile renk farklılığı gösteren. |
| | |
| Yansılamak | Başkasının
hareketini taklit etmek, taklitçilik yapmak. Ağız eğip alaya almak, yan
yürümek, çarpık yürümek. Başkasının konuşma şeklini kullanarak taklit
yapmak. Taklit etmek, başkalarını güldürmek için bir diğerini alaya
almak dinimizce günahtır. Bir arslan bir başka arslanı taklit etse
yansılasa o arslan kalmaz maymunlaşır derler. Taklitçilik yansılamak
maymunlaşmaktan sayılır. |
| | |
| Yanşak | Tatsız biçimde geveze, ağzı yayvan. Alaycı şekilde lavgar. Lafazan yanşakça hareket eden. |
| | |
| Yapmacık | İçten olmayan, düzme, zoraki, sahte, sun'i, samimiyetsiz sahte tavır. |
| | |
| Yarasa | Kanatları
elleri ile ayakları arasına uzanan bir zardan ibaret olan uçucu ve
memeli bir kuş türü hayvan. Gözleri güneş ışığına dayanamadığından
yalnız gece dolaşır, çok hassas duyargaları sayesinde hiç bir yere
çarpmadan uçabilirlir. |
| | |
| Yardak - Yardakçı | Yardak:Yardımcı,
yamak, / hokkabaz , kötülükte ortak, kafadar. Yaldakçı: Yardakçılık
yapan, yardımcı, kötü işlerde birbirine yardım eden kimse. |
| | |
| Yat yat yarışmak | Karşı koyar derecede yarışmak, iddiada bulunmak, ısrarlı şekilde direnerek karşılık vermek manalarında kullanılan deyimdir. |
| | |
| Yatkın - yatkınlık | 1.
Bir yana meyilli, çok yatmış, çürümeye yakın yatmış mal. Yata yata
bayatlamış mal.
2. Bir işi tekrarlamaktan doğan el alışkanlığı, el yatkınlığı, ustalık
meleke kazanmak. Alışkın benimsemiş, usta kabiliyetli becerikli,
ustalığa yatkın, güreşe yatkın, futbola yatkın, araba kullanmaya
yatkın. vs. |
| | |
| Yatım | 1.
Yatmış ve eğilmiş hal, yere serilmiş olma durumu. 2. Ekinin otun
çayırın sulanma ve rüzgar tesiri ile bir tarafa yatık olarak kalması,
halı ve kadifa gibi dokumaların tüyünün dokunuş şekline göre bir tarafa
yatık şekil alması. 3. Konuşmalarından ne diyeceğinin anlaşılması
ağzının yatımı, ağzının olçumundan omar diyeceğinin belli olması. |
| | |
| Yatıp batır | Batır
kelimesi kasabada batmaktan batırmaktan başka anlamda önüne gelen
kelimedeki hareketi devam ettirir manasına kullanılır. Halen duruyor
yerine durubatır, bakıyor veya bakmaya devam ediyor yerine bakıbatır,
yapıyor yerine yapıbatır olarak şimdiki zaman için kullanılır. |
| | |
| Yatışmak | Durgunlaşmak,
sakinleşmek, şiddetin geçmesi, aşırılığın giderilmesi. Gürültü ve
karışıklığın son bulması, rahatlamak, heyecanın dinmesi, korkunun yok
olması, razı olmak. |
| | |
| Yavan | Yağsız,
pağı pek az. Tatsız, lezzetsiz. Yavan konuşmak:konuşulan lafın bir
değeri olmaması. Görgüsüz, bilgisiz manasına gelmektedir. |
| | |
| Yavsı - yavşak | Henüz
sirken halinden yeni çıkmakta olan bit, bit yavrusu, küçük bit. Yavşak
ayrıca mecazi anlamda geveze ve laf etmeyi seven yılışık kimselere
denilir. |
| | |
| Yavıncımak | Açlık hissetmek, içi kıyılmak, içi gecmek. Acıkmadan dolayı midesinde ince ince ağrı duymak. |
| | |
| Yaya - yayan- yayan yapıldak | Ayakları ile yürüyen, bineksiz yürüyen, bineksiz kalıp yayan giden. Piyade olarak yürüyerek gitmek. |
| | |
| Yaygara - yaygaracı | Yüksek
sesle bağırma, gürültü patırtı çıkarmak, çok bağırmak, gürültülü olarak
ortalığı telaşlandırmak. Yaygaracı yaygara koparmak. Velveleye vermek. |
| | |
| Yaylım | Yayılmaktan
fiil, yayılmak fiili. Hayvanların otlama yeri, düz arazi (Bu sene
yağmur iyi yağdı hayvanların yaylımı çok güzel, şu salının yaylımı daha
güzel vs. gibi) |
| | |
| Yaz boz | Sebatsız, istikrarsız, değişken yazı. Müsveette karalama yazı. Yazıp yazıp silinecek tahta(Yazboz tahtası) |
| | |
| Yağlık | Cepte daha ziyade burun akıntısını silmek için taşınan çevre tabir edilen bir çeşit mendil. |
| | |
| Yağrın | İki
omuz arası ile boyun kökü mesafesi, Yağrın (kelime atlar için
kullanılmış olsa da) kasabada iri yapılı omuz arası geniş insanlara
yağrınlı veya yağrını geniş, yağrını 5 karış gibi tarif tabirlerinde
kullanılmaktadır. |
| | |
| Yağır | Pis,
kirli, pasaklı, kir kir üzerine gelerek oturmuş sinmiş çıkmaz hale
gelmiş renkten renge dönmüş leke. Uzun süre pis kirli kalmaktan küçük
bir yaranın temizlenmemesinden büyümüş hassaslaşmış kapanması zorlaşmış
büyük yara ve pislik birlikteliği. (adam ne kadar pismiş elbisenin
rengi kaybolmuş yağırlaşmış gitmiş, hayvanlar kaşağılanırken yağırı
olan hayvan kaşağının dokunmasından korkar gocunur. vb.) |
| | |
| Yaşmak | Kadınların başlarına örttükleri ince beyaz tülbentten yapılmış baş örtüsü, çember. |
| | |
| Yaşıgaragelesice | Lanet,
beddua anlamında kullanılan bırleşik bir kelimedir. Yaşının hayrını
görmeme anlamına, yaşını yerde yaşayasıca şeklinde de kullanılır. |
| | |
| Yaşını yerlerde yaşa/yaşayasıca | Bir kimsenin ölümünü temenni etmek manasına kullanılan beddua. |
| | |
| İba | Bu kelime kasabada Nem, ıslaklık, yaşlık, su öyüntüsü. Rutubet manalarına karşılık olarak kullanılır. |
| | |
| İbdima | İlk önce, ilk baş, ilk defa, en önce, öncelikle manalarında kullanılır. |
| | |
| İbik | Kanatlı
hayvanlardan genellikle horozun-mısırga(hindi)nın başındaki kırmızı ve
kalınca deri uzantısı. Bazı yörelerde horoz tarağı da denir. Kasabada
şapka siperine şapka ibiği de denilmektedir. Çıkıntı köşe manalarında
da kullanılır. |
| | |
| İbtida- iptida | Başlangıç, öncelikle, ilk önce. ilk evvela. |
| | |
| İçerlemek | İçin
için kızmak, öfkelenmek, gücenmek, alınmak. ( Başkasıyla gidince çok
içerledim. Ona karşı İçerlenme o vaifesini yaptı. Çok içerlemene
değermi. İçerleyip durma. gibi) |
| | |
| İçgil - İşgil | Bir
kusura sebep olup gocunup durmak. Hatanın duyulacağından korkmak.
