|
| a | ÖNSÖZ:
Sayın
hemşerilerilerimiz. Gasaba Ansiklopedisi adı ile düzenlenmeye çalışılan
bu sayfa kasabada kullanılan KELİME ve DEYİMlerin sözlük manalarından
ibaret kalmayacaktır. Ansiklopedik muhteva ile Kasabanın
tarihini,ekonomik,kültürel, sosyal ve folklorik yapısını, hizmeti
geçenlerini, ileri gelenlerini, kasabamıza yön veren insanlarını,
renkli simalarını yansıtan,örf adet ve gelenekleri ile tanınmasına
gelişmesine yardımcı olarak kalıcılığına yarayan sayfa düzeni şeklinde
olması arzulanmaktadır. Bu bölümün gelişmesi, zenginleşmesi uzun zamana
yayılarak gidecektir. Resimlerle donatılacak, konu enine boyuna işlenip
tatmin edici bilgi ile doldurulacaktır. Ucundan kıyısından bu bölüm ile
karşılaşan kasabalı hemşerimizin geçmişini, hatıralarını, çocukluğunu
bulup zevk alacağı, hoşça vakit geçirip ayrılmakta güçlük çekeceği
sayfa haline gelmesi-getirilmesi arzu edilmektedir. Onun için Kasabaya
ilgi duyan herkesin kasaba ve kasabalı olma özelliğindeki sitemizde yer
alması istenilen kelime, konu, olay,resim, bilgi ve belgeyi vs. i site
idarecilerine aktarmalarını gelişmeye katkı sağlamalarını bekliyoruz. |
| | |
| Aba | Aba:Yünden
yapılmış kaba kumaş. Bu kumaştan yapılmış üstlük, örtü manallarında
kullanılır. Aba altında erler yatar, kıyafet kişiliğe ölçü olmaz
manasına kullanılır. Abayı yakmak aşık olmak, aba altından sopa
göstermek üstü kapalı tehdit etmek. Kasabada bundan başka ve daha
ziyade büyük kız kardeş, büyük bacı, abla olarak da kullanılır. |
| | |
| Âbâd | Şen, bayındır, mamur hale gelmiş, imar edilmiş, bakımlı, derli toplu gelişmiş. |
| | |
| Abanmak | Bir şeyin üstüne kapanmak, çullanmak, yüklenmek, bütün gövdesi ve ağırlığı ile dayanmak. |
| | |
| Abdesthane | Abdest
alma yeri, el yüz yıkamak abdest almak için yapılmış musluklu kurnalı
yer. Şadırvan / Abdest bozacak yer, tuvalet, ayak yolu. wc. |
| | |
| Ablak | Dolgun değirmi yüz ve böyle yüzlü kişi. |
| | |
| Abo, abu - abov | Halk tabiridir. Kabaca ünlem olup, hayret, şaşkınlık ve korkma ifadesi olarak kullanılır. Abov:Aşırı şaşkınlık ünlemidir. |
| | |
| Absan | Ab=su,
Absan, Kasabada eskiden çamaşır yıkamakta kullanılan, meşe külü ve kil
kaynatılarak çökertilmiş ve çamaşır yıkamaya elverişli hale getirilmiş
sertliği giderilmiş su./kurutulmak için serilecek üzüm sakımlarının
çabuk kurulamaları ve sarı renkli olmaları için kül kaynatılıp zeytin
yağı dökülerek hazırlanan ve üzümlerin içine batırıldığı karışım suya
da absanlı su denir. Osmanlıcada Abzan: küçük havuz. Abs:kurutma,
kurumaya bırakma |
| | |
| Abur cubur | Rastgele
karmakarışık, kaliteye dikkat etmeksizin yenilen yiyecekler. Lezzetsiz,
sağlıksız, zararlı ve dikkatsiz pişmiş yemek veya öte beri döküntü
yiyecekler. (abur cubur yiyeceğine adamakıllı karnını doyur, yarım
yamalak abur cubur yeme de yemeği bekle). Ağızdan çıkan saçma sapan ve
ölçüsüz sözler.(hiç doğru söylemez konuştuğu abur cubur) |
| | |
| Accık | Azıcık kelimesinin kasabada genellikle halk tabiri ile kullanılmış şeklidir. Azlık, birazcık ifade eder. |
| | |
| Acur | Üstü
hafif oluklu girintili, sarı beyaz veya genellikle boz renkli, irice ve
uzunca şekilli salatalık(Bostan, hıyar) cinsi. Sadece taze yemede ve
turşu yapımında tercih edilir, salata ve pişecek olarak kullanılmaz. |
| | |
| Afili- Afilli | Afi:fiyaka,caka, çalım, gösteriş. Afili-afilli: fiyakalı, cakalı,çalımlı, gösterişli. |
| | |
| Ah | Duygu
ifade eden ünlemlerden olup kullanılan yere ve kullanılıştaki ses
tonuna göre değişik manalara gelir. Ah: iç çekme arzu etme, inleme,
pişmanlık nedamet duyma, acı ifade etme. beddua alma, ilenç manalarına
da kullanılır. Ah almak,ah çekmek, ah etmek, ah vah etmek, ahı göğe
çıkmak,ahı tutmak, ahı yerde kalmamak gibi değişken manalarda
kullanılır. |
| | |
| Aklına girmek | Bir
kişiyi bir konu hakkında ikna etmek. Konunun ayrıntılarını ve
faydalarını anlatarak kabul ettirmek. Razı etmek. Veyahut kandırarak
azıtıp zarara götürmek. |
| | |
| Alazada - alazlama | Biçilen
mahsulün biçme, aktarma, doldurma ve nakli sırasında tarlaya dökülen
tanelerinin toprağa karışması, uygun zaman ve uygun nemli ortamda
ekilmiş gibi yeşerip çıkmasına denir. (Ahmetlerin tarlasında ekilmediği
halde çok güzel alazada ekin olmuş. Bu tarla ekilmiş mi alazada mı
çıkmış?, Bu tarlayı sürmeye gittim amma öyle bir alazada çıkmış ki
sürmekten vazgeçtim.) Alazlama:yüz, cilt ve derinin sivilcelemesi,
kızarıp kabarması. |
| | |
| Albastı | Yeni
doğum yapmış lohusa kadınlarda görülen ateşli bir hastalık. Kasabada
albasma olarak da geçmektedir. Tıbbi tabiri Lohusa humması |
| | |
| Alelade - alelusül | Alışıla geldiği adet olduğu üzere, usulen, sıradan ve bayağı şekilde. Dikkatsiz ve intizamsız durumda. |
| | |
| Alengirli | 1.Tuhaf,
acayip. 2. Karmaşık, içinden zor çıkılır. 3.Gösterişli, süslü
manalarına gelmekte olan bu kelime kasabada her üç manada da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Alettirik | Halk dilinde elektrik. zamanımızda genellikle doğru şekilde elektrik olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Allahu alem(Allem): | Lugat anlamı:Allah bilir
Istılahi anlamı: Tereddütlü durumlarda "Ben bilmem Allah bilir"anlamında kullanılır. |
| | |
| allâlem | Allâlem:Allehem:(Kasabaya
ait mahalli kelime) Allahu alem, Allah'a havalemden dönüşme kelimedir,
mutlaka öyledir, herhalde öyledir. Allah'a havale ederim doğrusu
öyledir. Doğrusunu Allah bilir manalarında kullanılır. |
| | |
| Allem gallem etmek | Hile hurda ile oyuna getirerek kurnazlık ederek kandırmak. |
| | |
| An - anbaşı | An:hudut,
anbaşı:tarla sınırı. Arazinin bitimi kenarı. Eskiden anbaşlarını geniş
bırakırlardı da oralarda kendiliğinden biten otları toplamaya giderdik.
Hayvanlarımızı anbaşlarına kısa kısa çakardık biz ot toplarken onlar da
yayılırlardı. Şimdilerde anbaşları kalktı gitti, geçilecek yer
kalmadığından komşular arasında geçit ihtilafları çıkmaya başladı.
Anbaşları geniş bırakıldığından anbaşı takip edilerek ekili araziye
zarar verilmeden ovada dolaşma imkanı vardı. Şimdikiler çizgi gibi
belli belirsiz kaldı. Bağlarda, bağ aralarındaki tirmenler atık taş
yığını ve yarı duvarımsı olduklarından yerli yerinde durmaktadır. |
| | |
| Anaç | 1.Birçok
yavru yetiştirmiş kartlaşmış, alışmış, ustalaşmış kümes hayvanı.
2.Tecrübe kazanmış, ustalıklı, kurnazlaşmış. 3.Yaşlanmış Kart. |
| | |
| Ananat | Kasabada
harman zamanı arabaya-römorka ekin sapı yükletilmesinde kullanılan çok
uzunca saplı büyük ebatlı demir dirgen çeşidi. Kasaba havalisinde
kullanılan tabirdir. |
| | |
| Andaç | Anılmak,
hatırlanmak için alınıp verilen hatıra eşya. Ana baba veya geçmişini
hatırlatan (körpe küçük) çocuk, yadigar nesil. Anılmasına yarayan
hatıra. |
| | |
| Andık | Andık:
Bir çeşit Sırtlan türü. Kasabada bununla birlikte doymak bilmeyen
hayvan veya argo olarak çok yiyen kişi manalarına kullanılan kelimedir. |
| | |
| Andırmak | Anmak,
hatırlamak, yadetmekten gelen bir kelime olup daha ziyade benzediği
kişiyi, benzediği olayı hatıra getirmek, hatırlatmak manasına
kullanılır. (olay aynı benim başımdan geçeni andırdı. Çocuk aynen
babasını andırıyor görünce babası gözümün önüne geliyor. vb.gibi) |
| | |
| Annaç | Karşısında, karşı karşıya, alnı karşısında, tam karşısında, annacında gibi kasabada kullanılan halk tabiridir. |
| | |
| Ansızcağızına uğramak | Aniden, habersiz, beklenmedik belaya uğramak. (zararı yapana da dokunan)Beddua, ilenti. |
| | |
| Anız | 1.Ekin biçildikten sonra toprakta kalan sap saman, bitki kökleri. 2. Hasattan sonra sürülmemiş tarla. |
| | |
| Apışmak | 1.Hayvanların
yorgunluk ve yılgınlıktan apışlarını ayıraraktan çökmesi. 2.Kasabada
genellikle (mecazen) ani bir olay karşısında şaşırıp kalmak, yılmak,
dehşete düşmek manasına apışıp kalmak olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Ara odası | Kasabada,
akrabası ve kalacak yeri olmayan yolcu ve misafirlerin konaklayıp
misafir edilmeleri için yapılmış, insanlar için yiyeceği, yakacağı,
geceleri aydınlanmaları,yatacak yatak yorganı, hayvanları için de yem
saman ihtiyaçları kasabalı halkça karşılanan, oturup barınma odaları,
hayvanlarının barınmaları için ahırları ve yanlarında su kuyuları olan
misafirhane kompleksi. Oba cami yanı ve (Subaşı) Hacıhoca camii yanında
olmak üzere 2 adet faaliyette olan ara odaları. Son zamanlarda kalıp
hizmet alanların ehil kişiler olmayışı, mesuliyetsiz hareketleri ve
eşyaların talan edilmesinden, halkın ilgi ve desteğini çekmesi ile
kapatılıp yıkılmışlardır. |
| | |
| Arabaşı | Karaman
bölgesinde kendinden bahsettirmiş. Lokantalarına kadar girmiş kasabada
da çok sevilir, sık yapıldığından mutad yemek haline gelmiş, kavrulup
kaynatılarak pişirilmiş ve sinilere serilmiş hamur ile önceden
hazırlanmış miyeneli, keklik tavşan gibi av hayvanı veya tavuk eti
karışımlı bol acılı-limonlu çorba ile birlikte yenilen mahalli yemek
çeşidi. (Adını Arap aşından da alsa, ara aşından da alsa Kasabanın
damak tadı, kış günlerinin vazgeçilmezidir)Arabaşıyla ilgili linkte
tarifi de var. Amma kasabada yapılış şekli malzeme miktarıda uymuyor.
http://lezzet.blogspot.com/2006/02/araba-orbas-ve-hamuru.html

|
| | |
| Aralık | Aralık:
1:iki nokta arasındaki mesafe, açıklık. 2.Senenin 12.ayı. 3.Kasabada
evin ilk kapısından girişteki bulunan ilk oda, antre, eve giriş odası.
Zamanımızdaki mutfaklı banyolu vc.li modern evlere geçmeden evvel
kasabada karşılıklı 2 oda veya tüfengine tabir edilen odalara geçişte
bulunan ve çok amaçlı kullanılan odaların arasındaki ilk giriş odası.
Aralıkta yaz günlerinde oturulur. Giriş karşısında şömine şeklinde
gömme ocak, ocağın üstünde ocak çıkıntısı ile birlikte kap kacak
sıralanması için raf bulunur. Mutfak olarak da kullanılırdı. |
| | |
| Arpa Kokurdağı | Ekin
halindeki yeşil arpanın ok üzerine kalkıp başak çıkarma zamanı, biraz
daha ilerisi başakların içindeki tanelerin süt haline dolmaya başlama
zamanı. Kasabada bu süre zaman dilimi olarak, zaman tarifi olarak
kullanılır. At çiftçiliği zamanında hayvanların yeşilini alması harmana
güçlü girmesi için ekin halindeki arpa arpa kokurdağı zamanında
biçilerek hayvanlara yedirilerek güçlendirilirdi. Bu zaman dilimine de
arpa kokurdağı zamanı denilir. Aşağı yukarı Mayıs ayı sonu Haziran ayı
başı zamanlarına isabet eder. (arpa kokurdağı, bostan ekimi, bostan
otu, alaca düşümü zamanı gibi) |
| | |
| Arık | Sağmal
olmayan, sağılır halde olmayan toklu, şişek, çebiç, koyun, kuzu ve yoz
döküntü davar karışımına arık denilir. Sağılmadığından ve kuzu besleme
sorumluluğu olmadığından bu tür arık davarla pek ilgilenilmez. Özel
olarak dikkate alınıp beslenilmez kendi halinde takip edilir. |
| | |
| Arım namussum | Ar:Utanmak,utanacak
şey,hicap duyma, mahcup olma, ayıp. Haya duygusu. Namus:Dürüstlük,
ahlak kuralı, ırz, edep,iffet manalarındadır.Kasabada bu iki kelime
Arım namussum şeklinde bir araya gelerek konuya ağırlık verilerek
olması mümkün değil, imkansız. Utanılacak iş nasıl olur manalarında
pekiştirilerek kullanılır. Ar namus tertemiz:Arsız,utanmaz,edepsiz, arı
namusu önemsemeyen kimseler için kullanılır. |
| | |
| Arzuhal | Resmi bir makama durumu bildirmek (halini arz etmek) veya istekte bulunmak için verilen yazılı dilekçe(istida). |
| | |
| Asar | 1.Eski
eserler, tarihi olaylardan kalan izler. Eski devirlere ait kalan
eserler, antikalar. 2.Dış saldırılardan korunmak maksadı ile etrafı
surla çevrili hisar veya yükseltme emniyet tepesi. Bulunduğu yerleşim
yerlerine göre yüğ veya hüyük olarak da adlandırılmıştır. Kasabada asar
eski zamanlarda savunma amaçlı yapılmış yığma tepedir. |
| | |
| Asfenik-asfinik | Maden
kömürünün kuru kuruya damıtılmasından elde edilen keskin kokulu, parlak
beyaz renkli naftalin. Yünlüllerin güvelere ve sair haşerelere karşı
korunmasında kullanılan Naftalinin kasabada kullanılan diğer
adı.(Kasabada naftaline asfinik tozu da denir) |
| | |
| Atapatasi | "Adı
batasıcana" ibaresinden türetilmiş akrebe verilen bir isimdir./
Atapatası:Akrep in kasaba yöresindeki kelime karşılığıdır. İnsanlara ve
canlılara zehirlemek suretiyle zarar veren canlı haşeredir. Eski yapı
yıkıntıları, nemli yerleri sever. Ağzı kıskaçlı, sıralı tespih şeklinde
üzerinde kıvrılmış kuyruğunun ucundaki iğnesi ile sokup zehir
zerkederek zehirlenmelere sebebiyet veren zararlı. Akrep sert kılı ve
kıldan yapılmış malzemeyi sevmediğinden kıldan çadırlara giremediği ve
çadırların akrep yönünden emniyetli olduğu rivayet edilir.

|
| | |
| Atsineği | Daha
çok atlara musallat olarak atın kuyruk kıllarının vuramadığı kuyruk
altı ve bacaklarının arası ile gözünün kenarlarında yaşayan ve kanemici
özelliği olan ve konduğu yerden kalkmak istemeyen yapışkan tipte
sarı-kızıl karışık renkli sinektir. İnsanları da ısırarak rahatsız
eder. "Atsineği gibi hayatın bedava" şeklinde insanlar arasında
latifesi de vardır. |
| | |
| Avadanlık | Marangoz-dülger,
tamirci, elektrikçi, kaynakçı gibi sanatkarların el aletleri ve
aletlerin toplandığı alet kutusu, alet sandığı veya çantası. |
| | |
| Avare - Avara | Boş
gezen, işsiz, güçsüz. Boşa dolaşıp vakit geçiren, serseri, serkeş
manalarına kullanılır. Avara yapmak, avara bırakmak: oyalamak, iş
yapmasına mani olmak gibi manalarda da kullanılır. |
| | |
| Avgın | Su
geçmesi için açılan çukur, delik, havuz manalarında kullanılır.
Kasabada gozağaçtan künkler içinden iptitai usullerle gelen içme
suyunun kasabaya girmeden havalanıp arınması için kasaba taşından
örülerek yapılmış depo ve sevkiyat merkezi idi. Aşılık mezarlığı yolu
üzerinde halen ayakta olup bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuştur. |
| | |
| Avkalamak | Avuçla
elle sıkıştırmak, ovmak, ovalamak, çamaşırı elle ovarak yıkamak, kaba
şekilde çitilemek. Çocuğu acılı okşamak acıtarak sevmek manalarına
kullanılır. |
| | |
| Avurt | Yanağın ağızın iç tarafı, dişlerin dışındaki yanakla dişler arasında kalan boş yeri. |
| | |
| Ayak | İnsan
ve hayvanların yere basan ve ayak bileklerinden aşağıdaki yürüme
uzuvlarıdır. Masa,sandalya,merdiven, sütun ayağı, sacayağı, kazayağı
gibi çeşitleri ve kullanılır yerlerine göre çok yorumlara gelen
manaları vardır.üçbeş ayak, su ayağı, ayağa düşmek,ayağa kaldırmak,
ayağı alışmak, ayağı dolaşmak, kendi ayağı ile gelmek, ayağı karıncalı,
ayağı yere basmak, ayağı suya ermek, ayağı üzengili, kendi ayağı
üzerinde, ayağı yer tutmamak, ayağı yerden kesilmek, ayağına çabuk,
ayağına dolanmak, ayağına düşmek, ayağına gelmek, ayağına gitmek,
ayağına kapanmak, ayağını alamamak, ayağını bağlamak, ayağını çekmek,
ayağını denk almak, ayağını kaydırmak, ayağını kesmek, ayağını sürümek,
ayağını vurmak, ayağının altına almak, ayak bağını çözmek, ayağının
bastığı yerde ot bitmemek, ayağının tozuyla, ayağının turabı olmak,
ayak açmak, ayak atmamak, ayak ayak, ayak bağı, ayak diremek, ayak işi,
ayak sürtmek, ayak takımı, ayak teri, ayak üstü, ayak yolu, ayak
yapmak, ayakta kalmak, ayakta tutmak, ayakta uyumak, ayakları dolaşmak,
ayaklara karasu inmek, ayaklarının altını öpmek, ayakaltı, ayakbastı,
ayakcak, ayaklamak, ayaklandırmak, ayaklı, ayaklı gazete, ayaklı
kütüphane, ayak ucu gibi kasabada da kullanıldığı gerçek ve mecazi
anlam bolluğu vardır.(Ör.Yazarın bir siyasetçimize söylediği kıtada
olduğu gibi. "Bu ayaklar senin mi Süleyman, bu ayaklar nasıl ayak,
haydi yorgana sığdı diyelim, mezara nasıl sığacak.) Burada ayak
dalavere, ayak acayip iş, bu ayak dünyada örtülebilir, gizlenebilir
amma ahırette hesapta ne yapacaksın? manalarında kullanılmaktadır.