İlişkili görülmek. Adının lafa karışmasından korkmak. İşgillenmek. |
| | |
| İçine ilimek | İçine
sinmemek. Kasabada haksızlık oldu kanaatı ile memnuniyet duymama
ifadesi olarak kullanılan deyimdir. Razı olmamak. (Çok ucuz aldım içime
ilimedi gidip bir daha sordum. Yanlışlık oldumu diye.) (Kalender adam
hediye diye getirdi amma içime ilimedi parasını verdim.) |
| | |
| İçyağı | Hayvanların karın boşluğundan elde edilen, iç organlarına böbrek, yürek, karın ve karnı kaplayan yağ. |
| | |
| İdare lambası | Kasabaya
elektrik gelmeden evvel evlerde gaz lambası, sokakta dışarıda el
feneri(gemici feneri) kullanılırken ahır ve samanlıklarda, akşam
hayvanların bakımı sırasında aydınlatma aracı olarak ters huni şeklinde
tenekeden yapılmış, içerisinde gazyağı bulunan pamuk fitille yanan mum
ışığı kadar ışık verebilen adına idare denilen lambalar kullanılırdı.
Zamanımızda nostalji malzemesidir. |
| | |
| Yele - Yelek | Yele:
At, eşek, aslan gibi hayvanların boyun ensesindeki sıralı sert kıllar.
Yelek:1.Uçucu ve kümes hayvanlarının kanatlarındaki büyük
tüyler.,2.Hava alacak şekilde kolsuz ve ekseriya önü açık,gömlek
üzerkine giyilen çok cepli, çok düğmeli veya fermuarlı, kasabada delme
de denilen giyecek. |
| | |
| Yeltenme | Bir şeye özenmek, isteyerek meyilli olmak, istekli olarak hareket etmek, taklide çalışmak. Teşebbüs etmek. |
| | |
| Yemeni | 1.Yemende
yapılıp veya Hind de yapılıp yemen yoluyla gelen el ile işlenmiş kalıp
baskı ile basılarak boyanmış mendil gibi veya kadınlarca başörtüsü
tülbent gibi kullanılan dokuma.
2.Kısa kenarlı, kaba malzemeden yapılmış olsa da kullanışlı pabuç
iskarpin ayakkabı. |
| | |
| Yemleme - yemlenme | Yemleme:1.hayvanlar için yem vermek, beslemek, 2.Birini kandırmak için onu elde edecek şekilde davranmak.
Yemlenmek:Harcama yapmadan başkasından geçinmek. |
| | |
| Yen | Esvap, çamaşır, elbise gibi giyeceklerin kolu.(abdes alacak yenlerini sığamış.) |
| | |
| Yenge | 1.
Geline kılavuzluk eden kadın. Düğünde gelinle birlikte damat evine
gidişte geline eşlik eden genellikle yakın hısım akraba hanımı.
2. Erkek kardeş, abi, amca, dtayı karısı. 3. Anadoluda kendinden büyük
hanımlara veya tanınmayan yabancı kadınlara hürmet bildiren hitap
şekli. |
| | |
| Yeniyetme | Yeni yetişen ergen, genç oğlan veya genç kız. Çocuklukla yetişkinlik arasındaki devre, ilk gençlik çağı, ergenlik dönemi. |
| | |
| Yep | Ye
ile başlayan bazı türkçe sıfatların başına geldiği kelimeyi
kuvvetlendirme ve aşırılık kazandıran kelimedir.(Yep yeni, yep yenli
gibi) |
| | |
| Yerini kurulamak | Bir
şeyin konulacağı yerin ıslaklığını almak manasına olan bu terim
kasabada ayrıca olması istenilen bir hususun veya yerine getirilmesi
arzu edilen bir şeyin önceden gerekli şartlarını hazırlamak. Münasip
şekilde rastgetirecek şekilde hazır etmek. |
| | |
| Yevmiyeci | Yevm:(arapça) gün. Yevmiyeci: Günlükçü, gündelikçi. Günlük ücretle çalışan kimse. |
| | |
| Yeşillenmek | 1.Yeşil
olmak, yeşermek. 2.Tazelenmek, tazelik kazanmmak. 3.Gözle bakıp
ferahlanmak, gözünü gönlünü eğlendirmek. 4.(argo)Başkasının malına göz
koymak, elde etmye çalışmak. |
| | |
| İfrat - Tefrit | İfrat:Fazlaya
kaçma. Tefrik:Normal ölçünün altında kalma. Ölçülü olup ifrat ve
tefritten kaçınmak gerekir. İfrat tefriti doğrur. Zıt zıttını meydana
getirir. |
| | |
| Yikinmek | Üzerindeki
yükle birlikte kalkmaya çalışmak. Olanca gücünü kullanarak bulunduğu
zorluktan kurtulmaya çalışmak. Ikınarak nefesini tutarak tüm gücünü
tatbik ederek işin üstesinden gelmeye çalışmak. |
| | |
| Yincelemek | Bir
işi yaparkan, zor bir iş için gücünü aralıklarla kullanarak ileri geri
hareketlerle kurtarmaya-itelemeye-söküp çıkarmaya-yerinden oynatmaya
çalışmak. |
| | |
| Yinlicek | Hafif, ağırlığı olmayan, çocuksu ve toy hareketler sergileyen, durulup oturmamış, goruk, olgunlanmamış adam. |
| | |
| Yitiz/yitizlemek | Yetmek,
yetinmek, tamamlamak manalarında genellikle davar kuzu sayımında
kullanılır. Sürüden eve gelen koyun kuzunun sayısının tamam olmasına
yitiz, tamamlamaya da yitizlemek denilmektedir. Eve gelmeyen koyun kuzu
aranarak bulunur, sayı tamam olunca yitizlendiği söylenir. |
| | |
| Yiyinti | Yenilen
şeyler. Azık, rızık manasındaki kelime ayrıca kasabada bir sezon, bir
kış boyu,bir yıl gibi yetecek derecede öğütülen un için kullanılır.
(ör.horantalı evler yiyintisini çok tutar.) |
| | |
| Yiğin | Üstün
kuvvetli, baskın, şiddetli manalarındaki Yeğin kelimesinin kasabada
kullanılış ifadesi. (Bu sene amma yiğin kış oldu. vs. gibi) "Vurgunu
yiğin gelesice" kasabada ağır belaya uğramak manasına beddua, ilenç
olarak kullanılır. |
| | |
| İkircik | İkilem,
tereddüt, şüphe, vesvese, kararsızlık manasına kullanılan bu kelime
ıkırcık olarak da kullanılır. kuruntu manasına da gelirse de kasabada
bu manada pek kullanılmamaktadır. Bu hal üzerindeki insanlara
ikircikli, ıkırcıklı denilir. |
| | |
| İlegüne karşı | İl:Vileyet,
devlet ricali. Kün:ahali,halk, İlegüne:devlete millete. İlegüne karşı:
Devlete ve millete karşı mahcubiyete düşmek. İlegüne rezil olmak:
Devlete millete rezil olmak. Ele güne karşı: el aleme karşı. |
| | |
| İlenmek - ilenç | Beddua,
lanet, inkisar, kargımak. Lanet okumak, ilenmek. Ah etmek. Kötü
muamele, kötü davranışa muhatap olan kişinin kötülüğü yapanlara
intizarı, bedduası. Beddua hiç bir zaman ve hiç bir şekilde uygun
bulunmaz. Bedduanın ve ilenmenin kötülüğü yapana da döneceği dokunacağı
anlatılır. Hiç bir anne evladına içten beddua edemez, inkisar edemez,
anne devamlı affedicidir. Peygamberimizin hiçbir kimse hakkında
düşmanları hakkında bile bedduada bulunmamıştır. İlenmemiştir. |
| | |
| İli | Ilık,
soğuk-sıcak arası, ılılklaşmış manalarına kullanılan mahalli kelime.
İlimek:soğukluğunu kaybetmek. İliştirmek:eklemek, ilgilemek manasına
gelen bu kelime yine kasabada ayrıca ilimek gibi soğuğu veya sıcağı
ılıştırmak olarak kullanılır. |
| | |
| İlibitçe | Gelincik
çiçeğinin (kasabada fıccık) dallanıp boy atmadan, sütlenip küpe
vermeden önceki 3-5 yapraklı taze hali. İlibitçe otu kasabada kuzulak,
yemlik gibi tazesi yenen otlardan olup taze taze tuza batırılarak ekmek
arası yendiği gibi kavurulup yemeği yapılarak, ot böreği yapılarak da
sevilerek yenilmektedir. |
| | |
| İlik | Düğmelemek için elbisenin belli yerlerinde açılan düğme deliği. |
| | |
| İlimek | Soğukluğu
veya sıcaklığını kaybetmek manalarına kullanılan bu kelime kasabada
bunlardan başka farklı şekli ile Sinmek olarakda kullanılır. İçime
ilimedi: İçime sinmedi, gönlüm rahat değil manalarına da kullanılır. |
| | |
| İlisıranı | Hamur kesmek ve hamur teknesinde kalan hamur kalıntılarını sıyırmak için kullanılan metalden yapılmış alet.
Bu kelimenin etimolojik macerası: iyi sıyıran-iyisıranı-İlisıranı |
| | |
| İlişe | İlişe:
Özel yerlerde, özel fideliklerde önceden tohumdan yetiştirilerek tekrar
dikilmek üzere çıkarılmış sebze fidesi. Kasabaya has mahalli
tabirdir.Tarlaya bahçeye esas ekileceği yere ekilip riske etmemek için
özel yerde belli bir boya gelinceye kadar koruma altındaki yere çokca
ve sıkça ekilerek yetiştirilip, sonra taşınıp ayrılıp tek tek ekilecek
hale gelmiş sebze fidanı. (İlişmek, tutmak, tutunmak,
irtibatlamak,iliştirmek) |
| | |
| İlmek - İlmik | Kolay
çözülebilen, iğreti düğüm. Kolay çözülebilen düğümle bağlamak. Halı
dokunurken direzi denilen sağlam ipe bağlanıp uçları dışarıya çıkarılıp
sıkıştırılan düğüm. |
| | |
| İlmühaber - ilmaber | Resmi
bir daire veya kuruluşa sunulmak üzere bir kimsenin durumu hakkında
bağlı bulunduğu mahalle muhtarı, belediye, ve mahalli kuruluştan alınan
tasdikli evrak. |
| | |
| İltifat | Dönüp bakma, dikkate alma, değer verme, itinalı davranma, hatır sorup sevgi gösterme, hürmet etme. Güler yüzle karşılama. |
| | |
| İma - imalı | İma: işaretle anlatma, açıktan söylemeksizin bildirme.İşaret, dolaylı olarak anlatma. üstü kapalı söz veya davranış. |
| | |
| İmam feneri | Nereden
geldiği, ne zaman kullanıldığı, imamlar veya imamlıkla ilgisi
bilinememekle birlikte, kasaba da belli bir yerde durmayan etrafta veya
kendi etrafında dönüp duran, ortalıkta gayesiz sebepsiz olarak avare
avara dolaşan kişilere ve sahiplenilmeyen sahipsiz ortada dolaşan
eşyaya denir. Ayrıca sözünden sık sık dönüp sebat etmeyen, sözüne
güvenilmeyen dönek manasına da benzetme olarak kullanılmaktadır. (İmam
feneri gibi dolaşır,imam feneri gibi döner durur, imam feneri gibi
ortalıkta dolaşma denilir) |
| | |
| İmece | 1.
Topluluğu ilgilendiren veya birine ait işin topluca elbirliği ile
görülmesi. 2. Birçok kimsenin, arkadaşların, komşuların toplanarak
yardımlaşılarak elbirliği ile sıra ile görülen iş için kullanılır.
imece usulü yardımlaşarak çalışma. |
| | |
| İn | İn
1: Mağara, yer altında genişlik, kayaların arasında derinde bulunan
kovuk. 2: Belirti, iz, emare, nişan. Hayvanların kulaklarında ayırt
etmek için açılan oyuk veya kesilen şekil. Ayırt edici işaret. İt
atmak: Düğünlerde yeni nişanlanan kızlara oğlan tarafının toplum içinde
hedive vermesi, gelin adayının üstüne, omuzuna kumaş vs. atması, çerez
vs. vermesi aynı zamanda kızın nişanlandığının topluma ilanıdır.
İşaretlenmesidir. |
| | |
| İncik | Bacağın diz kapağından topuğa kadar olan bölümüne denilir. Kasabada buna ilaveten ayak bileği ve üzerine incik denilir.. |
| | |
| İneğimsağma - Gökkuşağı |
Eleğimsağma kelimesnin kasabada söyleniş biçimidir. Güneş ışıklarının
gökyüzünde bulunan ince bulut ve buhar içinden geçerken ışık içindeki
çeşitli renklerin kırılarak ayrılmasından oluşan rengarenk gökkuşağı.