Bestesinin de yapıldığı ifade edilmiştir. |
| | |
| Ayal | (Ayâl-iyâl-eyal) Bir evde oturup bakımları topluca bir kişiye ait olan kimseler. Aile familya, eş, karı, zevce. |
| | |
| Aygır | Damızlık erkek at. mcz. kuvvetli, cüsseli, azgın adam. |
| | |
| Aylak | Karşılıksız, parasız, beleş./ aylak aylak gezmek:boşuna gezip dolaşmak, çalışmadan tembel tembel avare dolaşmak. |
| | |
| Ayran | Yoğurdun
ezilip sulandırılarak yapılan milli içecektir. Çiftçinin ve köylünün
vazgeçilmez katığı ve serinleme içeceğidir.Yağı çıkarılmak üzere
yayıkta yayılarak çarpma hareketleri ile yağın ayrılarak yayıkta kalan
ayran gibi yapılış şekline göre de isimlendirilir ise de kasabada süt
makinasında sütün çekilmesi ile ayrılan kremadan(ıravak-ravak
kaymağından) yağ elde edilmektedir. Yayıkla ayran yapmak adetten
değildir. Ayran kelimesi (ayran ağızlı, ayran delisi, ağzı açık ayran
delisi,ayran budalası, ayran gönüllü, ayranı kabarmak, ayranı yok
içmeye......, ayranım ekşi diyen olmaz, ayranına duru ekmeğine kuru mu
dedik) gibi cümlelerde mecazi veya kaynağından ayrı manalarda, yazın
ayransız kışın yorgansız bırakma Allahım gibi dua şeklinde de
kullanılmıştır. |
| | |
| Azık | Yolculuk
sırasında ve tarlaya, bağa, bostana, ekine harmana çalışmaya
gidildiğinde, davar gütmeye araziye çıkılıp evden uzaklaşıldığında
yenilip içilmek üzere hazırlanıp yanına alınan yiyecekler, kumanya.
Azık, azık katmak, azık çeşidi, azık sırası vs.Kasabada çok hikayelere
konu olmuştur. |
| | |
| Azımsamak - az bulmak | Verilen bir şeyi az bulmak, yetinmemek, kafi görmemek. Bir iş karşılığında verilen ücreti yeterli görmemek. |
| | |
| Ağmak | Hizasından
yukarı veya aşağı kaymak, teraziyi bozmak, bir tarafı ağır gelmek.
Dönüp ağmak:bir yerde durmayıp hareket halinde olmak. Dönüş dolaşmak. |
| | |
| Ağman | Gizlenmeye
çalışılan hata, kusur, eksik taraf. Noksan, kabahat. Ağmanı
gizli:Hatası noksanı veya arızası belli olmayan. Ağmansız: eksik noksan
bulunamayacak şekilde mükemmel. |
| | |
| Ağnam | Koyun,
keçi, inek, sığır vb. hayvanların sayılarak kayıt altına alınması ve
vergiye tabi tutulması. ağnam vergisi, aded-i ağnam sayı başı vergi
veya (ganem:davar) ganem vergisi olarak da adlandırılırdı günümüzde
geçerliliği yoktur. |
| | |
| Ağı | Zehir.semm.
Ağıağacı: zakkum. Ağı gibi acı:çok acı, zehir gibi acı. Ağı
otu:baldıran. Canlıları öldürmek için yiyeceklerin içine konularak ağız
yolu ile verilen zehir./mcz. insanın yüreğine oturma, derinden
etkileme. (içime bir top ağı oldu, ağı gibi içime oturdu. gibi) |
| | |
| Ağıl | Koyun,
keçi vb. hayvanların barındığı etrafı çevrili üstü açık-kapalı- yarı
kapalı da olabilen korunak. Ayın etrafında görülen sis halkası şeklinde
görülen beyazlık. (ay ağıllı hava soğuyacak gibi coğrafi meteorolojik
işaret tabiri olarak ay ile birlikte kulanılır.) |
| | |
| Babatça (Bubatça) | Birleşikgiller
familyasından, baharda kendiliğinden yol kenarları, kara örtü dam
kenarları ve ayak basılmadık yerlerde çıkan ortası sarı yaprakları
beyaz renkli çiçekleri olan şifalı bitkilerdendir. Papatya olarak
geçer. otu çiçek açıp kartlaşıncaya kadar yenilebilir. Çocuklar
arasında çiçeklerinin yaprakları tek tek koparılarak fal da tutulur.
Papatya çayı olarak da kullanılır. |
| | |
| Badal bayrak | Bad:farsca
da hem rüzgar yel manasında hem de sıradan ne olursa, ayrılmamış, ne
olursa fark etmez, karma karışık manalarına gelir. Badal bayrak: Kasaba
ve civarında kullanılan mahalli tabirdir. Genellikle düzensiz,
karmakarışık, berbat batkın, alamtaram gibi manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Badas | Harmandan
arta kalan toprak kum vs. ile karışmış ayrılması zor tane topluluğu, bu
tür mahsul genellikle tavuk yemi olarak kullanılarak değerlendirilir. |
| | |
| Bakarkör | Etrafında
olup bitenleri fark edemeyen, bakar göründüğü halde farkına varamayan
dalgın manasında mecazen kullanılır. Gözü açık olmakla birlikte görme
duyusunu kaybetmiş kişi. |
| | |
| Balastır | Duvarları
sağlam tutmak, yukarıdan gelecek ağırlığı etrafa dağıtmak bölmek için
inşaata yapıya ara ara konulan sağlam ağaçtan yapılmış kereste, ağaç,
beton tabaka. Kasabada yığma inşaat yapımı sırasında duvarlara konulan
ağaç vs. dışında kapı ve pencere üstlerine konulan ağşap ağaçlara da
balastır ya da hatıl da denilmektedir. |
| | |
| Baldırıçıplak | Mecazen işsiz güçsüz, serseri, ele alınır tarafı yok, ayaktakımı değer verilmeyenler için kullanılır. |
| | |
| Balkabağı | 1.İri,
yayvan, sert kabuklu ve içi turuncu, tatlısı yapılan, reçelde
kullanılan kabak çeşidi.
2.mecazen Aptal, sersem, şapşal manalarına da kullanılır.(laf söyledi
balkabağı, senin dediğin balkabağı o da ağustostan sonra olur.) |
| | |
| Ballık | Yeşil
yaprakı, kırmızı benekli çiçeği ve çiçeğinin derinliğinde tatlı bir
tada ulaşılan otsu bir bitki. Ballıbabagillerden taç yapraklı bitki.
Kasabada ballıbaba bitkisi ballık olarak adlandırılmaktadır.
Kendiliğinden kırlarda meydana gelir. Bahar ve ilk yaz mevsimi
bitkisidir. |
| | |
| Bambul/Bambıl | Ekinlere zarar veren kara benekli kırmızı-kahverengi böcek/uç uç böceği/Bambıl/Süne böceği |
| | |
| Bandırma | Bandırılarak
yapılma şeklinden isimlendirildiği tahmin edilen, ipe dizilmiş
cevizlerin vb.şeker kestirmesi veya şeker bulamacına batırıla batırıla
şeker bulamacı yoğunluğunda tatlı mayi ile lokum ile kaplanarak dışının
pudra şekeri ile örtülmüş tatlı çeşidi. Şeker sucuğu diye adlandırılan
tatlının kasabada adıdır Bandırma. Tatlı lokum çeşididir. |
| | |
| Bangır bangır | Bangır
veya bankır tek başına anlamı bulunmayan ses taklidi bir kelimedir. Ses
ve gürültü ile olan bir takım fiilleri tasvir için tekrarlı olarak
kullanılır. Hüngür hüngür ağlamak gibi, bangır bangır bağırmak. Sesini
ve ses ahengini bozarak rastgele ve gürültülü şekilde yüksek sesten
devamlı bağırmak. |
| | |
| Bari - barimek | Hiç olmazsa, en azından, madem. (dinlemiyorsan bari gürültü etme, çalıştıramadıysan bari usta çağırsaydın. gibi) |
| | |
| Bastırık | Kasabada,
elektrik gelmeden evvel, buzdolabı ve derin dondurucular yokken,
özellikle kışa hazırlanan yağ,krema(ıravak,ravak), peynir,yoğurt gibi
sıcağa dayanıklı olmayan gıdaların bozulmadan muhafazası için çömlek,
küp, teneke gibi kaplara toplanan malzeme uygun bir kenara, müsait dama
bir araya getirilir, üzerleri çul, çuval, keçe, kepenek,halı, kilim,
gibi örtü ile soğuğu ve sıcağı geçirmeyecek şekilde kat kat üstü üstüne
örtülerek bürünür, üstüne de çocuklar ve kedi köpek gibi hayvanlarca
açılmasını önlemek ve gölge olması için özel yapılmış büyük hacimli bir
sele ile kapatılan meydan ambarıdır. Akşamları hava serinleyince
açılarak havalandırılır. Üstünün örtüleri de genişçe bir alana
yayılarak açılır, gecenin ayazını alıp soğuyan çömlek, küp, teneke ve
kovalardaki gıda maddeleri yine soğumuş olan örtülerle şafağın
soğuğunda iyice sıkı sıkıya örtülerek üstüne de selesi kapatılır. Hava
sıcakken hiç bir surette açılmaz, bastırıktan alınacaklar akşam
açılınca alınır, bastırığa konulacak malzeme de yine bastırık açılınca
konulurdu. Yaz günleri gece emniyette olmayan bastırıkların yanında
korumak amacı ile yatılırdı. Elektrikli büyük ebatlı soğutucuların
kullanıma girmesi ile günümüzde önemini kaybetmiş, bastırık kültürü de
yok olmuştur. |
| | |
| Batma | Büyükbaş
hayvanların yemlenip beslenmeleri için yem-saman konulan, yerden
yüksekçe duvara sabitlenmiş ahşap bölüm, oluk/tavla(at batması, eşek
batması) |
| | |
| Batman | İki
okka ile sekiz okka arasında yörelere göre değişiklik gösteren eskiden
kullanılan ağırlık ölçü birimi. Batman kelimesi kasabada genellikle bal
ve pekmez ağırlığı (bir batman bal, iki batman bekmez) gibi kullanıla
gelmiş olup günümüzde sözden ibaret kalmış olup geçerliliği yoktur. |
| | |
| Bazlama | Tandırda saç üzerinde pişirilmiş pide. Kasaba ekmeği, mayalı-mayalı ekmek. |
| | |
| Bağır | Göğüs
nahiyesi, döş, kucak. (Bağır döğmek, bağrına basmak, bağrı yanık,
bağrını açmak, bağrına taş basmak, başını bağrını ye. gibi çevrede
kullanıldığı duruma göre değişik manalara gelir.) |
| | |
| Bağırtlak | Yaban ördeği, su çulluğu cinsinden kasabada da sevilen, her çeşit araziye uyumlu, kanatlı av hayvanı çeşidi. |
| | |
| Başabaş | Eşit sayıda, denk olmak. (ikiside aynı başabaş, yarışın galibi yok başa baş geldiler.) |
| | |
| Bedesten | Bedesten
her türlü meslek grubundan özellikle aynı meslek sınıfından esnafın bir
araya toplanmasıyla meydana gelen pasaj veya çarşıya bedesten denir.
Arasta veya arasta çarşısı olarak da geçmektedir. Geçmiş medeniyetlerde
özellikle müslüman ve selçuklu - osmanlı dönemlerinde bedesten veya
arasta çarşılarına önem verilmiş, alışveriş kolaylığı ve ticari
alışverişe ciddiyet ve resmiyet kazandırılmıştır. Serbest pazar
ekonomisi piyasa rekabetinin daha rahat uygulanabilirliği sağlanırmış.
Halkının rahatı için devlet bu gibi müesseselere hayır kurumu gibi
yardım eder. İşlerliliğini denetimini yaparmış. Bedesten çarşıları
giderek kapalı çarşılara dönüşmüş ve büyük yerleşim yerlerinde her
türlü meslek gruplarını bölümler halinde içinde barındırmıştır. Bugün
yine özel sektör tarafından her ihtiyaca cevap verebilecek büyük
alışveriş merkezleri olarak önümüze gelmektedir. |
| | |
| Beg (beg olmak) | Yağlı
ve karışık tatlı yenilmesi ve soğuk algınlığı ile karışık ortaya çıkan
rahatsızlık, acı genrik olarak da adlandırılan geğirmekle ağız yolu ile
çıkan ağır koku ile kendini gösteren sindirim bozukluğu. Daha ziyade
ramazan bayramlarında sindirim alışkanlığı değişikliği sırasında sıkça
görülür. Beg olmak şeklinde ifade edilir ve tedbir olarak aç iken sirke
veya kola gibi içecek içilir, fazla yağlı ve şekerli yiyeceklerden
kaçınılır. Kasabada kullanılan mahalli bir kelimedir. (Beg veya beğ
olarak kullanılır.) |
| | |
| Bekere | Bekere
kelime olarak Türkçe karşılıksız ve anlamsız gibi görülse de (bek,
baki, bakir, bekinmek, beklemek) kelimelerinden hareketle durmak, hazır
olmak, intizamlı şeklini bozmadan durmak, bozulmadan hazır şekilde
olmak, etrafında dönüp beklemak, muhafaza etmek, sarılı vaziyette
beklemek, sarılı dürülü korunmak gibi manalara ulaşılmaktadır. Kasabada
üzerine ip, iplik, yumak sarılan "makara"nın kelime karşılığında
kullanılmaktadır. Makaranın da kendi etrafında dönme, üzerine sarılma,
dönerek yük taşıma özellikleri bulunmaktadır. Bekere kasabada ip-iplik
sarmaya yarayan veya sarılı makara anlamındadır. |
| | |
| Bel bel bakmak | Manasız manasız, anlamsız ve boş boş bakmak. Gözleri açık dalmış vaziyette aval aval boşa bakmak. |
| | |
| Beldenat-bildenat | Kasabada
harman işlerinde kullanılan ahşaptan dirgen şeklinde yapılmış
parmakları da ağaç olan harman el aleti. Genellikle malama karıştırmada
kullanılır. |
| | |
| Belemek | Belek:Bebekleri
sarıp kundak yapmaya yarar bez. Belemek:Çocuğu kundak bezi ile sarıp,
kundaklı vaziyette yatırmak. / karıştırmak, bulaştırmak (una belenmek,
toza belenmek ) |
| | |
| Belermek, Belertmek | Belermek:
Korkulu, endişeli bakış. Göz hareketleri için kullanılır. Korkuya
kapılma, endişeye düşme durumunda gözlerde meydana gelen ürkek bakışa
göz belermesi, karşıdaki insanı veya çocuğu korkuya düşürmek endişeye
sevketmek için öfkeli bakış atmaya göz belertmek denilir. Gözle
korkutma işaretidir. |
| | |
| Beleş | Emek
sarfetmeden, ücret vermeden elde edilen, sahip olunan bedava, cabadan.
(Beleşe konmak, beleş atın dişine bakılmaz, beleşden menfaat temin
etmek gibi.) |
| | |
| Benilemek | Aniden hayrete düşmek, şaşırıp kalmak. Benzi atıp yüzünün renginin değişmesi. Şaşıp kalmak. |
| | |
| Beniz | Yüz,
yüz rengi, çehre. (Beti benzi sarardı. Yüzünün sararması, benzi atmak,
benzi solmak, benzi uçmak, benzine kan gelmek. gibi) |
| | |
| Berbat | Fena, kötü, dağınık, harap, viran, perişan, pis, kirli, sevimsiz. Beter.Besbeter:çok kötü. |
| | |
| Berduş | Başıboş,
yeri yurdu belli olmayan, sorumsuz, aylak gezip dolaşan. Farsçadan
gelmiştir. Evi omuzunda dolaşan manasındadır. Omuzunda palto, seccade,
post, postaki gibi bundan başka eşyası olmayan nerede akşam orada sabah
dolaşan işsiz serseri gibi tarif edilebilir. |
| | |
| Bere | 1.Çarpma,vurma,
incitme, sürtünme ve darbe neticesi meydana gelen küçük çaplı
yaralanma.Ezik, sıyrık. Hafif yara. Meyve vs. gibi şeylerde meydana
gelen ezilme, yaralanma. 2.Yumuşak sipersiz başlık şapka. |
| | |
| Bey omarın kolayı | Kasabada
Bey omar adıyla anılır (rahmetli Ömer Bay) kendine akıl danışıp yol
soran, yardım isteyen kişilerin gayretini kırmamak ve heveslendirmek
için kısa ve kolay yönünü göstermesi ve meseleyi basite indirgeyip
yapılabileceği, üstesinden gelinebileceği şekliyle yol göstermesi.
Harekete geçirip yol almaya sevketme gayreti. |
| | |
| Beze | 1.
Mayalı ekmek(bazlama), şepit(yufka) vs.undan-hamurdan yapılacak gıda
maddeleri için açılıp pişirilmesinden önce yapılacak halde ve yapılacak
cinse göre büyüklükte ayrılmış küçük hamur parçaları. 2. Yumurta,
yumurta akı, şeker ve undan yapılan bir çeşit kuru pasta. 3. İnsan ve
hayvanlarda muhtelif yerlerinde birtakım sebeplerle meydana gelen
şişlik. Ur. |
| | |
| Bezirgân | Ticari
mal alım satımı yapan tacir, ticari alışverişle uğraşan esnaf.
Bezirganbaşı satıcı tüccar tacirin işlerini takip eden, kayıt
işlemlerini tutan memur. |
| | |
| Beşaret | Beşaret(arapça
ve farsça dan dilimize girmiş,) büşra, büşura, büşara gibi müjde, muştu
ve iyi haber manalarına, ayrıca yeni ortaya çıkan garip ve çirkin
acayip şey manasına gelmekte olan beşaret kelimesi kasabada daha ziyade
müjde dışındaki normalin dışında ve acayip, tuhaf ve korkulacak
derecede çirkinlik ve alışılagelen dışında, görülmedik meydana gelen
olay, doğum ve var olma mana ve durumlarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Bi çala | Çok
az miktarda. çok az olarak görünme gibi manalarda kullanılan deyimdir.