Genellikle yağmurdan sonra havanın açılması ve güneş ışığının havadaki
su kalıntılarına çarpması ile bulunduğumuz yere göre güneşin tersi
istikametinde oluşur. Alaimi sema. |
| | |
| İnkıbaz | 1.Çekilip
toplanma, büzülme, 2.Sıkıntı, kasvet, 3. Tutuluk, peklik, kabızlık.
Kasabada genellikle sindirimle ilgili boşaltım sistemindeki peklik,
tembellik, dışkılama zorluğu için kullanılır. Inkıbaz olarak da geçer. |
| | |
| Yo | Hayır, yok, olmaz, kesinlikle, asla vb. anlamlarında itiraz lafı olarak kullanılır. |
| | |
| Yoksa | Cümlelerde
soru kelimesi olarak geçer. (Böyle olacağını bilemedim yoksa mani
olmazdım. Siz gelirmisiniz yoksa ben mi geleyim. Bugün mü yoksa yarın
mı gelecek? gibi) |
| | |
| Yolgeçen hanı | Girip
çıkanı, gelip gideni belirsiz olan yer, uğrak yeri. Kayıt kürek
tutulmaksızın herkesin nizama intizama gerek kalmaksızın rast gele
gelip geçtikleri yer. |
| | |
| Yollu - yolsuz | Yollu:1.Bir
türlü yolu olan, 2. yolunda usulünce düzenliliğinde olan. 3.Kumaştaki
desen şekli, yollu kumaş, mavi yollu, 4.Belli biçim ve uslüpta olan
nasihat yollu sözler. 5.(Argo) Kolaycı elde edilen hafif meşrep kadın.
Yolsuz:Yolunda olmayan, uygun ve yerinde olmayan uygunsuz haller. düzen
ve usule aykırı.Yolu olmayan, (argo) parasız pulsuz. |
| | |
| Yonizeriği | Dağ
salısında bulunan bağ, bağ tirmeni, arazide genellikle kendiliğinden
çıkmış, sergilik ve pekmezlik zamanında geç olgunlaşan, tadı çok ekşi,
olgunlaşınca sararan, sindirim sistemine yarayışlı, C vitamin deposu
yaban eriği çeşidi. |
| | |
| Yordam, yordamlı, yordamsız | Yordam:Kaide, yöndem,elden gelme, eline yakışır olma.Beceriklilik, el yatkınlığı, meleke.
Yordamlı:Eline yakışır. elinder gelir. Kabiliyetli. Düzenli.
Yordamsız: Gevşek, hareketsiz, düzensiz. |
| | |
| Yosma | Şık ve zarif kıyafetli, kurumlu, edalı, işveli, işvekar, çok süslü giyinen moda düşkünü kadın.l |
| | |
| Yosmak | Bir
konuda bir sebebe işaret ederek anlatmak. Bir sebebi dayanak göstererek
imalı veya açık olarak anlatım. (anlatırken hep o sebebe yosuyordu,
niyeti anlatırken belli oldu hep o sebebe yosarak ifade etti.) gibi.
Konuyu bir tarafa çekerek anlatmak . Mahallil tabirdir. |
| | |
| Yoynukmak | Yoğalmak,
yok olmak, kaybolup gitmek, varlığı ortadan kalkmak, mahvolmak, tükenip
gitmek. (bağın çayırını yoynukturuncaya dek ne çektim) gibi. |
| | |
| Yoz | (Sağmal
koyun keçi dışında kalan) Kısır koyun keçi, koç, toklu, şişek, çebiç
vs. davar. Yoz davar sağmal davar şeklinde tasnif edilir. Özel
beslenme, özellikli bakım takip gerektirmeyen sağılmayan davar. Kaba
adi bayağı, acemi, terbiye olunmamış,salma, kısır, soysuzlaşmış,
dejenere olmuş. |
| | |
| Yoğurum | Yoğurulacak hamur vs. için ölçü birimi gibi kullanılır. Yoğurulacak miktar.(bir iki yoğurumluk un hazırladım.) |
| | |
| İp | İp:
Bağlama, ilgilime, dikme, asma, germe, asılma gibi işlemlerde
kullanılır. Kenevir lifi, pamuk, yün, ipek, sentetik, tel vs. gibi
malzemelerden yapılır. İp,iplik,halat,sicim gibi çeşitleri vardır.
Mecazen= İp cezası/ipe çekmek:asarak öldürme cezası,
İpucu:vesile,sebep,arananı bulmaya yarayan bilgi, İpe un sermek:
uyduruk bahane bulmak, İpine basmak: dengesini, düzenini bozmak, İpten
kuşaklı:(Kuşak: kalın, kavi sağlam sarma malzemesi) Aşırı derecede
fakir, maddi yönden çok zayıf, İpe dizmek:düzene sokmak, İpini
sürümek:cezasını aramak, cezayı hak etmek, İpten kurtulmak: idamdan
dönmek, İpini kırmak:bağından boşalmak, azgınlaşmak. İpiyle kuyuya
inilmez: Sözüne güvenilmez. |
| | |
| İp sap - ipe sapa gelmez | İp
bağlama, sap tutma kaynaklıdır. İpe sapa gelmez: saçma sapan, değersiz
tutarsız kişi, nesne, olay, kayde değer yanı olmayan değersiz gibi
manalarda kullanılır. |
| | |
| İpburnu | Gülgillerden,
çalılık ve ormanlık yerlerde yaygın olan, uzun ömürlü gül aşılamaya
elverişli, dikenli yabani gül ağacı ve kuşburnu da denilen meyvesi.
İpburnu C vitamini eksikliği ve soğuk algınlığına karşı tedavi edici ve
koruyucu olarak kuşburnu çayı adıyla yaygın şekilde kullanılmaktadır.
Kasabada dağlık arazide ve bağ tirmenlerinde kendiliğinden çıkmakta ve
dikenli çalı şeklinde olduğundan korunarak hayatını devam ettiren bakım
gerektirmeyen odunsu bitkidir. |
| | |
| İplemek | 1.
İp sarmak, iple bağlamak, 2.Hatırlayıp anmak, hatıra getirmek,
3.Saymak, saygı göstermek, değer vermek. İplememek: Hesaba almamak,
değersiz görmek. Kelime kasabada genellikle olumsuz yönüyle hesaba
almamak iplememek ağırlıklı kullanılmaktadır. |
| | |
| İptida | Başlangıç, en ön, en baş, en önce. |
| | |
| İr ekmeği | İr=Er,
erken, irekmeği=erken yenilen ekmek-yemek. Sahur yemeği. İrekmeğine
kalkmak=sahur yemeğine kalkmak. Sahura kalkmak, irekmeğine kalkmak oruç
ibadetini destekleyen, tamamlayan ve kalkılmasına sevap vadedilen ve
sevap umulan hareketlerdir. Kültürümüzde sahur davulu, sahur davulu
çalan kimselerin manileri bu lazimiyeyi nakış nakış işleyen
güzelliklerdir. |
| | |
| İri | Büyük, cüsseli, hacimli, kocaman. İri kıyım:iri yapılı.İrice. İrili ufaklı: içinde büyüklü küçüklü bulunan. |
| | |
| İrişki | Koyun
kuzu veya dana bağırsağı içine biber, sarımsak ve baharatlı kıyma
doldurularak yapılan sucuk. Sucuğun kasabada nadiren söylenen diğer bir
adı. |
| | |
| İrza | Razı ve hoşnut, gönüllü. İrza göstermek: Kabul etmek, gönlü olmak. |
| | |
| İsabet | Doğru
gitme, yerini bulma, rast gelme, münasip şekilde, yerinde tam manasında
olan iş fiil hareket, Kasabada bundan başka nazar gözdeğmesi olarak da
kullanılır. |
| | |
| İsilik | Sıcaktan veya terlemekten vücutta meydana gelen küçük pembe kabarcık kızartılar. Isırgan ve yakıcı kaşıntılı kızarıklıklar. |
| | |
| İskemle | Üzerinde
kitap okumaya, yazı yazmaya, vazo vb süs eşyası koymaya yarayan
ahşaptan yapılmış küçük masa, sehpa. oturmaya yarayan arkalıksız
sandalye. |
| | |
| İspati - ıspatı | İskambil
oyun kağıtlarında dört renkten(maça, kupa,karo,sinek) biri olan yonca
yaprağı gibi benekli (sinek) işaretli kağıtlara kasabada sinek yerine
ispati denilirdi. |
| | |
| İspirte | Kibrit Kasabada (İspirte) olarak kullanıllırdı. Ateş yakmaya yarayan tutuşturucu. |
| | |
| İspit - Şına | İspit:
At atabası tekerleklerinin dış demir çemberi tutan taşıyıcı ahşap
parmaklıkların bağlandığı sağlam ağaçtan yapılmış ağaç çember. Şına: At
arabası tekerleklerinin ahşap ispitin aşınmaması için dışına geçirilmiş
sağlam demir çember. |
| | |
| İsraf - Müsrif | Lüzumsuz
yere harcama, kötü kullanarak eskitme, kötü sarf etme, saçıp savurma,
savurganlık, ihtiyaçtan fazla harcama. (Ye iç, yedir içir israf etme,
israf haramdır. İsraf bereketsizlik getirir. ) Müsrif: israf eden kişi.
Lüzumsuz yere sarf eden. |
| | |
| İstida | İstek,
talep, dava, şikayet dilekçesi. Resmi bir makama durumu bildirmek
(halini arz etmek) veya istekte bulunmak, bir hakkın yerine getirilmesi
için verilen yazılı dilekçe. Arzuhal. İstida/arzuhal yazan kişilere de
istidacı/arzuhalci denilir. |
| | |
| İt | Köpek,
sahipsiz terbiye edilmemiş köpek. mecazen tebiyesiz, ahlaksız ve
değersiz kimse. Mecazi anlamda çok yerde kullanılır ve kullanıldığı
yere göre mana kazanır. (itin ağzını kemik tutar, it ardına bırakmak,
it burnu, it canlı, it derisinden post olmaz, it derneği(çok
hırgürlü,gürültülü), it dirliği, it ite it de kuyruğuna buyurur,
kuyruğu da kalkmaz tap tap vurur, it iti ısırmaz,it itle gezer,it izi
at izine karışır, it kopuk, it köpek, it oturuşu, it sürüsü, it taşlar,
it ürür kervan yürür, it yatağı, it yatağında ekmek kırıntısı mı
aranır, it yese kudurur, it yestehlemekle deniz kirlenmez(değersiz bir
lafla hüküm verilmez), ite atsan yemez, iti an çomağı hazırla, iti
öldürene sürüttürürler, at ölür it bayram eder, itin duası kabul olsa
kemik yağar, itin kıçına sokmak(rezil etmek), itle çuvala girmek, itla
dalaşacağına çalıyı dolaş, itin kuyruğunda, yitle yatan bitle kalkar,
bekarın parasını itler yakasını bitler yer, it dalaşı. gibi) |
| | |
| İt takkayı ne yapsın. | Uygun
olmayan eşyayı taşımak. Münasebetsiz durum. Takke insanlarca
kullanılır. Kıymetini bilmeyen ve ihtiyaç duymayanlar için gereksiz
malzeme. (it takkeyi ne yapsın kalkıyınca düşer) şeklinde kullanılan
deyimdir. |
| | |
| İt üzümü, köpek üzümü | Yaban
arazide, bağ tirmenlerinde kendiliğinden çıkan küçük vişne görünümlü
üzüme benzer kırmızı ve olgunlaşınca siyahlaşan meyvesi olan, yeşil ve
küçük yapraklı ve dikenleri olan, civarda karamuk olarak da
adlandırılan, bazı ilaçların yapımında kullanıldığından meyvesi şifalı,
taze yaprakları pilav içine atılarak lezzet verici çöğür-çalı görünümlü
bitki ve meyvesi. Kasabada köpek üzümü adıyla da anılır. Bağ bozumu
zamanlarında meyveleri olgunlaşarak kararır. |
| | |
| İtdirseği | Göz kenarında çıkan genellikle mikrobik kaynaklı küçük çıban. Arpacık. |
| | |
| İtili | Keskin
ekşi, acımsı, kokulu, keskin sert acılı damak tadı. Gicimikli acı.
çekici değil itici tad. Daha ziyade tuluk peynirleri tadında görülür.
Kasabaya has mahalli tabir olabilir. |
| | |
| Yuh | Aşağılama, ayıplama için, hoşnutsuzluk verici bir durum veya begenilmeyen bir davranışa karşı söylenen hitap şekli. |
| | |
| Yüksünme | Kendini yük ve ağırlık gözüyle görmek. Ağır saymak. Halk dilinde tembellik etmek üşenmek. |
| | |
| Yular | Hayvan
bağlamak veya çekmek için başına takılan ucu ipli veya zencirli başlık.
(insanlar sözünden, hayvanlar yularından bağlanır.) |
| | |
| Yumak | 1. İpin, sicim veya urganın bir şey üzerine sarılmış top şeklindeki hali. Yuvarlak şekilde sarılmış olan.