(Yağmur yağdımı soruna "bi çala ıslattı geçti" "ahmedi bi çala gördüm
gibiydi" "bi çala serinlik geldi" "bi çala dinlendik" gibi. |
| | |
| Bigâne - bildik | Bigane:Tanıdık
olmayan, yabancı, yad. İlgisiz, alakasız, lakayd. - Bildik:Tanıdık,
dost, ahbap, yabancı olmayan, aşina, bilinen malum. |
| | |
| Bili bili - Bülü bülü | Tavuklarda veya kümes hayvanlarında yemlemek yem vermek için çağırma ünlemi. |
| | |
| Billek oyunu | Billek
kasabada eskiden çocuklardan 40 yaşına kadar insanların oynadığı
oyunlardan biriydi. Oyuncuların 3 er, 5 er veya daha fazla sayıdaki 2
gruba ayrılması ile oynanır. Billek: odun dalından 1 parmak, 1,5 parmak
kalınlığında 1 karış veya daha kısa uzunlukta sağlam meşe odunu veya
dal parçasının adıdır. Billek 1metre civarındaki uzunlukta biraz daha
kalın odun sopa ile vurularak rakip oyuncu takımının odukları yere
doğru ileriye atılması, rakip oyuncuların da billeği havada yere
düşmeden kapmaya çalışmaları (billek havada kapılırsa oyuncular yer
değiştirir), kapamadıkları takdirde billeği düştüğü yerden alarak
billeğin vurulduğu yerdeki daire içine atılması(billek dairenin içine
düşürülebilirse yine oyuncular yer değiştirir), billeği vuran kişinin
de havadan dairenin içine atılan billeği dairenin içine düşürmeden
elindeki sopa ile vurarak savması şeklinde gelişen oyun türüdür.
Oyuncular tarafından saatlerce oynanır. Gençlerin hoşça vakit
geçirmeleri sağlanırdı. Billek cirit oyunu gibi atılıp tutulma şeklinde
oynandığından çarpma ve yaralanma riskleri de olduğundan oyuncuların
dikkatli olmaları istenirdi. İş güç olmadığı son güz ayından yine tarla
işinin çıkışına kadar ilk bahar sonlarına kadar oynanırdı. Billeğin
vurulabilecek kadar havaya atılarak Sopa veya deynek vurularak
tutulamayacak kadar uzağa atılması avantaj sayılır, karşı ekibin de
billeği atılacak daireye ulaştırması istenir. Billeğin sopa vurularak
uzağa atılmasına billek çalma, billek çalımı da denilir. |
| | |
| Bilmiş | Bilir geçinen, çok şey bilir görünen, bilgiçlik taslayan. Kasabada bu kişilere Çok bilmiş, pek bilmiş de denilir. |
| | |
| Birdirbir | Eğilmiş vaziyette duran kişinin üzerinden sayı sayılıp atlayarak sırayla oynanan bir çeşit çocuk oyunu |
| | |
| Birem birem | Bir
bir, tek tek, ayrı ayrı. Topluca değil zorlukla tek tek gibi manalarda
kullanılır. (dökülen taneleri birem birem ne zorlukla topladı.gibi) |
| | |
| Bise - Biseği | Biraz,
birazcık, azıcık, bisecik çok az manasında kullanılır. (yediğinden bise
de bana ver, Biseği versem yermisin, Yediğimi çocuk görünce ben de canı
kalmasın diye bisecik verdim)gibi kullanılır. |
| | |
| Bistan | Kediler için, kedilere ünlemede, kedi çağırmada tekrarlanarak bistan bistan veya kediye hitapta kullanılır. Mahalli tabirdir. |
| | |
| Bitek | 1.Zahire
ambarlarında içine, buğday, arpa, yulaf, yem konulması için ayrı ayrı
yapılmış veya ayrılmış bölmelerdir. Taş duvar, ahşap tahta veya çantı
tabir edilen, sağlam ağaç bölmeler odunlar sıralaralarak aralarının
çamurla doldurulup sıvanması ile de yapılan sabit bölmelerden meydana
gelirdi. içine konulan zahirenin ismine göre isimlendirilir. Arpa
biteği, buğday biteği, yem, kırma, zavar biteği şeklinde
adlandırılırdı. 2. Bitki yetiştirmeye elverişli, verimli, mümbit toprak. |
| | |
| Bitikara - bitikare | Bitikara
kelimesi (Peti-pöti=fr. küçük) genellikle iki renkli ve küçük kareli
kumaşa denilir.(pöti kare, peti kareli veya) biti kare - bitikara
şekillerinde de telaffuz farklılıkları vardır. |
| | |
| Bitikare | Kasabada
kadınların dışarıda başörtülerinin üzerine örtünmek için kullandıkları
küçük küçük siyah beyaz renkte kareli örtü kumaş bezi. Küçük kareli bez
kumaş. |
| | |
| Bişirgeç | Pişirme
ile alâkalı ancak kelime kasabada daha ziyade tandırda saç üzerinde
pişirilen şepit-yuka tabir ettiğimiz geniş açılmış hamurun pişirilmesi
ve çevrilmesinde kullanılan özel yapılmış uzun ve yassıca olan ahsap
sopanın adıdır. |
| | |
| Bohça - boğça | Dört
köşesi bir yere getirilip eşya bağlanmak üzere yapılmış dört köşeli
kumaş veya dokuma. Dört köşe hazırlanmış kumaşa istiflenip sarılmış
eşya bağı-balyası. |
| | |
| Bön | Aptal,
şaşkın, avanak, ahmak manalarında kullanılır. Aslı bun olup darlık
sıkıntı ve karagün zorluk olarak da kullanılır. Bun da olmak bönleşmek.
|
| | |
| Boranı | Üzerine
yoğurt dökülerek yenilen bulgurlu veya pirinçli ıspanak veya benzeri
sebzeden hazırlanmış yemek çeşidi. Kasabada sulaç olarak geçmektedir. |
| | |
| bostan | Eski
zamanlarda Kazım Karabekir'de henüz ticari bir meta haline gelmeyen
karpuz ve kavun'un ekildiği yere verilen ad. Bostan tarlasnında
çobanları uyarmak amacı mutlaka devramber ekilirmiş. |
| | |
| Bostan korkuluğu | 1.
Bostana musallat olan kurt kuş ve zararlı hayvanları korkutup ürkütmeye
yarayan insan şekline insana benzer insan elbiseleri giydirilmiş
maskot. Taş toprak ağaç vs.den yapılmış korkuluğa da Hoyuk denilir.
2.mecazen. işe yaramaz, göründüğü gibi olmayan, aciz ve beceriksiz
kimse. |
| | |
| Bostangüzeli | Kasabada
bostangözeli de denilen, bostan ekilmiş, gübreli tarlaları seven,bahar
aylarında kendiliğinden çıkan, tazelerinin kavrularak yendiği sirken
otuna benzer yabani ot. |
| | |
| Böve | Örümcek, ağ yapan böcek, araziye açtığı deliğin çeperlerini ağla sıvayan böcek. Örümcek in kasabada diğer bir ismi böve dir. |
| | |
| Boyna (Boyuna) | Devamlı,
durmadan, halâ gibi manalarda kullanılır. Boyna tarla sürer, ne
bitmezmiş boyna çekiyor bitiremedi. Çeke çeke bitmedi gibi. |
| | |
| bozbaglar | 
Bozbaglardan bir Flash görmek icin tiklayiniz |
| | |
| Böğür | İnsan
vücudunda kaburga ile kalça kemiği arasında kalan bölüm. Böbrek
nahiyesi. Eli böğründe kalmak:umduğunu bulamamak, ümidini yitirmek.
Dağın böğrü: dağın yan orta tarafı. |
| | |
| Böğürmek | Sığır, dana, manda, deve vb.gibi hayvanların bağırması, narası. Böğürme sesi. Böğürtü. |
| | |
| Budala | Bud:Varlık,
uzaklık,Budala:Abdal, tasavvuf ehli, iç temizliği, iç temizliğine önem
veren saf, derviş manalarına gelen Budala kelimesi yurdumuzda ve
kasabamızda kullanılma maksadı bunlardan tamamen başkaca ve
Budala:Ahmak, ahmaklık, aptal, aptallık, bönlük, ebleh, akılsız hareket
eden kimseler için kullanılmaktadır. Para budalası:Para düşkünü para
sevdalısı şeklinde aşırı ve manasız düşkün para düşkünü gibi. |
| | |
| Bulamaç | Cıvık hamur, un, şeker ve yağla yapılan tatlı, pelte, kavrulmuş un ve yağla yapılan çorba, koyuya yakın sıvı kıvamı. |
| | |
| Bülbüllü/horozlu şeker | Çocuklar
için bülbül şeklinde, horoz şeklinde şişirilerek yapılmış, çöp monteli
çocuklar tarafından oyuncak gibi alınıp sevilerek yenilen şeker, şeker
oyuncak.(eskiden çok sıklıkla kasabaya gelen satıcılardan alırdık.
Satıcısı da "horozlu şeker, bülbüllü şeker, paraları cepten çeker,
parası olmayanlar da sümüğünü çeker" şeklinde maniler söylerdi. |
| | |
| Bun | Sıkıntı, iç daralması, görünür bir sebep olmaksızın çekilen tedirginlik, duyulan bunaltı. Buhran. Rahatsızlık darlık veren hal. |
| | |
| Buru demiri | Istarda
halı kilim vs. dokuma malzemesini gergin durmasına yarayan, ıstar
üzerindeki döner ağaçlara sokularak döndürerek gerdirmeye elverişli,
özel eğrilik verilerek yapılmış kuvvet tatbik edilebilen demir malzeme. |
| | |
| Bürüde | Bürünülecek,
örtünülecek, sarınılacak eşya-malzeme anlamına gelmekle beraber,
kasabada daha ziyade yatak yorganın katlanıp kaldırıldığı yüklük
örtüsü, yüklük perdesi manasında kullanılmaktadır. Her türlü dokuma
kumaş, pazen, basma gibi ince ve kalın kumaştan yapıldığı gibi halkın
kendi imkanları ve el emeği ile yünden eğirilip özel olarak dokunulma
çoğunlukla sarı-siyah, turuncu siyah çeşitli renkli ve hane desenli yün
dokuma örtülerin adıdır. |
| | |
| Buymak | Soğuktan donarak ölmek. Ölme derecesinde çok üşümek. |
| | |
| Buzağı | Yeni
doğmuş, süt emen inek yavrusu. Yeni doğmuş dana. Buzağılamak: İneğin
buzağı-dana doğurması. Kasabada doğuracak ineğe buzalacı, ineğin
doğurmasına da buzalamak denilmektedir. Buzağı:İnek,manda ve camızın
yeni doğmuş yavrusu. |
| | |
| Büğe-Büğelek - Bövelek | Büğe
veya büğelek: İnek,sığır vb.hayvanları sokup kudurmuşa döndüren bir tür
sinek, mavi sinek./ Büğe:(Böve) bir cins zehirli örümcek. Büğe uyladığı
inek vs. hayvanı arazide kudurmuşa döndürür. Hayvan büğeden kurtulmak
için ne yapacağını bilemez hale gelir. Kaçar, koşar,tutulup yakalanmaz
hal alır. (Büğelek tutmuş inek gibi kaçar) |
| | |
| Buğuz | Sevmeme,biri hakkında gizli ve içten düşmanlık besleme, kin nefret duyma. Buğzetme, husumet duyma. |
| | |
| Bıçılgan | Açılmış azmış, iyileşmesi zorlaşmış iltihaplanmış, kasaba tabiriyle havakmış ilerlemiş yara. |
| | |
| Bıdıkı (Bisecik) | Azıcık , az miktarda |
| | |
| Bıngıldak | Yeni
doğmuş çocuğun kafasının üst-ön tarafında alnı ile tepesi arasında
henüz kemikleşip sertleşmemiş yumuşak kısmı. Bıngıl bıngıl:Dolgun
hafifçe hareketli titrek peltemsi. |
| | |
| Bıtırak (Bıtrak) | Yüzeyi
dikenle kaplı ot tohumu. Batarak acı veren ve elbiseye tutunup sıvaşkan
tohumlu diken. (Çok sık meydana gelen meyveye pıtrak gibi, yapışkan ve
sıvaşkan üst başa musallat olup rahatsızlık veren şeylere pıtrak gibi
yapışkan.) şeklinde batıp ayıklanması zor durumlarda kullanılır. |
| | |
| Bığır bığır | Etine dolgun şişmanca kişinin şişmanlık durumu ve şişmanlık sebebiyle usul yavaş hareketi manasında kullanılmaktadır. |
| | |
| Caba | Bedava, ücretsiz, karşılıksız,parasız. cabası: fazla olarak üstelik. |
| | |
| Cadaloz/cadalos | Ağız
kalabalığı ile herkesi susturup, haksız olduğu halde haklı çıkmaya
çalışan, şarlatan gözüaçık. /çok konuşan huysuz ve geçimsiz yaşlı
kadın./pek cadalos adam/cadalos karı. |
| | |
| Cadı - Cazı | 1. Hortlak. 2.Büyücü kadın, çirkin ve kötü huylu, kavgacı koca karı. Cazı: üzerinde cadılık vasıflarını toplamış adam. |
| | |
| Cafcaf- cafcaflı | Gösteriş, şatafat, gürültülü boş söz. Gösterişli sahte süslü. Fiyakalı, takıp takıştırılmış süslenmiş. |
| | |
| Caka | Gösteriş, fiyaka, çalım. Caka satmak: gösterişli davranıp çalım yapmak. Cakalı: caka satmayı seven, fiyakalı süslü. |
| | |
| Çakmak, çaktırmak, çaktırmamak | Çakmak
fiilinden başkaca Kelimelerin üçü de mecazi anlamlıdır. Çakmak:fark
etmek, anlamak, sezip sezinlemek. İmtihanı kaybetmek, sınıfta kalmak.
Çaktırmak:Hissettirmek. Aklını erdirip, direkt söylemeden anlatım.
Çaktırmamak:Haber vermeden, uyandırmadan, hissettirmeden yapmak. |
| | |
| Çakıldak | Koç,
koyun, kuzu ve keçi gibi hayvanların kuyruk altı ve dışkılama
bölgesindeki kıllarına bulaşan, takılıp kalan ve bulaştıkça büyüyüp
sertleşen çakıllaşıp çoğalan pislik. Dikkat edilmediğinde büyüyüp
çoğaldıkça hayvanı rahatsız eder. parçaların birbirine sürtünüp ses
çıkarması, taşıma zorluğu sebebiyle sıkıntı verir. (insanların argo
manada birbirilerine alay ederek çakıldaklı lafını kullandıkları da
görülür.) |
| | |
| Çala | Çala:
bir kelimenin önüne geldiğinde o kelime manasının hızlı ve gelişigüzel
hareketini anlatır. Çalakalem, çalakamçı, çalakırbaç, çalakılıç,
çalçene gibi. / Çala kelimesi kasabada bunlardan başka ve çoğunlukla
eskimiş, yıpranmış, kullanılmış, kullanılmaktan eskimiş elbise, eşya
vs. için kullanılmaktadır. |
| | |
| Çalmak | Kendine
ait olmayan bir şeyi almak. Hırsızlık yapmak manasına gelen bu kelime
başkaca mecazen vurmak sallamak çarpmak, kırbaç çalmak kamçı çalmak,
her hangi bir musiki aleti çalmak, kapı çalmak, maya çalmak, zil
çalmak, andırmak benzetmek manasına yeşile çalmak, bozmak manasına
yemeği bakır çalması, yontup çıkıntıları yok etmek, sürmek manasına
ekmeğe yoğurt çalmak gibi hırsızlıkla ilgisi olmayan anlamlarda da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Canavar | Can(Türkçe):
insan hayatı
Aver(Farsca):Öldüren. Canavar: Can alıcı - / aa- Canavar:Yırtıcı,
vahşi,koyun kuzu ve evcil haycanlara zarar veren, cana kıyan köpeğe
benzer ve köpekten büyükçe yabani yırtıcı hayvan. Canavarlaşma:her şeyi
tahripten kaçınmayan kötü huylu zalim, gaddar. Kurt:Yaratılışından
bugüne kadar evcilleştirilememiş, bu özelliğinden dolayı Türk tarihinde
hürriyet sembolü ve yol gösterici olarak algılanıp, bozkurt efsanesinde
yer almıştır. |
| | |
| Çantı | Ev
kaskılarında, evlerin yüklük, hamam evi de denilen gusülhane gibi
bölümlere ayrılmasında, ambarlara bitek yapmak gibi işlerde kullanılan
kereste ile bölünüp kontraplakla kapatılmasına, kereste iskelet
aralarının küçük parça tahta, odun, gületapan kökü ve kamış gibi
malzemelerle bölünüp yerine göre ızgara gibi bölünen kısımların çamurla
sıvanarak duvar gibi ayrılan yapılara çantı, yapılan işleme de
çantılamak denilir. Mahalli tabirdir. Eskiden kasaba taşından yapılan
evler yük taşıyıcı duvarların dışında boydan boya uzunca yapılır,
araları da çantılarla bölünüp işlenerek musandıralar, yüklük ve
gusülhaneler çıkarılır, genellikle aralıklara açılan oda kapıları da
ortalarına yapılırdı. |
| | |
| Çapanoğlu | Mecazen
umulmadık neticeler verecek, yapılan işin altından akla gelmedik
neticeler çıkacak oyun, hile desise ve kandırmacalarla
karşılaşılacağından korkulan karışık iş, karmaşık durumlarda "altından
çapanoğlu çıkar" diye endişelenmeler. Ters sonuca götürecek tuzağa
düşme, zarara uğrama vs. |
| | |
| Caski | Cas:
Osmanlıca da pis, kir, necaset manalarına gelir. Caski nin kelime
karşılığı olmamakla birlikte, kasabada hırsız, casus, gözüaçık korkusuz
yaramaz çocuk manalarına kullanılmaktadır. |
| | |
| Çayan | Çok
ayaklılardan 21 çift ayağı bulunan sarımsı renkli zehirli böcek.
Kasabada bu böceğe kırkayak veya kırkayaklı de denilir. Mecazen
sarışın, çiğ sarı ve soğuk, sevimsiz, sinsi kimselere de çayan veya
sarı çayan denilir. |
| | |
| Cazı | Eza
cefa veren, huzur bozan, zararlı ve böcek gibi sokup ısırıp acıtan.