2. Yıkamak, temizlemek. |
| | |
| Yumruk | Elin yumulmuşu, kapalı elin vurulacak şekilde aldığı biçim.(yumruk gösterdi, yumrukla vurdu, birkaç yumruk attı.) |
| | |
| Yumuş | Halk dilinde iş, hizmet buyruğu. Patronun, ağanın çalışanına buyurması. Çocuğa verilen iş. |
| | |
| Yunmak | Yıkanmak, kendi kendine yıkanıp temizlenmek. Yunup yıkanmak. |
| | |
| Yutturmak - yutturmaca | Yutturmak:Bogazından aşağıya indirmek. Yedirmek, Kabul ettirmek,inandırmak. Aldatmak.
Yutturmaca: Karşısındakini anlamayacağı bir şekilde değişik anlamlara gelebilen kelimelerle yapılan söz oyunu, aldatmaca. |
| | |
| Yuvak | Çatısız
kara örtü damların üzerinde serili toprağın sıkıştırılarak yağmur ve
kar suyunun tabana akmaması için taştan yontularak silindir şeklinde
yapılmış, yan daireleri ortalarında özel ağaç veya demir kancasının
takılarak çekilmesi için çukurlukları olan yuvarlanarak hareket eden
ağırlık. Silindir merdane. |
| | |
| Yuvalak | Sulu
köfte ve topalak olarak da adlandırılan yemek çeşidinin kasabada
kullanılan adıdır. Dana eti karıştırılarak yapılması tercih edilir.
Etli ve etsiz de yapılabilir. Etsiz yapılan yuvalağa yalancı yuvalak
denir. köfte malzemesinin elle yuvarlanarak yapıldığı için bu isimle
anıldığı tahmin edilmektedir. Köfte taneleri yapılmasına yuvalak
dökülmesi denilir. |
| | |
| Yüz görümlüğü | Güveyin gerdek gecesi geline verdiği değerli hediye, yüz görümü. |
| | |
| Yüzerlik - Üzerlik | Evlerde
daha çok tütsü için kullanılan yabani sedef otu tohumu. Bazılarınca
üzerinde taşıyanları nazardan koruyacağına inanıldığından üstünde
taşınması manasına üzerlik denilmişse de kasabada Yüzerlik adıyla
anılır. Tohumları tesbih taneleri gibi iplere dizilerek şekiller
verilerek örülür levha, fon vs süs eşyası olarak da kullanılır. |
| | |
| Yüzlenmek | Birilerine güvenmek, yüz bulmak, şımarmak. |
| | |
| Yüzsüzlük | Arsızlık, utanmazlık, hayasızlık. |
| | |
| Yıkışmak | Güreşmek, güreş tutmak. Rakibini alt etmek, yıkmak için güreşe girmek. |
| | |
| Yılancık | 1. Yüzde çıkıp yüzün şişmesine ve derinin kızarıp parlamasına sebep olan bir hastalık. 2.Halk dilinde kemik veremi. |
| | |
| Yılgın | Yılmış,
gözü korkmuş, ürkmüş. Kavgadan kaçan, güreşten çekinip güreş yapmaktan
korkan. Cesareti kırılmış, müsabakadan vazgeçmiş. Yorulup bıkıp
usanmış. |
| | |
| Yılmak | Gözü korkmak, cesareti kırılmak, ürkmek. Usanıp yanaşmamak. Korkup uzaklaşmak. |
| | |
| Yıprak | Yıpranmış,
aşınmış, eskimiş, güçsüzleşmiş, zayıf dayanıksız manalarına gelen
yıprak kelimesi bunlarla birlikte kasabada (argo) ağırlığı olmayıp
basit ve korukça hareketler sergileyen kişiler için kullanılır. |
| | |
| Yırtınmak | Boğazını
yırtarcasına bağırmak, üstünü paralarcasına telaş etmek, tepinmek, bir
konu ile kendini yoracak derecede kendinden geçercesine çok uğraşmak. |
| | |
| İz üstü | Geldiği
yere gerisin geri dönmek, izi kapanmadan hemen dönmek, geldiği gibi
geri dönmek. Vardığı yerde hiç oyalanmadan hiç bir iş görmeden geri
gelmek. |
| | |
| İz'an(izan) | Anlayış, idrak, firaset. Zeka, itaat, bağlılık. |
| | |
| İzbandut | İri kıyım, korku verici görünüşlü haydut, kıyıcı, şaki(eşkiya), Halk dilinde iri, korkunç görünüşlü çirkin kimse. Zebellâ. |
| | |
| İzbe | Bodrum, evin alt katındaki ambar. Kuytu karanlık yer. |
| | |
| İğecen | Çayır
püskülünün kuruyarak dağılıp parçalanmış halinden ucu sivri ve çamaşır,
çorap ve elbiseye kolayca batıp işleyen çıkarılması zor çayır püskülü
parçası. |
| | |
| İğnedenlik -iğnelik | İğnelerin
batırılarak bir araya toplanması için özel olarak yapılmış ve içi
doldurulup kabartılan asılacak süslenmiş bez./ iğnelerin konulduğu
kutu. |
| | |
| İğrenç | İğrenme, nefret etme, tiksinme, ikrah. |
| | |
| İğreti | Ödünç
emanet alınmış, kullananın kendi malı olmayan./ sağlam ve sabit
olmayan, boşlukta duran. / istenildiği zaman takılıp çıkarılabilen. /
tabii olmayan sahte, suni. (Eğreti olarak da geçen kelime kasabada
ekseriyetle iğreti olarak kullanılır) (iğreti ata binen tez iner, at
elin torban iğreti senin bir dâhdahan var, iğreti ata(el atına) binmiş
çalım satar. vs. gibi) |
| | |
| İğsi | Ucu kısmen yanmış sönmüş, kömür uçlu odun-tahta parçası / Eğsi |
| | |
| İşkembe | Geviş
getiren hayvanların ilk ve büyük midesi. Midenin tamamı. Kasabada
işkembeye karın, işkembeden yapılan işkembe çorbasına karın çorbası da
denilir. Ayrıca mumbarla birlikte içi pilavla doldurularak pişirilir. |
| | |
| İşkil - İşkillenmek | Şüphe, zan, vesvese, kuruntu. Müşkil: Halli zor mesele. İşkillenmek: Şüphelenmek, zan beslemek, tehlike sezmek. |
| | |
| İşmar | Kaş göz işareti, göz kırpma, el baş işareti. İşaretle ifade etme. |
| | |
| Zahire | Vakti gelince kullanılmak üzere saklanan daha ziyade tahıllardan oluşan yiyecekler. |
| | |
| Zangırtı | Şiddetli titreme ve sarsılma ile meydana gelen gürültülü ses. |
| | |
| Zağar | Küçük
çelimsiz, kısa boylu kalmış gelişmemiş köpek. Küçük boylu köpek cinsi.