Çirkin, kötü huylu, kavgacı kimseye denilir.Mahalli kelimedir. |
| | |
| Çağıldamak, çağlamak. | Suyun kabarıp taşıp akması, çağlayıp akması. Taşlara kayalara çarpıp ses çıkararak akması. Akar su sesi. |
| | |
| Cebellezi | (argo) Hakkı olmadığı halde bir şeyi kendine mal etme. kendisine ait olmayan bir şeyi alma. Cebine indirip sahiplenme. |
| | |
| Cebelleşmek | Uğraşmak, didişmek, çekişmek, uylamak. Nizahlaşıp itişip kakışmak. Cedelleşmek. Mücadele etmek. |
| | |
| Çeç | Tarladan
biçilmiş ekin tanelerinin toplu olarak harmanda dökülmüş hali. Tınas
savrulması ile ortaya ayrılıp çıkan tanelerin büyük çapta toplu halde
yığılmış hali. Buğday çeci, arpa çeci, yulaf çeci gibi mahsulün cinsine
göre adlandırılır. Harman savrulması ile rüzgarla uzağa ayrılıp ve
toplu hale getirilmiş samana da namlı - saman namlısı denir. Mahalli
tabirdir. |
| | |
| Celâllenmek | Hiddetlenmek, öfkelenmek, sinirlenmek. Çar çabuk kızıp kabarıp öfkeli hale gelmek. |
| | |
| Çelen | Taş
tuğla kerpiç ve biriket gibi malzemeden yapılmış, havlu veya bahçeyi
çevreleyen, komşu bahçeyi veya parseli ayıran ihata duvarı. |
| | |
| Çeltek | Çoban
yardımcısı, çoban yamağı. Sorumluluğu çobana ait olan sürünün
güdümünde, otlamasında, sevk ve idaresinde çobana yardımcı olarak
çalışan yardımcı. |
| | |
| Çemkirmek | Köpeğin
kesik kesik ve hırslı hırslı havlaması, argo ve mecazen karşı gelmek,
dikleşmek, karşılık vermek, saygısızca konuşarak karşı cevap vermek. |
| | |
| Cenabet | Gusül
abdesti almayı icap ettiren durum ve bu durumda olan cünüp. Pis, kötü,
berbat. Uğursuz sayılan hal. Mundar manalarında kullanılır.(Cenabetten
keramet olmaz:pis kötü, günahkar kimseden iyi şey beklenmez
manasındadır.) Aslında müslüman bu halde bile hiç bir zaman pis ve
mundar olmaz. Ancak gusül abdestine verilen önemi ağırlaştırmak için bu
tür tabirler eklenmiştir. İslamiyette zorlama ve normal hali
ağırlaştırıp zorluk verme yoktur. Bununla birlikte gusül abdesti almak
farz ibadettir. Geciktirilmemesi gerekir. Kasabamızda da her müslüman
beldede olduğu gibi gusül abdestine her türlü işten evvel ilk öncelik
verilmektedir. |
| | |
| Çenilemek | Köpek
veya köpek cinslerinin saldırma ısırma gibi fiili mücadelelere
giremeden havlayıp yaygara koparması, dövülüp veya başka köpekler
tarafından boğulmuş köpeklerin ulu orta havlama sesi dışında bağırarak
kaçması veya kaçarak bağırması.(köpeği dövmüşler. durmadan çen çen
çeniledi.) |
| | |
| Cenk | Cenk
kelimesi savaş manasının dışında kasabada bakır malzemenin
oksitlenmesi, küflenmesi, nem veya hava ile temasından bakır kırmızısı
renginin sararıp, yeşerip, kararması ile zararlı zehirli hale gelmesine
cenk almış cenkleşmiş denilir. Bakır kap kacak mutfak malzemesi
kalaylanmadan kullanılmaz. Kalayını kolay çıkaran sirke, salça, yoğurt
gibi gıda maddelerinde dikkatli olunur. Cenk almış bakır malzemede
duran gıda maddelerinin yenilmesi zehirleyici olduğundan öldürücü
sonuçlara götürebilir. |
| | |
| Cerahat | Yaralanma ve iltihaplanma sonunda meydana gelen ve deri altına toplanan sıvı, irin. |
| | |
| Cereme | Suç, kabahat, günah, kendisi veya başkasının sebep olduğu zararı çekme. ceza parası. suçun kabahatın karşılığı ödenen ceza. |
| | |
| Çevrik | Çember
içine alınmış, etrafı çevrelenmiş yer. Çevrik kelimesi Kasabada
kenarları duvarlarla çevrilip ihata edilmiş, koruma altına alınmış
üzeri açık boş arsa veya arazi olarak kullanılır. Korunduğu için bahçe
yapmaya, mahsul dökmeye, hayvan muhafaza etmeye müsait havlu. |
| | |
| Cibilliyet - cibilliyetsiz | Yaratılış, huy, tabiat, ahlak, tiynet. Cibilliyetsiz: ahlaksız, huysuz, tiynetsiz, kötü huylu, soysuz, kötü ahlaklı. |
| | |
| Cidav - Cıdavı | Cida-cidal:(arapçada)
kavga, savaş,cenk, şiddetli tartışma manasındadır. Cidav:atın iki
omuzarası ile boynun birleştiği yer manasındadır. Cidav ve cidavı
kelimeleri kasabada halk arasına kaynaşmaz, ihtilafçı, kavga gürültücü,
yaygaracı, huysuz, ürkek çalımlı manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Cimbit | Cimbit
hem Cımbız kelimesinin karşılığı olarak(kaşını cimbitle inceltmiş), hem
çimdik kelimesinin karşılığı olarak(çocuğu cimbitleyerek ağlattı), hem
de nadiren de olsa az çok az atılacak tuz veya biber ölçeği gibi
de(salataya bi cimbit tuz atmış tuzsuz yedirdi) gibi kullanılır.
Mahalli kelimedir. |
| | |
| Cimcik | 1.
Parmak uçları ile burarak sıkma-acıtma. Sessizce ikaz etmek, terbiye
etmek, dikkat çekmek, ihtar etmek gibi yapılan harekettir. Çimdik
kelimesinin kasabada kullanılagelen şeklidir. 2. Baş ve işaret
parmaklarının birlikte kavradıkları miktar. bir (çimdik) cimcik tuz
koy. |
| | |
| Cimcime | Küçük
küçük, ufak tefek. küçük lezzetli bir çeşit karpuz. Ufak tefek ve
şirin, küçük yapılı güzel. Minyon tipli şirin minnoş kadın. |
| | |
| Çimen - çemen | Kokulu
tohumu olan maydanoz cinsinden bir bitki. Bu bitkinin tohumu öğütülerek
elde edilen tozu ile sarmısak ve biber karıştırılmak suretiyle yapılan
ekmek üzerine macun şeklinde sürülerek yenilen katık. / Pastırma
yapımında kullanılan pastırmalık etin dışına sıvanarak bekletilen
bastırmaya tadını kazandıran baharatlı acı ve kırmızı renk verilen
sıvamanın hazırlanmasında kullanılan bitki tozu. |
| | |
| Cimnastik - Jimnastik | Vücudu
ve vücut organlarını alıştırıp güçlendirmek için yapılan hareketler.
Beden idmanı, spor. Kültür-fizik hareketleri. Yer hareketleri, barfiks,
atlama, uzun atlama, kulplu beygir, halka, paralel, denge kalası gibi
yarışma kolları bulunan bir spor dalı. |
| | |
| Cingil - Cıngıl | Kelime kasabada cingil olarak kullanılmaktadır. 1.Üzerinde ancak birkaç üzüm tanesi bulunan küçük salkım.
2.Yemeni kenarlarına ve giyeceklere takılan küçük salkım şeklindeki boncuk, gümüş vs. süs eşyası.
3.Kasabada burundan damlayan sıvı manasında da kullanılır. |
| | |
| Çiriş çanağı | Çiriş:Ciltçiler
ve ayakkabıcılar tarafından kağıt, deri, bez yapıştırmakta kullanılan,
öğütülerek toz haline getirilmiş sarızambak kökünden yapılan tutkal.
Çiriş çanağı:karılarak bir kapta yapıştırmada kullanılan ve
yapışkanlığı sebebiyle ağzı yüzü karışıp şekli bozulmuş çanak, tas
vs.çirkin görünümlü çiriş kabı. |
| | |
| Çirkef | Çirk:Kir,
pas, pislik. Pislenmiş, kirlenmiş, kokuşmuş su. Mecz.pis kirli,iğrenç
şey veya kişi. Çirkeflik yapan, kötü ve pis huylu hareket eden.
Çirkefleşmek:kötü huyu ve hareketleri ön planda tutarak hareket
sergilemek. |
| | |
| Civan | Genç ve körpe erkek adam. Delikanlı. Nevcivan:çok genç delikanlı. Civan boylu:ince uzun yapılı, ince uzun boylu. Dal boylu. |
| | |
| Çivit | Hindistan
ve Yemen de yetişen bitkiden çıkarılan mavi renkli kök boya- ot boyası.
Bu mavi renge çivit mavisi de denilir.Mavinin bir tonu, koyu mavi renk.
Çamaşırların sarılıklarını gidermek için çamaşır tozuna veya durulama
suyula birazcı katıldığında tam beyazlık elde edilir. |
| | |
| Çiğdem | İlk
bahar aylarında bağlarda ve dağ eteklerinde çıkan, ince pırasa yaprağı
veya uzun çayır yaprağına benzer otlu, beyaz sarı ve pembe çiçekleri
olan tabanında fındık veya sarmısak gibi ve file şeklinde kabuk içinde
soğanı bulunan bitki. Kitaplarda öksüzoğlansoğanı olarak da
geçmektedir. Bahar aylarında bağ budama, bağ kazma veya yaylaya at
gütmeye gidildiğinde çiğdem sökülüp toplanıp çok lezzetli ve sevilerek
yinilirdi. |
| | |
| Çiğe | Badem,
ceviz, kabak çekirdeği ve ayçiçeği gibi kuruyemiş çeşitlerinin yenilen
içine deriz. Cinsine göre ceviz içi, badem içi, kabak çekirdeği içi
gibi badem çiğesi, ceviz çiğesi olarak da kullanırız. |
| | |
| Çiğnem | 1.Ağızda
bir seferde çiğnenilebilecek miktar. Bir çiğnemlik yedim. Bir çiğnem
sakız vs. 2.Ağızda çiğnenilerek dişi olmayan küçük çocuklara verilen
yiyecek(geviş). |
| | |
| Çobanaldatan | Uzun
ve oynak kuyruklu, boz renkli alatavuk veya alacatavuk da denilen kuş.
Keçisağan kuşu. Çobanlara karşı yaptığı hareket ve çıkardığı seslerle
çobanları aldattığından bu isimle anılmaktadır. Tarla kuşu. |
| | |
| çödürmek | işemek. çiş yapmak. abdest bozmak. küçük abdest yapmak. |
| | |
| Çoka | Yığma
taş-taştan kayadan oluşma taş kaya kayılarak yapılmış yüksekçe tepe
manasınadır. Kasaba'da kozağaç adıyla bilinen mevkisinin üzerinde sarp
kayalık mevkiine verilen ad, eteğindeki yayla düzlüğünde kaynak suyu ve
hayvan sulama yalak-havuzları vardır. |
| | |
| Çolpa | Elinde
ayağında sakatlık varmış gibi uygunsuz hareket eden, beceriksiz, eli
işe yatkın olmayan, acemi ve bilgisiz hareket eden, yöndemsiz, usülsüz
ve işbilmezlik. |
| | |
| Combalak | Düşüp
kalkmak, yatıp kalkmak, takla atmak. Başı yere eğerek sırtı üstüne
yuvarlanmak. Combalak kılmak: Eğilip yerde başı sırtı ve kalçadan
ayaklarına doğru yuvarlanarak kalkmak. |
| | |
| Combul | Tencereden tabaklara sulu yemek ve daha ziyade çorba, hoşaf, komposto koymaya yarayan uzun saplı çukur kepçe. |
| | |
| Çöp basma | Kasabada
yakın zamana kadar komşuların davarlarından sağdıkları sütü, süt
değişiği olunan komşulara sırası gelene getirerek ölçü olarak
kullanılan kova helke veya tencereye dökülerek temiz bir çöp veya çubuk
parçası batırılarak ıslanan sınır bıçakla işaretlenip tekrar geri
ödemede kullanılan çöp kertilmesine çöp basma veya çöp basması denilir.
Günümüzde çok seyrelmiş veya geçerliliğini kaybetmiş bir adetimiz. |
| | |
| Çöpçatan | Kısmet
bulan, evlenecek kişiler arasında aracılık yapan, bir araya gelip
görüşüp anlaşmalarına ve evlenmelerine yardımcılık yapan kimse. / argo
hampa:yardımcı, yardakçı, kafadar.(hampa iyi manada kullanılmaz) |
| | |
| Cozutmak | Sözünü
yerine getirmemek, oyundan kaçmak,yan çizmek, vaadinden caymak, oyun
bozmak manalarına kullanılır. Oyunu kavgaya dönüştürerek bitirmek
cıllımak veya zıllımak olarak da kullanılır. |
| | |
| Çöğen | Tarlalarda
kendiliğinden çıkan kökü toprak altında yıllandıkça uzunlaşıp
kalınlaşan, üste seyrek kaba dallı budaklı otu ve beyaz küçük çiçekleri
olan bir ot türüdür. Çöğenin otu sonbaharda kendiliğinden kuruyup
kaybolur. Kökü ise toprak altında kendini muhafaza edip her yıl yeşerir
ve kol gibi kalınlık ve uzunluklara erişebilir. Bu bitkinin kökü kimya,
ilaç ve gıda sanayiinde kullanılmaktadır. Su ile temas ettiğinde soda
gibi yuşatıcı olup köpürdüğünden temizlik maddesi imalatında
kullanılır. Şifalı bitkidir, gıda sanayiinde özellikle helva tahin
helva, köpük helva yapımında aroma ve seyreltici-yoğunluk kıvam
hazırlayıcı olarak kullanılmaktadır.Helvacı kökü de denilir. Kasabada
eskiden çokca yetişir, insanlar tarafından özel olarak toplamaya
gidilirdi. Kök topraktan kazılarak çıkarıldığı için adına çöğen sökme
(Çoğan sökme) denilirdi, çıkarılıp toplanan bitki kökleri zamanında
bakkallar tarafından satın alınır, toplanan kökler şehirlere satılarak
ticareti de yapılırdı. Kasabada kışın sıra gecelerinde köpükhelva
yapımında kullandıklarını görürdük. Zamanımızda yabancı ot mücadelesi
sebebiyle yok olmaya yüz tutmuştur. |
| | |
| Çoğunsamak - çoksanmak | Çok
görmek, çok bulmak, kendisinden istenileni esirgemek gayreti,
istemsizlik. (Yapılan bir işin karşılığında istenilen parayı çok
bulmak.) |
| | |
| Çöğür | Ekin
içinde, kırlarda kendiliğinden ve tohumlarından biten, büyük cins diken
ve odunlaşıp ağaçlaşmış küçük boylu dikenli çalı. Çöğür yaprakları
kadar sıkça ve sertçe dikenlere sahip olduğundan batması sebebiyle
insanlar ve hayvanlar tarafından da sevilmez. |
| | |
| Cubra | (Cibre-cibire
den gelmiştir) kasabada cubra olarak söylenir. Suyu sıkılmış, suyu
alınmış üzüm posasına denilir. Pekmezlik üzümlerin şıranalarda çiğnenip
sıkıştırılıp suyu sıkıldıktan sonra posaları atılmaz. Üstü bastırılıp
örtülüp kendi içinde ekşimeye-tütmeye bırakılır. Üzerine dökülen su
tekrar süzülerek sirke yapılır. Tekel ve içki sanayiinde cubradan
damıtılarak elde edilen rakıya cibre rakısı denilir. Ancak kasabada
cubra sirke yapımı dışında kullanılmaz. Kullanılacak yönü kalmayan
cubrayı hayvanlar severek yerler. |
| | |
| Cüccem | Cüccem
çörekotunun kasabada kullanılan karşılığıdır. pasta,börek, hamur işi,
yağ, yoğurt üzerine serpilir. Sindirimi kolaylaştırıcı, gaz giderici
özelliği vardır. Cüccem-çörekotu yağı bebeklerde karın ağrısına karşı
da kullanılır. Yazılı kaynaklarda çok yararlı olduğundan bahsedilir.
Ölümden başka her derde dava olduğu söylenir. Kokusu ve tadı hoş, siyah
renkli küçük taneli ot tohumudur. |
| | |
| Cücük | Körpe,
çok taze, tatlı, leziz, soğanın ortası, soğanın küçüğü, yeni sürmüş
küçük dal, filiz, tomurcuk. Soğan ve katmanlı bitkilerin göbeği. Kuş
veya tavuk yavrusu civciv, bir şeyin küçüğü. Cücüklenmek:filizlenmek,
filiz süymesi. |
| | |
| Çükür | Kazma
nın kasabada kullanılan adıdır. Mahalli tabirdir. Taş sökmede,kütük
sökmede, yer kazmada kullanılır. İki ağızlı bir ağzı kazma diğer ağzı
ağaç odun kesmede kullanılan sapı ahşap dayanıklı, kuvvet tatbik
edilebilen kazıcı kesici alet. Antalya ve ilçelerinde de aynı isimle
anılmaktadır. |
| | |
| Cümleten | Hep,
bütün, hep birlikte, hep beraber. Hepsi bir arada. Toplanmış olarak.
Cemi cümle: bütün herkes. Herkesin toplanması, bir araya gelmesi. |
| | |
| Çuvaldız | Çuval, torba, halı, kilim, dayama yastığı yatak gibi kalın malzemeyi dikmeye yarayan ucu yassı ve sivri uzunca büyük iğne. |
| | |
| Çüş | Eşeği durdurmak için kullanılan söz. / argo. aptalca harekette bulunan kimselere de ileri gitme manasına söylenir. |
| | |
| Cıcık | Gaz
lambalarında yanan fitilin üzerine kapatılan ışığı çoğaltıp lambanın
sönmemesini sağlayan lamba şişesi. Kasaba ve havalesine ait mahalli
tabirdir. - Cıcığı çıkmak: Üstü açılıp kalkan deri altında etin
görünmesi, yaranın açılıp iç kısmın dışa görünmesi. Cıcığını çıkarmak:
Çok harpalayıp içini dışına çıkarmak. i |
| | |
| Çıkrık | 1.Halı,
kilim, çul, çuval, tülü, halı dayama yastığı vs dokunması için
hazırlanan yünün eğirilip bükülmesi işinde kullalınır.Üzerinde iplik
sarılan çark sistemi de denilebilir. Makineleşmiş büyük kirman
şeklidir. Büyükçe süslü iki kasnağın karşılıklı ortasına ip döşenerek
davul gibi şekil verilmiş, ortasındaki dönen ağacına döndürücü kolu
montelenmiş bulunan tekerleğin dönmesi ile gücünün sağlamca bir ip
aracılığı ile 1 metre ilerisinde monteli mile aktarılması ve milin
sürati ile de bağlanan yünün hızlıca dokunacak ip haline gelmesi için
kullanılan sistem bütünlüğüdür. Hızlı dönen iğ tabir edilen mil dışında
tamamı ahşap malzemeden yapılmıştır. Zamanımızın nostaljik aletlerinden
olup büyük yapılarda duvar dekoru süs aleti olarak kullanılmaktadır. 2.
Kuyudan su çekmede kullanılan üzerine ip sarılıp boşaltılarak kuyudan
kovayı indirip çıkaran alet. kuyu dolabı da denilir. 3. Ağaçtan
yuvarlak malzemeler de işlenilen iptidai tornaya da çıkrık denilir.
Kasabada çıkrık denilince akla 1.maddedeki ip eğirme bükme aleti akla
gelmektedir. |
| | |
| Çıkı - çıkın | Çıkın
kelimesi kasabada çıkı olarak kullanılır. Küçük bohça, içine yiyecek,
erzak, para, küçük ve az malzeme konularak bağlanmış paket. Azık
çıkısı, para çıkısı. (azığını mendiline çıkılayıp davarın ardına gitti.
Çobanın çıkısını hazırladınmı?, karnımız acıktı çıkıya ne koymuşlar
bakalım. vs.gibi) |
| | |
| Cılga | Dağlık ve ormanlık arazide, dar ve dolambaçlı yol, keçiyolu, patika yol. |
| | |
| Cılgısız | Mızıkçılık, sululuk ve cıvıklık gösteren, yaramazlık yapan çocuklar için kullanılır. |
| | |
| Cılk | Bozulmuş,
kokmuş, çalkanmış bağları çözülmüş sulanmış, irinleşmiş, eksilip
boşalmış, faydasız hale gelmiş. Bayatlamış.(cılk yumurta, cılık yara,
cılklaşmış meyve, cılkı çıkmış iş. gibi) |
| | |
| Cıllımak - Zıllımak | Sözünden
dönmek, oyundan kaçmak, vaadinden caymak, oyun bozmak manalarına
kullanılır. Oyunu kavgaya dönüştürerek bitirmek manalarında cıllımak
veya zıllımak olarak her iki halde de kullanılır. Zılmak kaçmak
uzaklaşmaktır. |
| | |
| Cıncık | Genellikle camdan yapılmış, bardak çanak şeklindeki irili ufaklı kırılacak eşya. |
| | |
| Cıngıldak | Çanın,
zilin küçüğü, hayvanların boynuna takılan küçük çan veya çocukların
oyuncak olarak oynadıkları zil sesli demir, teneke ve plastikten
yapılmış içindeki tanelerin çarparak ses çıkardığı çocuk oyuncağı. |
| | |
| Cıngırık | Ortasından
bir noktaya dayanan, iki ucuna karşılıklı birer kişi binip, bir tarafı
aşağı bir tarafı yukarı hareket ettirilerek ekseni etrafında
döndürülerek eğlenilen kalas düzeneği. Kasabada çocuklar, genç kızlar
ve hatta kadınlar bayramlarda meydanlara kurulan cıngırıklar etrafına
topllanıp eğlenirler, salıncaklara binerlerdi. |
| | |
| Cırcır | Fermuar
kelimesinin kasabada ikinci kullanılan adıdır. Valiz, bavul, pantalon,
fanila, çanta ve cüzdan cep ve ağızlarını kapamada kullanılır. |
| | |
| Cırmık - cırmalamak | Tırnakla yaralama, tırnak izi. Cırmalamak: Tırnakla çırmık atmak, parmak uçları ile yaralamak, çırmıklamak. |
| | |
| Cırrık | Sığırcık
kuşları kasabada cırrık olarak da adlandırılır. Çıkardıkları ötme şekli
ve renkleri itibariyle kara cırrık olarak vasıflandırılır. Çocuklarca
kış günlerinde Yerlerin karla kaplanması ile ile beslenme zorluğu çeken
kuşları yakalamak için at kuyruğu kılından yapılmış ilmiklerle
doldurulan tuzaklar kurularak cırrık kuşları yakalanırdı. |
| | |
| Cırtatan | Bağ,
bahçe, harmanyeri ve rastgele yerlerde kendiliğinden çıkan küçük kavun
kökenine benzer ve biraz daha gri kül renginde kökenleri olan meyvesi
küçük ve tüylü hırtlağı andıran bitkidir. Mahalli bölgelere göre acı
hıyar, eşek hıyarı ve acıkelek isimleri ile de anılır. Söylenenlere
göre sinüs dolgunluklarında sinüzit rahatsızlıklarında meyvesinin suyu
buruna damlatılırsa sinüslerin açılacağı rivayet edilir. Ancak zehirli
bitki olduğundan kullanılacak dozun çok önemli olduğu saf olarak
kullanılmaması gerektiği, gliserin gibi yağlı mahlüllerde mutlaka
seyreltilmesi gerektiği aksi halde kanamalara yol açma riskinin yüksek
olduğu halk arasında anlatılır durur. Tıp otoriteleri tarafından riski
ön plana getirilerek kullanılmaması tavsiye edilmektedir. |
| | |
| Cıs | Çocukların
tehlikeli şeylerden ve daha çok yakıcı ateş, kesici eşya gibi şeylerden
uzak durmalarını sağlamak için söylenen korkutma ve uyarma lafı. Bunun
için deney ve tecrübe ettirilerek birazcık da ateşe maruz bırakılıp
eli-teni ısıya tutulur,soba, ütü, çaydanlık gibi yakıcı aletlere
dokundurulur ve cısss denilerek tecrübe ettirilir. |
| | |
| Çıtçıt - çıtpıt | Birbirinin
içine giren iki parçadan ibaret olup, tutturulmak istenen iki parçalı
nesneye karşılıklı birer parçası dikilen tutturucu. Düğme yerine
kullanılan, küçüklüğü sebebiyle yer kaplamayan kasabada adına şipdüşen
de denilen düğme. |
| | |
| Cıvık | Fazla
sulu, bulaşkan, yoğunluğunu kaybetmiş sulanmış. - Etrafındakilere soğuk
ve sıkıcı şakalar yapan dalaşan, ciddiyetini kaybeden, şımarık kişi. |
| | |
| Cızı | Bu kelime kasabada çizgi manasına ancak genellikle bağ bostan ekiminde gater veya sıra anlamında kullanılır. |
| | |
| Daban bas gübbüdü bas | Ayaklarını
yere yeni basmaya başlayan çocukları, basma konusunda heveslendirmek
için yapılan "Daban bas, gübbüdü bas, birini de kaldır, birini bas"
tezahürat.. |
| | |
| Dada | Küçük çocuk bebek yiyeceği, çocuk maması. |
| | |
| Dadanmak | Bir
şeyin tadını tadıp alışmak, lezzetini alıp tadını öğrenip alışkanlık
kazanmak. Tutkunu olmak. (çocukları oyuna dadandırdınız derse
çalışmıyorlar. Siz eğlenceye çok dadandınız her zaman olmaz. gibi) |
| | |
| Dâhdaha | Dâh:At
ve eşek gibi binek hayvanlarının hareket etmesi için ünleme sözü.
Dahdaha: Atın, arabanın harekete geçmesinde çalakamçı ve yerinde sevinç
göstererek harekete katılmak ve hızlanmayı desteklemek.("at elin eğer
emanet senin bir dahdahan var" sadece işin şamatasında olanlara
söylenir. |
| | |
| Dal | Ağaç
dalı, ağaç kolu manasının dışında kasabada sırt ense arka manalarında
kullanılır. Dalına alıp götürmek, dalına yüklemek, dalında taşımak,
dalı kaşınmak, dalına binmek gibi. |
| | |
| Dalamak | Yakmak,
acıtmak, kavurmak, ısırmak, dişle koparmak, vurup kapmak, talan etmek
manalarına kullanılır. (ısırgan daladı, köpek daladı, ayı dalamış,
sivri sinikler dalamışlar. gibi) |
| | |
| Dalağı dışında | Düşündüğü
gibi, kalbinden geçtiği gibi konuşan, işi dışı bir, hatalı da olsa
bildiğini söyleyen, karşısındaki kırılsa da doğruyu söyleyen, dobra
insanlar için kullanılan mecazi deyimdir. |
| | |
| Dammak | Bu
kelime lügatlarda damla ile ilgili damlamak şeklinde geçmekte ise de,
Dammak: kasabada aklından geçmek, bir şeyin olacağını önceden bilmek,
ön sezi olarak aklından geçmek geçirmek manalarında kullanılır. (Bunun
böyle olacağı aklıma dammıştı. Senin söylediğin gibi aynen benimde
aklıma damdı. Bilmiştim böyle olacağını aynen aklıma damdıydı. gibi) |
| | |
| Damızlık | Hayvan
üretmek için döl almak için beslenen erkek veya dişi hayvan.(damızlık
koç,damızlık boğa, damızlık inek gibi) / argo. çalışıp işe güce
gitmeyen tembel insanlara da denilir. |
| | |
| Danaburnu | Toprağın
altında sebze ve bitkilerin köklerini keserek kuruyup yok olmasına
sebep olan, irice başlı, parlak kahverenginde sert kabuklu, kasabada
süreğen olarak da adlandırılan zararlı haşere. |
| | |
| Dandik | Argo
olarak kullanılır. Yapmacık, basit, uygunsuz, ve münasebetsiz uydurma,
kısa, kısacık tuhaf manalarında kasabada kullanılır ve mahalli
kelimedir. (çok dandik bir hali var. hiç de yakışmamış dandik olmuş.
Bırak dandik işleri de esasa bak. Paçası dizinde çok dandik olmuş. gibi) |
| | |
| Dangalak | Akılsız, düşüncesiz, budala. Dangul dungul konuşan. Konuşması ve hareetleri kabaca olan münasebetsiz hareket sergileyen kişi. |
| | |
| Dangırdamak | Kaba
ve başkalarını rahatsız edecek şekilde, yüksek sesle ve bağırarak
konuşmak. Dangul dungul kabaca ve kaba bir şekilde manasız manasız
konuşmak. |
| | |
| Daniska | En iyi, en büyük, en yüksek, en kaliteli, mosturalık, numune şekilde. En güzeli. Örneklik. |
| | |
| Dank - dank etmek | Uzun
zamandır anlayamadığı bir şeyi başka bir ipucu ile birdenbire
kavrayıvermek anlamak. Kafasına vurur gibi girmek. Kafasına dank etmek.
Aklı başına gelmek. (zamanında okumadı şimdi dank etti amma geçmiş ola,
geç de olsa kafa dank etti. gibi) |
| | |
| Darbımesel | Bir
olaya, bir hikayeye, bir örneğe dayalı olarak misal gibi söylenen
meşhur söz, ata sözleri. Anlatılan konuya emsal gösterme. Bir konunun
iyice anlaşılabilmesi için örnek vererek konuşma anlatma. Darp:vurma,
çarpma. Darbımesel:meseleyi vurgulayarak, örnek göstererek anlatma. |
| | |
| Das dingil | Çok
kısa elbise, uygunsuz ve dikkat çekecek derecede kısa / bomboş,
hazırlanmadan manalarına kullanılan deyimdir. (Kısa bir elbise giymiş
dasdingil çıkmış. Hiç bir şey almadan dasdingil çıkmış gelmiş.) gibi |
| | |
| Davar | Ehlileşip
evcilleştirilmiş (koyun,keçi, kuzu, oğlak,şişek,toklu,çebiç,koç,teke
gibi) küçükbaş hayvanların tümüne, çoğuluna verilen ad. Sürü-toplu
haline de koyun sürüsü, keçi sürüsü vs. olarak adlandırılır. |
| | |
| Dayfalmak | (Dafi:arapçada
sıkıntı içindeki hal, sıkıntı geçirmek, sıkıntı hali.Cezbeden ve cazip
gelen halin zıttı.savan,iten) Kasabada kullanılış şekli ile
Dayfalmak:sıkıntı içine düşmek, bunalım ve bunalma daralma, kıriz hali
olarak kullanılır. Ufunetli hâl.(ör. sıcak hamamda dayfalıncaya kadar
durmak, baygınlık geçirecek hale düşmek) |
| | |
| Dazlak | Başın
üst kısmının ve tepesinin saçsız olması. Tam saçsız durumunda dastıngır
(tasgibi dazlak) veya dıngırıdazlak denilir. Hastalık sebebiyle saç
dökülmesi dışında tabii haller için kullanılır. |
| | |
| Dağar | Genişçe
ve yayvan ağızlı, içinde yağ, yoğurt ve peynir gibi gıda maddeleri
konulmasında kullanılır toprak kap. Çanak, küp, büyük çömlek.
Dağarcık:Küçük ebatlı dağar, mcz. hokkabaz torbası, bilginin toplandığı
yer ve hafıza. Bilgi dağarcığı. |
| | |
| Dağdağan - dardağan | Dağdağa:gürültü
patırtı, huzursuzluk, sukuneti bozan olumsuzluk. Kasabada bu kelime
dardağan olarak da kullanılır. Dışarıdan gelip ortalığı karıştıran
huzuru bozan, ağıda figana sebep olan, tatlıyı acıya çeviren huzuru
zehir eden kimseler için "gelip ortalığa bir dardağan(dağdağan)tuzu
ekip gitti" gibi kullanılır. |
| | |
| Debelenmek | Arka
üstü yatıp iki yana hareket etmek, bir o yana bir bu yana dönüp durmak.
/ Bir acının tesiri ile kıvranmak veya bir bağdan bağlılıktan kurtulmak
için çırpınıp çabalamak./Boş yere çaba sarfetmek, boşu boşuna uğraşmak. |
| | |
| Debiz | Kasabada toprak çeşididir. İnce milli kumsal ve derin toprak araziye debiz veya debiz toprak denilir. |
| | |
| Deh - Dehlemek | Eşek
ve bazı binek hayvanlarını hareket ettirmek için kullanılan hitap
ünlemi. Dehlemek: Deh deh ile hayvanı harekete geçirmek. Kovmak.
Dehlenmek:Kovulmak. |
| | |
| dembeste | budala,sakar,dikkatsiz anlamında kasabada kullanılır
|
| | |
| Denk | Hayvana
yüklenen yükün yarısı, bir tarafına konulan miktarı. Sıkıca bağlanmış
taşınabilen eşya balyası. Bir tarafı dengede tutan karşı ağırlık.
(Değirmene denk atmak, evlenirken dengine düşmek, karı koca denkliği,
dengi dengine. gibi). Denk:eşit, aynı miktarın karşılığı.
Denklik:eşitlik. |
| | |
| Destur | Destur
izin müsaade. Destur almak:izin almak, kaideye uymak. Destur: izin
verin geçelim, müsaade edin açılın, bu mana ile cin ve perilere hitaben
de kullanılıp tuvalete ve karanlıkta bir yere girileceğinde destur
denilir. Destur: izin. Destursuz bağa gireni sopa ile kovalarlar. |
| | |
| Devramber | Ayçiçegi yada çekirdegin diger adidir. Kasabada güne tapan, güle tapan, devregamber, günaşık, çitlek olarak da adlandırılır. |
| | |
| Deyus - Deyyus | (argo)
Eşinin sapkın, ahlâhsız hareketlerine rıza gösteren, karı kız
pazarlayan, teres, pezevenk manalarında çok ağır ifade. Kelimenin
kasabada manâ ağırlığı dışında daha hafif şaka yollu ve samimi hal
içinde kullanıldığı görülür. |
| | |
| Değirmi | Eni boyu bir kare. Eninden boy ölçüsü almak. Eni kadar uzunluğu olan. (değirmi tülbent başörtüsü) |
| | |
| Dibabı | İçinden pazarlıklı kendini beğenmiş,gubuz |
| | |
| Dibek | Taş
ve ağaçtan yapılmış büyük havan. Evlerde demir bakır tunç pirinç ve
sağlam agaçtan yapılmışları havan olarak kullanıldığı gibi sokaklarda
ve mahallelerde büyükçe kayadan oyulmuş dibek taşları da bulunmaktadır.
|
| | |
| Didek-Dideklemek | Kuşların
ağızlarının ucunda kemik ve boynuz gibi şert yapıda, yem toplamada
yemede diş ve dudak yerini tutan savunma ve saldırı organı olarak
kullandığı gaganın kasabada ifade edilişidir. Gagalamak kelimesi de
dideklemek olarak geçmektedir. Didik didik etmek ve didiklemek
parçalara ayırmak kelimesine benzerlik sebebiyle kasabada didek ve
dideklemek olarak kullanılageldiği tahmin edilmektedir. |
| | |
| Dik sıçraya gelmek | Ani hareketle irkilmek, tingedek düşmek, soğuk duş tesiri ile birden kendine gelmek manalarına kullanılan mahalli terimdir. |
| | |
| Dilfil | Botanikte
Tirfil otunun kasabada söylenen kelime karşılığıdır. Dilfil yabani
yonca türü yabani ot çeşididir. Hayvanlar tarafından çok sevilerek
yenildiğinden ekinlerin arasında an başlarında kendiliğinden yetişirdi
hayvanlara yedirilmek için toplardık. Zirai ot mücadelesi bu tür
otların da kaybolmasına sebep oldu. |
| | |
| Din din didiğini din | Israrcı şekilde hep aynı şeyi söyleyip tekrarlamak. Söylediğinden vaz geçmeyen. Aynı lafa takılıp kalmak.(Deyim) |
| | |
| Dingildemek | Çok çalışıp, çok yürüyüp yorulup yürüyemez hale gelmek. Yorgunluklan bozuk düzen düzensiz yürümeye çalışmak. |
| | |
| Dinmek - Dinelmek | Çalışmaktan
yorulup hareketsiz kalmak, dinlenmek istiyacında olmak. İşi yapmayı
bırakmak mecburiyetinde kalmak, devam edecek hali kalmamak. Dinelmek:
Dikilip kalmak. Ayakta beklemek. Oturmadan dikilmek. |
| | |
| Dirgen | Tarlada
sap saman, ot diken toplamada, atmada, evde bahçede ahırda kaba malzeme
ve gübre atmada-taşımada doldurmada kullanılan sağlam demirden
yapılmış, 3-4-5 uzun parmaklı, uzunca ahşap saplı çiftçi el aleti. |
| | |
| Dirhem | 3,25 gr. ağırlık birimi. gümüş para birimi. Küçük birimler için dirhem dirhem
(azar azar, gıdım gıdım gibi manalarında da) kullanılır. Zamanımızda
geçerliliği olmadığı halde kelime olarak halen kullanılmaktadır. |
| | |
| Dirlik | Yaşayış,
hayat, geçim, rahatlık, huzur,refah manalarındadır. (Dirliği düzeni
yerinde, dirliği kaçtı, dirliksiz, dirliğini bozdu, dirlik vermez) gibi
kullanış yerlerine göre manalarında da şekil değişiklikleri olmaktadır. |
| | |
| Ditmek | Yünü,
pamuğu lif lif parça parça ayırmak. Sertleşmiş yastığı, yatağı kaba ve
yumuşak olması için boşaltıp içini diderek döverek kabartıp tekrar
doldururlar. Pamuk yün ve benzeri dokuma ve yatak,yorgan, yastık
malzemesini diderek tarayarak ayrıştırır ve yumuşatırlar. |
| | |
| Divriki | Eline ayağına çabuk, gücü kudreti yerinde ve hareketli. İşi hızlı ve çabuk gören kişi. |
| | |
| Dizgin | Hayvanın
ağzına takılan geme bağlanarak binicisi tarafından tutulan ve atı
yönlendirip kontrol eden kayış. Dizginlemek:atı kontrol altına almak,
Dizgini salıvermek: atı serbest bırakmak alabildiğine koşturmak,
dizgini çekmek:hareketi durdurmak, engel olmak. |
| | |
| Dişemek | Diş
çıkarmak, diş meydana getirmek. Diş çıkması. Hem yeni doğan çocuğun süt
dişlerinin çıkmaya başlamasına, hem de 7 yaşına gelen çocuğun süt
dişlerinin altından esas dişlerin gelmeye başlaması ile üsteki süt
dişlerinin yerinden çıkmasına dişemek denilir. Ayrıca çok yaşlı ihtiyar
insanların 100 yaşına gelmesi veya 100 yaş civarında diş çıkarmasına da
da yaşlılık sebebiyle diş çıkardı, dişedi denilir. |
| | |
| Dolama | Derine
işleyen yara, kurlağan, etyaran. Genellikle parmaklarda meydana gelir
ve tırnak için risk taşır. İltihabı sebebiyle ateşli ve sancılıdır. /
Yer sofrasında sininin etrafına dolanın ve yemek yiyenler tarafından
dizlerinin üzerine örtülen koruma malzemesi geniş bez. Günümüzde
peçetelerin yaygın kullanıma girmesiyle nostaljide kalmıştır. |
| | |
| Dölek | Uslu, terbiyeli, doğru dürüst, ağırbaşlı. Olgun görünümlü. |
| | |
| Domalan-Dolaman | Bahar
aylarında tarlalarda ve genellikle kırlarda (mahalli kanaata göre
yağışlı havalarda gök gürlemesi ile meydana gelen) toprağın altından
toprak yüzeyini kabartıp yararak kendini gösteren, patates biçiminde
irili ufaklı ve yumruk büyüklüğünde olabilen, kavrularak ve ateşte
közlenerek yenilebilen, et lezzetinde veya daha lezzetli, kıymetli
gıdadır. Gök gürlemesi ile birlikte meydana geldiğinden nükleer enerji
olduğu da söylenir. Yer mantarı türüdür. Diğer mantarlar gibi zehirli
olanı görülmemiştir. Kasabada adı Dolaman olarak da geçmektedir. Bahar
aylarında yağmur yağışından sonra tarlalara toplamaya çıkılır. Geçici
sürede de olsa pazarlarda da satıldığı görülür. |
| | |
| Domuşmak | Moral
bozukluğunun yüze vurması. Düşünceli sessiz kalma durumu, savat surat
asılması, yüzünü ekşiterek durma hallerine domuşmak veya domuştu kaldı
denilir. Yüzünden düşen bin parça oldu domuşup kaldı. Hiç yüzü
gülmüyor, durmadan domuşuyor şeklide kullanılır. |
| | |
| Doru | Siyahla
kırmızı arası renk koyu kahverengi at rengi. Yelesi ve kuyruğu siyah
diğer tarafları kırmızıya çalar at. Doru at, kır at, |
| | |
| Döşek, döşşek | Yatak.