Pani, fino gibi de adlandırılır. Güç kullanacak durumda olmadığından
davar arkasında gidip cavavarla mücadeleye giremediğinden daha ziyade
ev ve bahçe bekçiliğinde kullanılır. Havlayıp yaygara kopararak haber
verir. |
| | |
| Zebellâ | Halk dilinde iri, korkunç görünüşlü çirkin kimse. Izbandut. |
| | |
| Zehrimar | Zehir:Yenilip
içilmesi, kullanılması, koklaması ölüme yol açan madde, ağu. Mar:Yılan
(farsça). Zehrimar: Zehirli yılan anlamına gelmektedir. Kasabada bu
kelime yılan, yılan zehiri ve zehirden kaynaklanan kelimeler dışında
ayrıca bazı eşya, kalabalık eden fazlalık, lüzumsuz, başağrısına ve
gereksiz zorluğa sebep olan eşya için de kullanılır. Döküntü kalabalığı
mani engel gibi de kullanılır. Döküle kalasıca, döküle yığıla kalasıca,
zehrimar olasıca, zehrimar kalasıca gibi olumsuz istek ve usanç verici
manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Zeklenmek | Alaya almak, alay etmekten zevk almak, zevklenmek, alay etmekten hoşlanmak. Zevk almanın zevklenmenin alay etmekle birlikteliği. |
| | |
| Zemberek | Çarkı
hareket ettirek çelik yay, kurulabilen yay. Yaylı kapı kapama
mekanızması, (saat zembereği, kapı zembereği) Kasabada eski tip, kapı
kolu ve doğrama içinde kilidi olmayan kapılarda açıp kapama düzeneği. |
| | |
| Zemheri | Kışın en soğuk zamanı, şiddetli soğuk, karakış. |
| | |
| Zerzevat | Et,
yağ veya zeytinyağı ile pişirilerek yemekte yenen ayrıca salata ve
turşusu yapılan bamya, patlıcan, domates, fasulye, lahana vb.
yeşillikler. |
| | |
| Zevzek | Her şeyi karıştıran, ağzı ve eli durmayan, zayıf karakterli geveze. Ağırbaşlı olmayan münasebetsiz adam, happala çocuk. |
| | |
| Zibidi | Pejmürde, yırtık pırtık. Miskin, mıymıntı. Zamansız ve zevksiz davranışları olan kimse. |
| | |
| Zilli | Zili olan her hangi bir yerinde zili bulunan. Etrafını rahatsız eden kavgacı, edepsiz, şerli kadın. Hafif oynak kadın. |
| | |
| Zilli maşa | Uçlarında zil takılı bulunan maşa şeklindeki çalgı aleti. Edepsiz, yaygaracı şirret. |
| | |
| Zilve | Öküzün boyunduruktan çıkmaması için öküzün boynunun sağına-soluna takılan çomak. |
| | |
| Zinhar | Sakın ha, aman ha, mümkün değil, katiyyen gibi manalarda kullanılır. (Zinhar yasak, zinhar olmaz gibi) |
| | |
| Ziyankâr | Zarara ziyana yol açma, gereksiz yere zarar ve ziyan veren. |
| | |
| Zübbe | Hafif, kıyafeti ve davranışları hoppa, kendini begenmiş, zevzek genç. |
| | |
| Zulm ile âbât, ahiri berbat | Kötülük ve eziyet ederek, etrafına korku vererek gelişip zengin olanın sonu, akibeti hüsran olur. |
| | |
| Zıbarmak | Kötü halde sızmak, yatmak. Geberip uyumak. |
| | |
| Zıbın | Eskiden
kaftan altına giyilen kısa pamuklu çocuk giyeceği. Bebeklere gömleğin
üstüne mintan yerine gidirilen pazen vb.den kısa ve kollu ceket. |
| | |
| Zıkkım-Zehir zıkkım-zıkkımın peki | Zıkkım:
Zehir, ağı ağacı(zakkum), Zehir zıkkım: acı zehir, zehir gibi kuvvetli
haram, kuvvetli zehir. Zıkkımın peki: Zehirin özü, sert, sıkı, sağlam
inatçı, şiddetli, kuvvetli, merhametsiz tarafı. |
| | |
| Zıkkımlanma | Hakaret noşnutsuzluk veya şaka olarak yemek, içmek. |
| | |
| Zılmak | (Argo
da)Kaçıp kurtulmak, ortalıktan kaybolmak, zorluk ve güçlükle
karşılaşınca dönüp vazgeçmek. Kaçıp uzaklaşmak. habersizce kaçıp
kaybolmak. |
| | |
| Zınarmak | Karşısındaki
büyüğüne, işverenine, amirine karşı gelmek. Dikleşmek, uygunsuz
hareketlerle cevap vermek. İnkar eder derecesinde haksız yere itiraz
etmek |
| | |
| Zındık | Allah'a ve ahıret gününe inanmayan. Dinsiz inkarcı. Allah'ı inkar eden inkarcı. Münkir. |
| | |
| Zırlak | Boş yere zırıltı eden. mantısız konuşan, zırtop. |
| | |
| Zırnık | Bir şeyin küçük, değersiz ve gereksiz paarçası. Kırıntı. |
| | |
| Zırzop | Münasebetsiz
hareket eden, zırlak. Delişmen, delice tavırlı. Hareketlerinde ölçüsüz
ve laubali. Kayıtsız ve utanmadan hareket edip serbest olan. |
| | |
| Zıvana | Uç
kısımları açık küçük boru, Değirmen taşının ortasındaki kazık.