Üzerine yatılarak dinlenilen sergi, yer yatağı. Kasabada genellikle yün
malzemeden doldurulup yatak haline getirilmiş uzun ve geniş minder. |
| | |
| Dumağı | Boğaz
rahatsızlığı ağırlıklı akciğer üşütmesiyle ortaya çıkan öksürük. Tipik
üst solunum yolundaki kıcık öksürük şekli. Genel olarak kullanılmakta
iken kasabada yakın zamana kadar kullanıldığından mahalli tabir olarak
kalmıştır. |
| | |
| Dümbüldüdük-Düllümdüdük | El alem tarafından duyulmak, ifşa olmak. Herkesin diline düşmek. Herkesin ağzına laf olmak, lafa konu olmak. |
| | |
| Dürtmek, dürtüklemek | Sivri
bir alet batırarak yürümeye, ileriye gitmeye zorlamak. İşe sürmek için
istek ve arzu artırmak. Bir işi yaptırmak için zorlamak. İkaz etmek
uyarmak için dokunmak. Dürtüklemek: kısa aralıklarla dürtüp durmak. |
| | |
| Dutu (Tutu) | Tutulmak,
bağlanmak, Nişan, işaret, belirti, iz. Kasabada nişanlanan gençler için
aileler biribirlerine dutu alıp verirler. Bu dutuda bir bohça içinde
hediyelik eşyalar ve bir takım takılar bulunur. Sembolik işaretleşme,
bağlılık ve bellilik sözüdür. |
| | |
| Düven - düğen | Harmanda
ekin sapını dövmeye yarayan, altında çakmak taşları sıralı, önüne
koşulan hayvanla çekilen alet. Harmana serilen ekin saplarının
üzerinden çekilerek altına sıralanmış diş tabir edilen kesici çakmak
taşları ile sapı kesip saman haline getiren ve tane ile sapı-samanı
birbirinden ayıran, büyük parça kalın ve sağlamca geniş tahtadan
yapılan alet. |
| | |
| Düğdü - Düğdülemek | Düğdü:Yuvarlar,
toparlak kısmı, tokmak kısmı. Baş kısmı. Keserin düğdüsü,
soğan-sarımsak başı manasına soğan sarımsak düğdüsü manalarında
kullanılır. Düğdülemek: Yuvarlak hale getirip sıkıptırıp tortop yapmak.
Sıkıp sıkıştırıp düğümlemek. |
| | |
| Düğe - düve | Bir yaşını geçmiş, boğa görmemiş, inek adayı dişi dana. Danalıktan yeni çıkmış genç boğa adayına da tosun denir. |
| | |
| Düğlek | Büyüyüp olgunlaşmamış kavun, kelek. Orta ve küçük boylu kavun kelek. |
| | |
| Düğürcük -düğü | Bulgurun
elendikten sonra geriye kalan ince kısmı, bulgurun batırık, kısır ve
çiğ köfte yapımı için ayrılmış ve ince çekilmiş hali. Kasabada simit
olarak da adlandırılır. |
| | |
| Düş | Rüya,
mana alemi, uyurken görülen olay veya rüyada görülen hareketler. Hayal,
gerçekleşmesi arzulanan, ümit edilen, gerçek olmayan hayal. |
| | |
| Düşünceme | Düşünce,
düşünceli olma, endişeli, meraklı halde bulunma. Düşüncemeli başında
merak konusu ve rahatsızlık verici bir iş bulunması. Ayrıca ince
düşünüp kimsenin kırılmasına sebep olmayan derli toplu hareket eden
kişilere de akıllı adam manasına düşünceli insan denilir. |
| | |
| Dıkım - Tıkım | Ağızın
alabileceği kadar veya yutulabilecek büyüklükte lokma. Kasabada çok
kelimede olduğu gibi tıkım, dıkım şeklinde ifade edilir. Çok yerde
"sokum" olarak da kullanılmaktadır.(Az bir parça bir lokma manasında
bir dıkım ver, Yemeği ekmekle dıkımla karnın doysun, kaşık almamışız
dıkım dıkım yedik. Çocuk bir şey yemez 4 dıkımla sofradan kalkar. gibi)
|
| | |
| Ebemekmeği - ebegümeci | Çiçekleri
ve kökü ilaç yapımında, yaprakları da sebze olarak kullanılan, birkaç
çeşidi bilinen şifalı bitki. Bağda bahçede kırda bayırda kendiliğinden
çıkar, yonca yaprağından büyükçe yapraklı,toprağın üzerinde serilerek
genişleyip, mor-beyaz küçük çiçekler açar, gömlek düğmesi büyüklüğünde
yassı kapsül bohça şeklinde çekirdeği muhaafaza eden ince yapraklarla
sarılı tohum meyvesi bulunan, sulak yerde yetişen taze otu ve taze
çekirdeği sevilerek yenilir. Her derde deva bitki olduğu söylenir.
Tazesinden yemek yapılabilir, taze veya kurusu kaynatılarak suyu
içilebilir. Şifalı bitkilerdendir. Bazı yerlerde özellikle güney doğuda
özel olarak ekilip taze otu ıspanak gibi satılır. Ot böreği ve yemek
yapılarak kullanılmaktadır. "Her derde deva ebegümeci" tabiri halk
arasında sıkça kullanılır. |
| | |
| Ecin - Ecinni- Ecinnili | Ecin:cin,
Ecinni:cin topluluğundan, Ecinnili: Cinli, cinlerle birlikte.
manalarındadır. Ancak bu kelimeler kasabada huysuz, sabırsızlaşıp
huysuzlaşan, asabileşen, fenalaşıp kontrolu zorlaşan kişiler için
kullanılır. |
| | |
| Edalı | İşveli,
cilveli, nazlı, hoş tavırlı, çalımlı./ süslü. Eda:yapma, ödeme, ifa
etme, naz manalarına da gelmekte ise de kasabada daha ziyade işveli,
süslü, cilveli manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Efsun | (farsça
kelime) Sihir yapma,,üfürük, büyü yapma, okutma.Halk arasında "afsun"
olarak da kullanılır. Efsuncu: üfürükçü, büyücü,sihirci. |
| | |
| Ehven | Daha hafif, daha zararsız, daha uygun. Ehvenişer: şer ve zararın en hafifi. |
| | |
| Eke toka | Eke:
kendini ispat etmiş büyümüş. Eketoka:Büyüyüp gelişip büyük parça haline
gelmiş. (Komşunun çocuğu büyümüş eko toka delikanlı olmuş, sen onun
küçük göründüğüne bakma yarın eke toka adam olur.gibi) |
| | |
| Elenti | Saman
çalkanmasında, elenmesinde altına geçen ince saman ve saman tozu.
(Damların yağmurdan akmaması için yuvulmadan önce yuvağa ıslak zeminin
yapışmaması ve daha çabuk sıkışıp sertleşmesi için elenti serpilir,
elenti serpilen ıslak zemin çiğnenip yuvak çekilerek sertleştirilir.) |
| | |
| Elgalem | Elinden iş gelmeyen, beceriksiz. |
| | |
| Elgama - elgame | Elinden iş gelmeyen, el becerisi olmayan, beceriksiz./ Bilgisiz beceriksiz, düştüğü zorluktan çıkamayan, çaresiz, biçare. |
| | |
| Eli kulağında | Hemen hemene, bitmek üzere, ses geldi gelecek, haber bekleme, eli kulağına gitti seslenecek manalarına kullanılan deyimdir. |
| | |
| Eliböğründe | 1.
Ahşap yapılarda balkon, cumba veya çıkmalarda çıkmanın ucundan taşıyıcı
duvara verilen eğik destek. 2.Kaybettiği yakını veya malı için üzülüp
çaresiz kalıp beklemek. Her iki tabir ve mana da mahallidir. Kasabada
her iki hali de kullanılmaktadır. |
| | |
| Elifi | 1.
Elif şeklinde dik, elif harfine benzerlik gösteren. 2. Pantalona
benzeyen bir cins bol dikimli şalvar. Kasabada kelime daha ziyade elifi
biçimi şeklinde kullanılmaktadır. Önü ve arkası yırtmaç-düğmeli
rahatlığı yönünden yaşlılarca tercih edilen şalvar tipli pantalon. |
| | |
| Elikulağında | Elini
kulağında tutmak. Kasabada bu birleşik kelime mecazi anlamda ve hemen
hemene, ses verecek durumda, sonuca yakın, bitmek üzere kelimeler
yerine kullanılır. |
| | |
| Elini yüzünü yalayan | Kertenkele adlı sürüngene fiziki hareketlerinden dolayı verilen isim.
|
| | |
| Elisıkı | Fazlaca tutumlu, pinti, hasis, cimri. / cömert olmayan, başkasına vermek istemeyen. Mıskı. |
| | |
| Ellem bellem | Çocuklara
ortaya uzatılan ayakları üzerinde "ellem bellem, ıktır kallem, çat çut,
aynız buynuz, seksen doksan yüz" şeklinde sayılarak yüz kelimesi denk
gelen ayak toplanarak oyundan çıkar, saya saya ayaklar ortadan bir bir
çekilir son kalan ayak sahibi oyun ebesi olur. Oyun böyle devam ederek
çocukların hoşça vakit geçirmeleri sağlanırdı. Televizyon, atari ve
bilgisayar oyunlarının çıkması oyun alanlarını değiştirmiştir. Bu tür
oyunlara orta yaşlı bazen büyük adamların da katıldığı görülürdü. |
| | |
| Elti - İlti | İki kardeş hanımlarının bir birine göre diğeri. Bir kadının kayınının eşi. İki erkek kardeşin hanımlarının her biri. |
| | |
| Em | 1.Emmekten
emir. 2.İlaç, merhem, çare. Fayda sağlayan sağlığa kavuşturan, hastanın
iyileşmesine yarayan şifa kaynağı. Kelime kasabada daha ziyade "emsiz,
bir eme yaramaz" şeklinde ilaç olmaz, faydası dokunmaz, bir işe yaramaz
kişiler için olumsuz olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Embel - Öğendire | Embel:Üstüne
binilen, arabaya koşulan hayvanların hızlı gitmeleri için arkasından
veya üstünden dürtmeye yarayan ucu sivri veya çivi bulunan kısa saplı
dürtecek.
Öğendire: Arabaya, düğene, sabana-pulluğa koşulan hayvanların
yürümeleri için arkasından dürtmeye yarayan ucu sivri veya çivili uzun
odun veya sopaya denilir. |
| | |
| Emirber | Emireri.
Haberleri getirip götüren, emirleri yerine getiren, eskiden subayın
evinin gündelik işlerini yapmakla vazifeli asker er. Zamanımızda
kaldırılmıştır. |
| | |
| Emişmek - Emiştirmek | Biri
birinin sütünü emmek, Biri birinin annesini emmek, süt kardeşi olmak.
Koyunların kuzularını emzirmeleri.Kuzuların koyunları emmeleri. Emişmek
ayrıca argo manada menfaat paylaşımı olarak da geçer. |
| | |
| Emmi | Babanın
erkek kardeşi, amca. emmi, emmioğlu, emmikızı. Baba emsali veya daha
yaşlı amcalara da emmi, Ahmet emmi, Mehmet emmi diye hitap edilir. Emmi
kelimesi ile bu kişilere seslenilir. çağırılır.- Amca karşılığıdır. |
| | |
| Emniyet iğnesi | (emliyet-emlihet
iğnesi) Çatal iğne, filkete iğnesi, emniyetli iğne manasında batma
tehlikesi olmayan emniyet altında bulunan çatal iğneye kasabada emniyet
iğnesi (emliyet-emlihet) iğnesi de denilmektedir. |
| | |
| Endam | Beden, vücut, boy, vücut uygunluğu, şekil, biçim. Endamlı:Boylu poslu uygun vücutlu uzunca boylu. Endamsız:Endamı biçimsiz. |
| | |
| Endaze | Endaze:Ölçü, mikyas, 2.65 cm tutarındaki ölçü. Endazeli:Ölçülü, uygun, makul. Endazesiz: ölçüsüz, hesapsız. |
| | |
| Enfiye | Burun
otu, toz haline getirilmiş ve buruna çekilen tütün. Bazı kullanıcılar
kutu halinde cebinde taşır ve ara sıra buruna çekerek aksırıp sağlığa
kavuştuğu yolunda ifadelerde bulunurlardı. Enfiye kullanıcılığı
tiryakiliğe dönüşürdü. Zamanımızda enfiye çekeni enfiye kullananı
görülmez oldu. |
| | |
| Engiştan | El
dikişi, iğne oyası ve iğne ile el dikişi sırasında iğnenin kolay
batması, kolay geçmesi için iğneyi bastırmada terzilerce çok kullanılan
iğneyi itelemeye yarayan parmağa kapsül gibi takılan yüzeyi çukurluklu
yüksük. |
| | |
| Enik | Hayvan
yavrusu, et yiyen hayvanların, yırtıcı hayvanların yavrusu. Köpek
eniği(varik de denilir), canavar eniği, arslan eniği gibi. |
| | |
| Enkibet - Enkebit - enkibet basması | Karabasan,
kabus, sıkıntı, korkunç rüya ile birlikte gelip kıpırdayamayacak duruma
düşme. (ankebet:dişi örümcek) Enkibet basması:örümcek ağına sarılmış
gibi hareketsiz kıpırdayamaz halde kalmak. Yükün altında kalmış gibi
sıkıntıya düşme sıkıntı çekme hali. |
| | |
| Entari | Basma,
patiska, kumaş gibi ince ve muhtelif dokumalardan yapılmış uzunca
elbise, Kadınların düz ve süssüz elbiseleri. Kollu, uzun ve genellikle
tek parça elbise.Fistan. Kasabada yaşlılar enteri olarak da ifade
etmektedirler. |
| | |
| Erinmek - Erincek | Üşenen, üşengeç, tembel, gevşek, esneyip durmak, güç harcamaktan kaçınmak, tembel tembel oturmak. |
| | |
| Erişte | Hamurdan
kesme taze ev makarnası. (rişte:farsça iplik anlamındadır) Erişte:
Yüksek randımanlı undan, içine yumurta kırılarak yuğurulan hamurun
belli bir kalınlıkta açılarak isteğe göre (kibrit çöpü veya istenilen
kalınlık ve uzunlukta) kesilerek kurutulup çorba veya pilav olarak
pişirilir. Yapımı ramazan ayı yaklaşınca yoğunluk kazanır.
(erişte-irişti pilavı, erişte çorbası) |
| | |
| Erkeç | İki yaşını aşmış erkek keçi, genç teke. Kasabada irkeç de denilmektedir. |
| | |
| Esah - essah | Sahi,
sahiden, doğru. Daha doğru veya çok doğru, en sağlam, en güvenilir.
Tasdik etme tabiri. Mahalli kelime (dediğine inanmadım essahmış, esah
ben de biliyorum öyle imiş) |
| | |
| Esaletin | Sahiden,
bilerek, özellikle, esahtan, düşünüp tasarlayarak ve bilerek yapılan
hareket. Yapmacık olmayan, gerçek ve bilerek yapılan iş. |
| | |
| Esame | İsim,
ad. Esami ve Esame olarak kullanılan bu kelime kasabada evsame olarak
da aynı manada kullanılır. Esameli: ismi yazılı, deftere ismi geçmiş,
esamesi yok veya esamesi okunmaz:değeri yok ismi geçmez manalarında
mecazen de kullanılır. |
| | |
| Esbab | Sebep,
sebepler, bir olayın meydana gelişine yol açan. Hadisenin nedenleri.
Esbab-esbap kelimesi kasabada bunlardan başka aslı esvap olan kelime
yerine (yanlış şekilde) elbise, urba, giyecek, libas, çamaşır
manalarına da kullanılır. |
| | |
| Eskaza | Kaza ile meydana gelen, kazaen oluşan olay. Kasıt olmadan bilmeyerek ve yanlışlıkla meydana gelen, ortaya çıkan durum. |
| | |
| Esmem yanmaz | Gam
yemem, üzülmem manalarına gelen mahalli bir tabirdir. (Zengin olmayı
boşver zarar etmezsek esmem yanmayacak, Umduğumun yarısı çıksaydı esmem
yanmazdı" gibi. |
| | |
| Esnan | Yaş,
diş, askerlik devresi. askerlik çağı. Arkadaş, akran, emsal/ büyüyüp
gelişmiş, delikanlı olmuş, askerlik çağına girmiş manalarına
kullanılır.(seninle olanlar esnana(askere) gitti, senin oynadığın
işlere bak, öyle göründüğüne bakma emsali esnandan gelesi oldu. gibi) |
| | |
| Evelemek | Sözü ağzında dolaştırıp ne söyleyeceğini bilememek, kasabada hık sumak. Eveleyip gevelemek de denir. |
| | |
| Evlek | Tarla
sürülürken parçalara bölünerek sürülmesine evlek evlek sürmek denir.
Bir dönümün 6 veya 8 de bir parçasına 500-600 m2 lik bölümüne evlek
denir.( Eskiden tarlalar evlek evlek sürülürdü. Şimdi traktörle
uğraşmak istenmiyor. Kolayına kaçılıyor. Tarla ve bahçelerde ekim,
sulama ve benzeri kolaylıklar sağlamak için yapılan bölmelerden her
biri, dönümün dörtte biri. Ev yapacak büyüklükte arsa. |
| | |
| Evmek | İvmek,
acele etmek, telaş göstermek. (Evmek ile ilgili; Sen evme işin evsin,
ne kadar çabalayıp acele edersen et iş olacağına varır. Telaşla olmaz
işin rastgelsin, acele giden iki gider gidiş geliş dört olur. gibi
tabirleri geçmektedir. |
| | |
| Evtik - Eftik | Oyalanıp
telaşlanan, telaşeli ve ivedisi olan huzursuz halde bulunan manalarında
kullanılır. (Ahmet amma evtikmiş hiç durduramadık. Çok evtikleniyor bir
an evvel işini görüverin. Evtik adamla yola gidersen ya rahatsız
olursun, ya da çabucak gelirsin) gibi kullanılır. Sen evme işin evsin,
sen telaşlanma işin rastgelsin gibi evmek kelimesinden gelmedir. Eftik
olarak da kullanılır. |
| | |
| Evşirilmedik | Evsimek:(ehlileştirmek-
evcilleştirmek) kelimesinden geldiği ve kasabada evşirilmedik şeklinde
kullanıldığı tahmin edilmektedir. Bükülmedik sulan ip, gevşek ve
dağılan ip manasında evcilleşmemiş, ehlileşmemiş elinden iş gelmeyen
yöndemsiz kişiler için kullanılmaktadır. |
| | |
| Eyer - Eğer | Binek
hayvanlarının sırtına konulan ve binicisinin rahat oturabilmesini
sağlayan, tutunulacak yerleri ve ayak konulacak üzengisi olan özel
olarak yapılmış oturak. |
| | |
| Eğiş büğüş olmak. | Eciş
bücüş, eğri büğrü manalarına kullanılır. Daha fazla küçük eşyaların
eğilip göçmesi, eğilip kırılması değişik şekillerde deforme olmasında
kullanılsa da. mecazi manada adamın karşısında eğiş büğüş oldun.
Suçluluk psikolojisi ile dik duruş gösteremedin, ofun sofun oldun gibi
manalarda da kullanılır. Kasabaya has deyim olabilir. |
| | |
| Eğleşmek | Durmak,
dinlenmek, vakit geçirmek, oturmak ikamet etmek. (Ne iş yaparsın nerede
eğleşirsin, Buradan geçen yıl göçüp gidenler nerede eğleşmişler.) |
| | |
| Eğreti (İğreti) | Ödünç
emanet alınmış, kullananın kendi malı olmayan./ sağlam ve sabit
olmayan, boşlukta duran. / istenildiği zaman takılıp çıkarılabilen. /
tabii olmayan sahte, suni. (kelime kasabada ekseriyetle iğreti olarak
kullanılır) |
| | |
| Eşgare | Aşikar
olarak, alenen, kimseden çekinmeden, herkesin göreceği şekilde. Açık
apaçık şekilde manalarına kullanılır. (Mehmet kimseden çekinmeden
yapacağını eşgare yaptı) (Haklı olduktan sonra eşgare işle, gizlemeye
gerek yok ki.) gibi. Aşikarane. |
| | |
| Fak | Zararlı,
av veya sair hayvan ve canlıları tutmaya yarayan alet, tuzak, kapan.
İçindeki yeme yaklaşan kuş veya hayvanı yakalamaya yarayan düzenek. |
| | |
| Falaka | 1.
Ceza çektirmek üzere ayağa bağlanarak dövmeye yarayan ipli urganlı
ağaç. 2. Atların çekme kayışlarının (koşum kayışları) pulluğa, arabaya
veya düğen gibi çekilecek araca bağlayan ortası halkalı sağlamca ağaç
parçası. Kasabada falaka denilince akla koşum çekim malzemesi gelir. |
| | |
| Farfara | Gürültücü, şamatayı seven, buna meraklı övüngen hafif kimse. Bu tür hareketli kişilere de farfaracı denilir. |
| | |
| Farzımahal - Farzımuhal | Farz:Kesin yapılması gerekli. Muhal:Gerçekleşmesi imkansız, hayal ürünü. Olmayacak iş.
Farzımuhal: Olması güç ve imkansız ama olmuş sayalım manasını verecek şekilde kullanılır. Varsayımlı hareket. |
| | |
| Fasafiso- Fasarya | Boş, değer taşımayan laf, söz, laf kalabalığı veya değersiz şey. |
| | |
| Fayton | Dört
tekerlekli, yayların üzerine monteli, üzeri körükle açılıp kapanabilen
atlarla çekilen açık binek arabası. Asıl adı Fayton olup olup kasabada
(p harfi ile) paytun olarak konuşulmaktadır. Zamanımızda nostaljik
ulaşım araçları olarak eski filmlerde kalmış, sünnet çocuğu gezilerinde
kullanılmaktadır. Eskiden şehir içi taksiciliğinin yerine kullanılırdı.
Varlıklı kimselerin fayton gezileri, fayton sefaları olurdu.
Faytonculuk meslek sayılırdı. Zamanımızda geçerliliğini yitirmiştir. |
| | |
| Fecus | Fitne çıkaran, faciaya sebep olan, ara bozan, bozguna yol açan. |
| | |
| Felek | Sert
demirden veya su verilerek çelikleşmesi sağlanmış demirden yapılmış,
bir ucu tornavida şeklinde diğer ucu ortasından yarılarak çatal kanal
açılmış çivi sökecek şekilde bükülmüş 1 metreden uzunca, sert zemin
kaya vs. ağır malzemeye vurup kırmaya, kuvvet tatbik ederek ayırmaya
yarayan ağırca sağlam manivela. Eski at arabası dingilinden yapılmış
olanları da vardır. Ağır yük hareket ettirmede kullanılır. Mahalli
tabirdir. |
| | |
| Fellik | Tekrarlanarak
kullanıldığında acele ve telaşlı çabalı hareket ifade eder. (çocuğunu
kaybetti zannetti fellik fellik aranmaya başladı.) |
| | |
| Fener | 1.İçinde
ışık kaynağı bulunan şeffaf muhafaza, 2.sahillerde gemilere yol
gösteren ışıklı kule. 3.Bayram ve özel gecelerde yakılan meşale(fener
alayı). gibi birçok manada kullanılan fener kasabada ençok rüzgarda
yağışta cam fanusla korunup sönmediği için gece karanlığın
aydınlanmasında kullanılan, teneke den yapılmış gazyağı yakıtlı,
fitille yanan ve yanan alev cam ve muhafaza ile korumalı seyyar
aydınlatma aracıdır. Zamanımızda nostaljik süs ve dekor malzemesi
olarak yerini almaktadır. Kasabada elektrik gelinceye kadar her evde
bulunur ve her zaman kullanılan elaltı gereciydi. Mahalle meydanlarında
cami önlerinde ve çarşıda fener asılacak direkler vardı. Özellikli
günlerde, ramazan gecelerinde yakılırdı. Sonraları yerini lüks
fenerleri almış olup günümüzde onun da kullanılabilirliği kalmamıştır. |
| | |
| Fer | Işık, aydınlık, parlaklık. Ferli: göz alıcı, Gözü ferli: gözü sağlıklı görür. |
| | |
| Ferfene karışmak | Kasabada
genellikle çocukların, evlerinden getirdikleri değişik ve çeşitli
yiyecekleri bir araya toplayarak birlik beraberlik içinde yemeleri.
Azıkların biraraya toplanarak kırda, piknikte ortaklaşa, biribirinden
istifade ederek yiyeceklerin birlikte yenmesi. Azık karışımı. |
| | |
| Fesat | Bozukluk,
çürüklük, yolsuzluk, karışıklık, nifak, ara bozmak. İnsanları
biribirine düşürmek. Fitne, fecus hal. Mü'min fesatcı değil firasetli
olur. |
| | |
| Feslikan | Ballıbabagiller
familyasından yeşil renkli, beyaz çiçekli, güzel kokulu adı reyhan
olarak da geçen fesleğen çiçeği. Yaz bitkisidir. Salataya tazesi,
yemeklere yeşili ve kurusu da katılabilir. Nane gibi kendiliğinden
sulak yerlerde kolayca yetişmekte ve pazarlarda satılmaktadır. Kasabada
evlerde saksılarda da yetiştirilmektedir. |
| | |
| Fettan | Karıştırıcı,
kurnaz, fitne ve fesat sahibi.(fettanlık yapıp ortalığı darmadağın
ettin. fettanlık çıkarıp kavga ettirdin)/ Gönül alan, insanı büyüleyen,
sihirbazca bir güçle aşka düşüren.(Bir dilberi fettan, bir mahbubei
fettane, çeşmi fettan-fettan bakışlı) |
| | |
| Feşmekân | İsmi
belli olmayan, söylenmek istenmeyen isim yerine kullanılır. Belirtilen
şeyden sonra diğer bazı şeyleri sıralamak külfetinden kurtulmak için
söylenir. Falan filan, falan feşmekan vs. |
| | |
| Filik | Keçi
tiftiğinin beyaz ve kaliteli cinsi. Derisi post yapımına elverişli
salkım saçak ve kıvrım kıvrım saçaklı ince uzun tüylü keçi yünü, keçi
tiftiği. |
| | |
| Fingirdek | Oynak,
hoppa, cilveli ve yapmacık hareketlerle kendini göstermeye çalışmak. Bu
hareketlerde bulunan kadın ve kızlar için söylenir. |
| | |
| Fink atmak | Keyfi
olarak hiç bir şeye aldırmadan oraya buraya gidip gelmek, gezip
eğlenmek. Sorumsuz ve faydasız şekilde gezip eğlenmek. Fink atmak,
fişenk atmak. |
| | |
| Firaset | Anlayışlı,
zeki, çabucak anlayıp kavrayan manaları yanında özellikle ince zekalı
ve ahlaklı anlayışlı manalarında, gönülden yönelme, inanma gibi ince
düşünceli ferasetli olarak kullanılır. ilmi firaset. (mü'min firasetli
olur.) |
| | |
| Firek | Domates,
Avrupadan eski adı Firengistan(Frenklerin Ülkesi) 'dan geldiği için
Firenk'den Firek'e dönüşmüştür. Zira domates kelimesi Fransızca'da
"Tomate" İngilizce'de "Tomato"dur. /
Kasabada kıraç yerde yetiştiği için de küçük ebatlı, tadı ekşi
ağırlıklı, salatası lezzetli, özellikle salça yapımına elverişli kasaba
domatesi. Bostan domatesi. Şimdilerde firek domatesi adıyla şehirlerde
yüksek fiyatlarla sofralara gelmektedir. |
| | |
| Firik | Tavuk
(civcivinin)bülücünün büyüyüp (bulada-yarka) haline gelmiş hali.
Civcivlikten çıkıp, gurk tarafından seçilip serbest bırakılmış, henüz
yumurtlamaya başlamamış zamanı. |
| | |
| Fistan | Kadınların
giydikleri belden dize kadar uzanan geniş ve çok kırmalı, patiska veya
çok çeşit renkli kumaştan yapılmış süslü entari. |
| | |
| Fitil | Gaz
lambası, fener ve idare başlığına takılan veya mum içine konulan,
pamuktan bükülmüş veya örülmüş, yanacak maddeyi tabandan emip yanan
aleve taşıyan bez. / Fitil almak:öfkelenmek, burnundan fitil fitil
gelmek: yaptığı kötülüğe pişman etmek. Fitil vermek: ateşleyip
öfkelendirmek. |
| | |
| Fodul | Üstünlük
iddiasında olup, kendini üstün gören, kendini begenmiş. Gubuz. Kibirli,
boşa gururlanan. (Hem kel hem fodul). Bencil yalnız kendini düşünen,
kendini haklı gören, Kasabada kelime (hodul) olarak da kullanılır. |
| | |
| Fol - Folluk | Fol:Tavukların
yumurtlaması için belli bir yere konulan yumurta veya yumurta biçim ve
şeklinde yalancı yumurta. Folluk:Tavukların yumurtladıkları tabanı
saman döşeli yer veya yuva. / sebepsiz tartışma veya bağrışmaya: ortada
fol yok yumurta yok siz bağrışırsınız denir. |
| | |
| Foya | 1.Kıymetli
taşların altının parlak görünmesi için kuyumcuların teşhir de altına
koydukları parlak levha. 2. Mecazen sahtecilik, gözboyacılık. Kasabada
genellikle 2.madedeki manasında kullanılmaktadır. (foyası fos çıktı.
foyası ortaya çıktı. gibi) |
| | |
| Fıccık | Gelincik
çiçeği. Kasabada tazesine ilibitçe denilen sevilerek yenilen otun
büyüyüp boy atmış, küpe dökmüş ve küpelerini açarak çiçek haline gelmiş
hali. Tarlalarda kendiliğinden çıkan kırmızı gelincik çiçeği.
Koparıldığı yerden süt çıkarır ve süt bulaştığı yerde kuruyunca zor
çıkarılır, koyu kırmızı renk alır. İlibitçenin kartlaşmış boy atmış
halinde ve yüksek miktarda yenilmesi durumunda baygınlık verir. Bu
durumdaki kişilere yoğurt ayran verilerek baygınlıktan kurtarılmaya
çalışılırdı. Boz renkli olanları taze iken de yenilmez bu türüne deli
fıccık denilirdi. |
| | |
| Fıkra | Bir
konuyu belli bir görüş açısından ele alıp işleyen, nükteli, latifeli,
düşündürmeye, eğlendirip güldermeye yarayan hikayecik. (Nasrettin hoca
fıkraları, çocuk fıkraları.) Bilgisayar, radyo, tv. atari vs. yokken
uzun kış gecelerinde anlatılarak zamanı değerlendirmek vakit geçirmek
için her çocuğun bildiği onlarca fıkra-masalı vardı. Toplumun kültürünü
fıkralarında masallarında bulmak mümkündü. |
| | |
| Fıkramak | Yemeklerin,
gıda maddelerinin sıcaktan ekşimesi, bozulup yenilmeyecek hale gelmesi.
Kabarıp taşması, bozulması sebebiyle mayalanıp zararlı hale gelmesi.
Kasabada buzdolabı, soğutucular yokken bu tür gıda maddelerinin,
yemeklerin sıcak sebebiyle fıkraması bozulup telef edilmesi olağan
vakalardandı. Onun için yenilebilecek ve korunabilecek kadar
pişirilirdi. Artan yemekler kuyulara saklanarak bozulmadan dayanması
için serin yerlerde saklanırdı. |
| | |
| Fıldıramak | Elden
kurtulup fırlayıp gitme. Kontrolsuz kurtulup kaçma. Fırlamak, yere
çarparak dağılıp gitmek manalarında kasabada kullanılan mahalli
kelimedir.(elinden düşürdü fıldıradı gitti. Dengesini yitirip
fıldırayıp düştü. gibi) |
| | |
| Fırdolayı | Fırdönmek,
fırdolanmak. çepe çevre etrafını kuşatma, etrafı kolaçan etmek, kontrol
etmek dolanmak, çevresini dolaşmak. Fırlanmak:dönmek, Başı
fırlanmak:baş dönmesi, Fırdolayı:Dönüp dolaşmak - çepeçevre dolaşmak. |
| | |
| Fırsat | Bir
işin görülmesi yapılması için ortaya çıkan müsait zaman. Fırsat
kollamak: İşin yapımı için müsait zamanı aramak, bekemek. Fırsat
düşkünü: İşin yapılmasına uygun zamanı bekleyip zamanını bulunca olanca
imkanını seferber ederek başkalarını düşünmeden kendi menfaatına
hareket etmek. Ayrıca kasaba tabiri ile -hursat yesiri-(fırsat
esiri)şeklinde yapacağı iş için çıkacak fırsata ve uygun zamanı
beklemeye mahkum başkaca imkanı yok, fırsat bulamadığından yapamadığı
manasında kullanılmaktadır. |
| | |
| Fırttırmak | (argo) Aklını kaybetmek, çıldırmak, aklını oynatmak. / elinden fırtıp kaçmak, elinden kurtulup kaçırmak. |
| | |
| Fışkı | Hayvan gübresi. Hayvanların yeni olmuş ve halen ıslak durumdaki kurumamış gübresi. |
| | |
| Gabal, Gabala, Gabal-mı? | Kabal:Bir
işin yevmiye hesabı yapılmadan tahmini komple olarak hesaplanıp
verilmesi, işin tahmini hesapla alınıp yapılması, kabal pazara iş
yapmak, kabala almak, sıkıştırmaya gerek yok kabalamı aldık gibi
kullanılır. Kabalmı:Kabil mi,Kolay mı, olması mümkünmü, imkansız, kabil
değil, çok zor manalarında kullanılan mahalli kelimedir. Kabal kelimesi
de kasabada G harfi ile kullanılmaktadır. |
| | |
| Gabertme - Bişi | Yörelere
göre değişik isimlerde anılan hamurun açılarak yağ içinde kızartılarak
pişirilmesine kasabada gabertme denilir. Kasaba ekmeğinin yarısı
büyüklüğünde ve küçük hamur bezesinin daha ince açılarak yağda
pişirilmesidir. Kahvaltılarda sevilerek yenilir. Gelenek
göreneklerimize göre cenaze arkasından da yapılarak komşulara cami
cemaatına dağıtılır. Konya'da da üç ayların başlangıcında yapılarak
komşulara ikram edilir. Yağda pişen manasına Bişi olarak da alandırılır. |
| | |
| Gaddar | Çok acımasız, zulmeden, zalim, haksızlık yapan, merhametsiz, kıyıcı. |
| | |
| Gaferiyat | Gaffar,Gafur:
Günahları örten, bağışlayan
Gafir:Saran,kuşatan, içine alan,kaplayan, çevreleyen.
Gafere: Allah'ın bağışladığı, keffareti kaldırılmış, affedilmiş. İlim
irfan sahibi edilmiş. İyad: imar edilip desteklenmiş, mamur olan abad
olan, kalkınmış yer.( Kafirlerden kalma, kafirlerin imar ettiği,
kafirlerin abat ettiği yer olarak da söyleniyor ise de kelimenin
kökünde Ka olmayıp hep Ga harfi kullanıldığından bu mananın dışında
değerlendirilmektedir.) GAFERİYAT: Allah tarafından bağışlanıp
korunmuş, ilim irfan sahibi topluluk. Alimler meclisi. Kıymetli
topluluk. Kalkınmış, mamur edilmiş, âbâd belde. Takviye edilip
desteklenmiş kalkındırılmış yerleşim merkezi.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Gaferiyat'dan
yetişmiş ilim ve din adamları gerek Selçuklu gerekse Osmanlı
imparatorluğu zamanında memleketin birçok yerinde önemli hizmetlerde
bulunmuşlardır. Alimler meclisi olarak adlandırılan Gaferiyat dan
çıkmış ve isimlerinin arkasına Gaferyadi ismini kullanmışlardır.