Birbirine geçen şeylere açılan silindir şekilli delik. Mcz. Zıvanadan
çıkmak:çok sinirlenmek, zıvanalamakZıvana takmak, zıvanalı, zıvanasız
kaçık zırzop gibi manalarda kullanılır. |
| | |
| Şakkadak | Aniden, birdenbire, beklenmeyen bir anda. (Aniden karşısına şakkadak dikilmek, durup dururken şakkadar tokadı indirmek vs.gibi) |
| | |
| Şakül | Yer
çekimi istikametini gösteren yere dik inen ve ucunda ağırlığı olan ip
gösterge. Çekül'ün çok yerde olduğu gibi kasabadaki adıdır. Şakülü
kaygın mcz. dengesi bozulmuş muvazenesiz kimse. |
| | |
| Şakşakçı | Kendisine
menfaat sağlamak için bir kimseyi veya yaptığı şeyi öven ve başkalarına
da kabul ettirmeye çalışan. alkışçı, dalkavuk. |
| | |
| Şalak |
Şalak ham karpuza denilir. Kasabada Şalak irili ufaklı kavun karpuz,
kelek vs . bostan ürünü karışımının tümüne denilmektedir. İrisi ufağı
seçilmemiş karışık kavun karpuzun genel adıdır. |
| | |
| Şallama | Şal:omuza
atılmaya, boyuna sarılmaya yarayan yün kumaş./yün,tiftik keçi kılı,
ipek vs.den yapılmış bele sarılan geniş kuşak./Keşmir keçisinden
yapılmış kıymetli kumaş anlamlarına gelir. Şallama: Kasabada yün ipten
dokunmuş yüklük bürüdesi olarak kullanılan, sarı siyah, turuncu siyah
renkli hane hane kareli dokunmuş büyük ebatlı perde-bürüde-örtü
manasında kullanılır. |
| | |
| Şalvar | Daha çok yünlü kumaştan ve kadınlarda bazen ipekten yapılmış, beline lastik ve genellikle uçkur geçirilmiş geniş üst donu. |
| | |
| Şaplak | Avuç içi açık şekilde yüze veya surata vurulan sille, tokat, şamar. |
| | |
| Şapşal | Aptalca
davranış gösteren, ahmak, alık, kılıksız, pasaklı. Şapşallaşmak:
aptallaşıp, şaşıp kalmak, dökük saçık tembel ve aptalca davranmak. |
| | |
| Şarlatan | Kendisinde olmayan bilgi, kerem ve sanatları varmış gibi anlatarak halkı aldatan, dolandıran, lafazan, şaklaban. |
| | |
| Şavk | Işık,
aydınlık, gün ışığı. Şavkarmak:ışık görünmesi. aydınlanma. Şavkı vurmak
aydınlığı yansımak. Şavkımak: Parlamak, ışık saçmak. |
| | |
| Şayak | Dokunması verevine, değirmisine veya çaprazlama biçiminde ince veya kabaca dokuma. Çuha. |
| | |
| Şayia | Herkes tarafından duyulmuş, yayılmış söylenti. Ağızlarda dolaşan yayılmış haber. |
| | |
| Şaşalamak | Şaşmak, hayrete düşmek, şaşırıp ne yapacağını bilememek. Bönleşip toparlanamamak. |
| | |
| Şebek | Kıçı kırmızı, tüyü az, bir cins maymun türü. Tüysüz ve çirkin manasına kullanılır. |
| | |
| Şebel, şebel atma | Şeb:
Farsçada gece manasına gelmektedir. Şebel:(Kasabamızda bu kelime) hakkı
olmadan ortaya çıkıp, ahaliyi uyutarak veya oyuna getirerek, göz
boyayıp ortalığı bulandırarak hak iddia etmek olarak kullanılır. Şebel
atmak:Kimseye haber vermeden hesaba girmek, karışıp kabul ettirmeye
çalışmak.(kelime arapçadan sebel den gelmiştir. Sebel gözde oluşan
hafif perde ve dumanlı görmeye sebep olan engel manasındadır. |
| | |
| Şehlâ | Şaşı
bakan göz için güzellik sözü olarak hafif şaşı, biraz yan bakan göz
için kullanılır. Mevcut halin güzelliğine zarar vermeyen ancak dikkate
değen şaşı bakış şekli. |
| | |
| Şelme | Örtü, baş örtüsü, yünden örülmüş dokunmuş büyükçe ve en üstüne örtünülen başörtüsü. |
| | |
| Şerenaz | Şerli, uslu durmayan, etrafı kırıp döküp zararlık veren şerli takımından olan kişi. Daha ziyade çocuklar için kullanılır. |
| | |
| Şey | 1.Belirsizlik
ifade eder. Her ne olursa belirsiz bir madde gösterir.(bir şey verdi,
bir şey aldınmı?). 2.Mühim bir maddeye işaret eder.(o da bir şey mi?),
3.Olumsuzluk ifadesinde de (bir şey görmedim, bir şey yok.)
4.Kuvvetlendirmek için de (hiç bir şey yemedim, hiç bir şey almadım.)
5.Umumilik de ifade eder.(her şey böyledir, her şeye karışmamalı) gibi
manalara gelecek şekilde kullanılan kelimedir. Kasabada şive olarak şiy
olarak da kullanılır. |
| | |
| Şifa niyetine | Yılın
ilk çıkan meyvesinden, sebzesinden, üzüm karpuz, süt yoğurt gibi ilk
mahsulünden tadarken veya siftah ederken söylenen dua mahiyetindeki
mahalli tabir. |
| | |
| Şilte | Yün
döşek veya ot minder üzerine yapılan pamukla dolmuş hafif ve yuşumak
döşeme. Üzerine oturmak üzere taşınabilen minder çeşidi. |
| | |
| Şinik - çerek | Ülke
ve memlekete göre ağırlığı değişkenlik gösteren tahıl ölçeği. Tahıl
için 8 kiloluk ölçek olup kasabada Çerek olarak kullanılan ölçünün
civarda kullanılan adıdır. Havayının 1/2 si = yarım teneke. Konya
kilesinin 1/24 ü. |
| | |
| Şipdüşen | Kasabada
da ilik-düğme olarak kullanımı yaygın pratik, küçük kullanışlı çıt çıt
düğmeye şipdüşen düğme, çitilik veya çıt çıt da denilmektedir. |
| | |
| Şipidik | Arkasız,
ökçesiz hafif terlik. (Sıfat gibi kullanılarak şipşip teklik de denir.)
Yürürken sürünerek şip şip ses çıkarmasından dolayı da şipidik veya
şipşip terlik denir. |
| | |
| Şipilik | İlik-düğme yerine kullanılan çıt çıt kasabada şipilik, çıt-pıt veya şipdüşen adlarında da kullanılmaktadır. |
| | |
| Şirazeden çıkmak | Şirazenin
lügat manası: Kitap ciltlerinin düzgünlüğünü sağlayan ibrişim örgüdür.
Şirazeden çıkmak kasabada düzenini, dengesini kaybetmek, ipini
koparmak, dağıtmak, çığırından çıkmak manalarına kullanılmaktadır. |
| | |
| Şirbit | Göz
çapağı. Bakımsızlıktan, göz hastalığından, ışığa bakmaktan, fazla okuma
ve çalışmadan mütevellit göz yorgunluğu hallerinde gözde genellikle göz
pınarı bölgesinde meydana gelen çapaklanma. |
| | |
| Şirnemek | Yerinde
duramamak sonu zarara varan hareketler sergilemek. Hırçınlaşmak,
tuncukmak, şirretleşmek, şerli hareketlerde bulunmak. (şirneyip durma,
uslu dur, şirneme. Şirneyip duruyordun sonunda ağlayacağın belliydi.
gibi daha ziyade çocuklara hitapta geçer) Şirretleşmek manasına
şirnemek veya tuncukmak olarak da Kasabada kullanılan mahalli
kelimelerdir. |
| | |
| Şirret | Şerret
kelimesi kasabada şirret olarak kullanılır. Şerenaz, yaramaz, hırçın,
kötülük işleyen, fesatçı, hayırsız manalarına gelmektedir. |
| | |
| Şişek | İki yaşına gelmiş koyun kuzusu - 1 yaşını doldurmuş kuzuya da Toklu denir. |
| | |
| Şıllık | Yörelere
göre değişik manalara gelen kelime pek bayağı şekil ve biçimde süslenip
gezen sürtük kadın manasında kullanılmaktadır. |
| | |