Bunlardan bazıları;
1) İSHAK GAFERYADİ: Gaferiyat ve Karaman'da yaptığı tahsille kendini
göstermiş, İstanbul'a çağrılarak oradaki tahsilinden sonra Ebusuut
efendi tarafından Karaman'lı Müderris Mahmud'ül hal efendiden boşalan
Haydarpaşa medresesi müderrisliğine tayin edilmiş, dürüstlük titizlik
ve asabi tabiatlılığı ile de tanınmış, Padişaha ulu orta lafını
çekmeden yazıp yolladığı dilekçe dolayısıyla görevden azledilmiştir.
İlmi değeri ve iktidarı sebebiyle Üçşerefeli medrese, terfien Sahan
Müderrisliği, Edirnede Darulhadis Medresesi Müderrisliğine, 4 defa
İzmir kadılığına bu arada çok yer kadılığına tayin edilmişse de bazı
görevleri kabul etmemiştir.1601 de vefat etmiştir.
2) MOLLA DEDE GAFERYADİ: İstanbul'da zamanın büyük alimi Abdülgani
efendi yanında asistanlık yapıp sonra bir çok medresellerde dersler
vermiştir. 1604 de Edirne Camiardı Medresesi dekanlığına getirilmiş,
bir sene sonra da emekli olarak vefat etmiştir. 3)MOLLA BALI'İ
GAFERYADİ: Tahsil hayatını İstanbul'da anadolu kadıaskeri Hubbizade
efendiye asistanlık yaparak tamamlamış, Beşiktaş'da Sinanpaşa
medresesei Müderrisliğine, 1601 de Rodos adası müftülüğüne, buradan
istifa ile tekrar İstanbul'da Soğukkuyu medresesi ve Mehterzade
medresesi müderrisliğine getirilmiş, hemşerisi Abdullah Gaferyadi'den
boşalan Sahan müderrisliği mevkiine yükseltilmiş, Edirne'de Karaman
prenslerinden Karaman beyin Darulhadis medresesi ve Sultanselim
medreseleri müderrisliklerine atanmıştır. Balı efendi ağırbaşlı,şükrane
ve fakirhane hayat yaşamış şen ve şatır görünümlü halde imiş. 1611 de
vefat etmiştir. 4) HOCA MUSLİHİTTİN GAFERYADİ: Larende'de gördüğü
tahsili yeterli görmeyerek Mısır'a gitmiş.Çok derin geçen tahsil
hayatından sonra kasabaya gelmiş, İstanbul'a giderek Kadızade'den
icaret alıp 1591 de Topkapı Ahmetpaşa medresesine müderris olmuştur.
1595 de üçşerefeli rütbesi verilmiş, Edirnekapı medresesi müderrisliği,
Sahan müderrisliği, Edirne'de Beyazidiye medresesi müderrisliği,
İstanbul'da Sultan Selim medresesi müderrisliğinden devamlı yükselerek
Valide'i Cedid medresesi müderrisliğine getirilmiştir. Daha sonra
Üsküdar sancağı kadılığı, Eyüp kadılığı, Şam vilayeti kadılığı ve İzmir
kadılığına atanmıştır. Muslihittin Gaferyadi hoca Osmanlı Devletinin
devamlı beğenisini kazanmıştır. Arapça gramer ve çok sayıda dini kitap
yazmıştır. Önemli kişiliği sebebiyle kendisine Kadı Naipliğine
yükseltiltiğinden kendisi Sarı Naip olarak anılmış. 5) ABDULLAH
GAFERYADİ: İzmir Kadısı İshak Gaferyadi'nin yiğeni ve aynı zamanda
damadıdır. Anadolu Kazaskeri Ahizade Mehmet efendi yanında tahsilini
tamamlayıp İslam Hukuku bilim dallarında ilerleyip İstanbul'da
Mehmetpaşa medresesi müderrisi iken ibdida hariçlik rütbesine yükselip,
Esmehansultan medresesesi müderrisliğinden saham müderrisliğine terfi
ile 1610 da Edirne'de Beyazidiye külliyesi müderrisliğine, İzmir
kadılığına,Diyarbakır kadılığına,1616 da Kudüs kadılığını, 1619 da
Mekke-i Mükerreme kadılığına yükselerek gelmiştir. İnce ruhlu, zeki,
yardımsever,nükteli ve tartılı konuşkan, şair ve hatipmiş. 1623 de
Kahire kadılığından emekli olmuş, kendisine verilen İstanbul
Süleymaniye külliyesi Darulhadis kürsüsünü kabul etmemiş,1626 yılında
İstanbul'da vefat etmiştir. 6) Kudüs Kadısı SAFER GAFERYADİ: "Sanma
aks'i nale'i Ferhad feryad eyledi. Terk'i Gaferyat'dan Feryat, Feryad
eyledi." Kasaba halkından olan ve yazdığı kıtadan da anlaşılacağı üzere
çok sevdiği kasabadan ayrılmasına üzülen Safer hoca İstanbul'a gelip
şöhret yapan Şeyhülislam Zekeriya efendiden ders alıp 1611 de Ümmü
Veled Çelebi medresesi müderrisliğine atanmıştır. Sırasıyla Zekeriye
efendi medresesi, Atik Muratpaşa medresesi, Edirnekapı medresesi, Sahan
Müderrisliği medresesi, Bursada Muradiye medresesi,Edirne'de Selimiye
medresesi müderrisliklerinde bulundu. İstabul Üsküdar kadılığına, 4 yıl
sonra Kudüs kadılığına atandı. 1629 da bu görevinde iken vefat etti.
Hoca Safer Gaferyadi çok ince görüşlü, intibah sahibi ve biraz öfkeli
olduğu dikkat çekermiş. --------------
Konya ve Karaman'ın kendini kalkınmışlıkta ispat ettiği dönemlerde
Gaferiyat da ilim ve alimler meclisi iken bu kervandan geri kalmamış,
yetiştirdiği insanları da Gaferyadi ismi ile devletin ve memleketin
çeşitli kademelerinde yüksek hizmet ve görevlerde bulunmuşlardır. |
| | |
| Galayıt - Kalaid |
1. Resmî bir törende, törenden sonra yapılan büyük ve gösterişli şölen,
düğün nişan ve toplantılarda giyilen elbise urba takımı. 2 . Gala: Bir
temsilin ilk oynanışı veya bir filmin ilk gösterimi.
3. Gerdanlık, ziynet, kıymetli giyim kuşam./ Galayıt:
Kasabada düğün sırasında kız evi tarafından damata yapılan elbisenin
damat evine tören halinde davullu zurnalı götürülmesine galayıt gitmesi
galayıt götürülmesi denilir. Gala ilk gösterim, galayıt: ilk giyim.
Yeni kıyafet. Düğünde ilk ve yeni giyim, ilk tören kıyafeti,
manalarında kullanılmaktadır.
|
| | |
| Gale gule | Hile
hurda, aslı astarı yok, basit yapmacık, değersiz hareket, göz
boyamacılık manalarında kullanılır. Kelime kökü ve türemesi
bilinememektedir. Mahalli tabirdir. (ör. onun dediğine bakmayın, onun
işi gücü gale gule) |
| | |
| Galesiz | Önemsemeyen,
gaaleye kaale almayan, tembelce davranıp hesaba katmayan. Üşengeç,
umursamaz. Rahat davranıp telaşe etmeyen. Gailesiz. Hiçbir şeyi dert
etmeyen, derdi tasası olmayan rahat kimse. |
| | |
| Galgımak | Yerinde
durmadan sekip durmak. Hoplayıp zıplamak. (Ağır azem dur galgıyıp
durma. Ne galgıyıp duruyorsun akıllı ol. İt takkayı ne yapacak galdımı
düşer. vb.gibi kullanılır.) |
| | |
| Gallangop | İnsanlarin
toplululuk halinde bulunduğu gibi, hep birlikte, toptan, topluca ve
olduğu gibi anlamında kullanılır. "Gallangop gelin de arabaşı içelim ''
veya "şehire gidelim diye arkadaşı çağırdım o da gallangop iş elbisesi
ile gelmiş gezerken ben utandım." gibi |
| | |
| Gammaz | Başkasının ayıbını sırrını açığa vuran, kovcu, arabozucu, söz taşıyan, fitleyen, müzevir, casus, münafık. |
| | |
| Gamıtmak | Kendini kasıp kuruntulu olarak görünmek, gösterişli görünüp o halde süzülmek. Mahalli tabirdir. |
| | |
| Gancık | Dişi,genellikle hayvanlar için kullanılır. İnsanlar için kullanımında argo manası vardır. (bkz.kancık) |
| | |
| ganere | bugün
türk dil kurumu sözlüğünde bulunmasada; eski zamanda kullanılmış ve
halan Karaman çevresinde kullanılmaktadır. Kelime olarak sorumsuz
insan, lakayt anlamına gelebilen bir sözcüktür. Yakın zamana kadarBatı
Karadeniz'de özellikle Zonguldak ve çevresinde başıboş hayvan manasında
kullanılsada artık o yörede de kullanılmamaktadır. |
| | |
| Ganeviz | Kavanoz,
Camdan yapılmış ağzı geniş kapaklı şişe. Camdan yapılmış
turşu-salça-reçel ve sair her türlü gıda koymaya yarayan küçük küp.
Kavanozun Kasabada az da olsa söyleniş şekli. |
| | |
| Garer | Ölçüsünde,
yeterince, tam kararında. Karar manasında kararlaştırıldığı şekilde,
uygun sayıda ve uygun miktarda. Gararınca: uygun görülecek tahmince ve
yeterince . Münasibi gibi. Garerince. |
| | |
| Garez | Garaz kelimesinin kasabada kullanılışı. Garez: Kasıt, kötü ve düşmanca niyet. Kötü maksat, kötü gaye, hınç. |
| | |
| Garipsemek | Kendini bir yerde yapayalnız, koruyucusuz hissetmek. Arkadaşdan dosttan mahrum görüp kederlenmek. Mahsunlaşmak. |
| | |
| Gater | Daha ziyade bağ, bostan veya sırayla ekilen bitki sıralaması için kullanılır. Cızı olarak da geçer. Mahalli kelime olabilir. |
| | |
| Gavilli döğüş | Kavil
kurullarak yapmacık kavga çıkarmak. Kavga nizah halinde gösterilerek
karşısındakini kandırıp menfaat temin etmek. Muvazaa. Danışıklı dövüş. |
| | |
| Gavut | Gavut-Kavut:
kitaplarda Kavrulmuş un çorbası olarak geçmekte ise de. Gavut kelimesi
kasabada her türlü kavurga,leblebi vs.nin havanda dövülerek un haline
gelmiş şekline denir. (Leblebiyi dişi ile ezemeyen, dişi olmayan
yaşlılara ve çocuklara havanda dövülerek un haline getirilerek verilir) |
| | |
| Gayme | Kağıttan
mamul paralar. kağıt para. Zamanımızda gayme kelimesi çok nadir olarak
yaşlılar tarafından fiyat sorulurken veya gırgırına ciddiyetsiz konuşma
sırasında kullanılmaktadır. |
| | |
| Gayrı - Gayri | Gayrı:Artık,
daha, gayrıca, başka, başkaca.(İşimiz bitti gayrı gidelim, alacağını
aldın gayrı uğramaz. gibi) Gayri: Başka, gayrılik, özgelik, diğer
manalarına kullanılmakla birlikte, önüne gelerek kullanılan kelimeleri
olumsuz hale getirir.(gayrimenkul,gayrimeşru, gayrimuntazam,
gayrimüslim, gayrisafi, gayritabii gibi) |
| | |
| Gaysak | Killi,
milli gibi özlü toprakların iyice su tutacak şekilde ıslanmasından
sonra kuruyup kabuk tutması, üzerinde sert tabaka oluşturması. Çok
ıslanmasından dolayı sertleşip keseklenmesi. kabuk bağlanmasına gaysak
tutması da denilir. Açık yaraların kuruyarak kabuk bağlaması, koruyucu
tabaka oluşmasına da gaysaklanma yaranın gaysaklanması denir. |
| | |
| Gaytan | İnce
bezden dikilerek veya iplikten bükülerek düğmeye geçirilen düğmelemede
kullanılan uzatma halka. Eskiden gömleğin üst yaka düğmelerinde
çoğunluğunda gaytan bulunurdu. |
| | |
| Gayya | Cehennemde bulunan, düşülmesi halinde çıkılması çok zor kuyu. Netameli yer ve içinden çıkılması güç iş veya olaylar. |
| | |
| Gayıl - gayıl olmak | Razı, kabul eden, boyun eğen, rıza gösteren, itiraz etmeyen. Kail kelimesinin kasabada kullanış biçimidir. |
| | |
| Geberesice | Geber:Öl, gebermek:ölmek, geberesice:(istenmeyen kişi için) ölümünü istemek, ilençe ve hakarete yakın ölümünü talep etmek. |
| | |
| Gebre | Sert kıl ve sert çuldan yapılan atları tımar etmek için ele takılan kese ve kaba eldiven torba. |
| | |
| Gecesefa | Gece çiçek açan, sürüngen gövdeli, iki çeneklilerden bahçe ve saksılarda yetiştirilebilen süs bitkisi. |
| | |
| Gelgelelim | Kelimenin
gelmek gitmekle ilgisi olmayıp, ama, fakat, lakin manalarına gelen
şekilde kullanılmaktadır. (Çok güzel yağmur yağmıştı gelgelelim biz
ekini yetiştiremedik. Herşey ucuzladı tam mal alınacak sıra gelgelelim
para yok. Tam ataması yapılacaktı gelgelelim diplomayı getiremedi. gibi) |
| | |
| Gelişat | Ortaya
gelen durumlar, gelişmeler, gelişme hareketinin seyri. (gelişata göre
davranmak, fazla borçlanmaya bakma yılın gelişatı ne olacak belli
değil. gibi) |
| | |
| Gelişigüzel | (Gelmekle
ve güzellikle ilgisiz birleşik kelimedir.) Dikkat etmeden, özen
gösterilmeden, düzenli bir şekilde olmasına bakılmadan sıradan ve
olduğu gibi rastgele yapılan. (İşine hiç dikkat etmez, yaptığı hep
gelişigüzel) |
| | |
| Gem | Atın
ağzına takılan, dizgin ve kayışla tamamlanan ve atı yönlendirmeye idare
etmeye yarayan demir alet. Tabir yerinde olursa atın direksiyonu. Gem
vurmak:Gem takmak, hareketi sınırlamak, engel olmak, taşkınlığa mani
olmak. Gemi azıya almak: mecazen söz dinlememek, itaat etmemek,
bildiğini okumak. |
| | |
| Gerçi | Her ne kadarsa, her ne ise de manalarında kasabada sıkça kullanılır. (Gerçi olan oldu. gerçi yapacak bir şey yok.) |
| | |
| Gerzek | Geri
zekalı, aptan, bön manalarına gelen bu kelime kasabada bu manalarla
birlikte ve buna ilaveten lüzumsuz işe karışma, şımarma
(gerzekleşme)manalarında azarlama olarak da kullanılmaktadır. |
| | |
| Geven | Yabani
ot olarak yetişen, kökünden kitre adı verilen bir çeşit zamk
salgılayan, çalımsı ve kurutularak hayvan yiyeceği ve yakacak olarak
kullanılan bitki. Kasabada şantiyenin üzerinde şimdi kombassan
evlerinin bulunduğu yerde geven (Keven) otu çok olduğundan bu semtin
adı gevenlik olarak anılırdı. |
| | |
| Gevil yavıl etmek | Suçlanarak
sorulan soruya karşı tutarsız kelimelerle cevap vermek. Doğru dürüst
cevap verememek. Lafı eveleyip gevelemek olarak da kullanılır. Kaçamak
cevap verdiği belli olan ve ezilip büzülerek cevaplamaya çalışmak. |
| | |
| Geviz | Buğday
arpa gibi tahıl, hububat ın tanelerinin elenerek kalburun üzerine
toplanan veya yıkayarak suyun üzerine ayrılan kabukları, üzerine gelen
çör çöp ve uçuntu saman parçalarına geviz veya gavuz denilir. |
| | |
| Gezeğente | Gezenti. Çok gezen, gezmeyi seven, gezip dolaşan. Gezinip duran. Belli bir yerde durmayan. Dolaşıp duran. |
| | |
| Geğirmek | Genellikle
yemekten, çok yemekten sonra görülen midede sıkışan gazın ağız yolundan
çıkarken meydana gelen ses. Mide gazını sesli olarak ağızdan atmak. |
| | |
| Geğrek | Kaburganın alt kısmındaki boşluk, kaburganın altı. Kasabada giyrek olarak da geçer. |
| | |
| Gicimik | Kaşıntı
ile birlikte acımsı yanma tadı. Ağızı kıcıklayan tad. Dile ekşimsi
acılıkta tad bırakma.( peynir biraz gicimikli çıktı. Peynir güzelmiş
amma gicimiği de olmasaymış gibi) |
| | |
| Gidedur - Giderayak | Gidedur:
Yürümeye, gitmeye devam et. Bekleme yürü.(zaman kaybetmeyelim sen
gidedur.) Giderayak: Tam gitmeye hazırlanırken, gitmeye başlarken,
gitmek üzere iken. (Herşey yerinde oldu, giderayak şu iş de gelmeseydi.) |
| | |
| Gidişmek | Kaşınmak, kaşıntı yapmak, kaşındırmak. |
| | |
| Girisingiri gitmek(gingiri gitmek) | Geri gitmek, geri dönmek. / Gerisingeriye dönmek. Geldiği gibi iz üstü dönmek. |
| | |
| Göbür | Yol
tozu. Yazın harman zamanı tarla yolundan araçların özellikle at
arabalarının çok sık gide gele yolun toprağının incecik ezilerek toz
haline gelmiş hali. |
| | |
| Göde | Şişman, kaba, hantal, İrice gösterişsiz. (eskiden bir çekirgeler gelirdi iri iri göde çekirgesi derdik) |
| | |
| Göden | Kalın bağırsağın son, anüse yakın kısmı. Hayvanların ince barsaktan sonraki mumbar olarak adlandırdığımız barsak bölümü. |
| | |
| Goduk | Goduk:Eşek
yavrusu, sıpa manasında geçmekte ise de, kasabada ana babasından, abi
ve ablasından, büyüğünden ayrılmayan gittiği yere giden. istenilmediği
halde arka takip eden. |
| | |
| Goduş - godoş | Gostak, süslü, fiyakalı görünmek, olduğundan farklı güçlü kuvvetli ve yakışıklı görünmek. godoşlanmak. |
| | |
| Göher - Göver | Bir
maddenin özü, cevheri manasında geçen bu kelime kasabada tohumdan
ekilerek meydana gelen soğan küçüğü, başlanıp büyümesi için ekilecek
küçük tohum soğan. Göver:göverip yeşermekten gelirse de. Kasabada soğan
göheri olarak geçmektedir. |
| | |
| Gök görmemiş | Gök:yerin
göz ile görülebilen ufuktan başlayarak kubbenin derinliğinde sonsuz
boşluk. Görmemiş:Gözün görme duyusunu kullanarak cisimlerin şeklini
hissetmemiş. Gökgörmemiş:Görgüsüz, göreneksiz, bilgisiz, cahil,
tecrübesiz. Adabdan edepten habersiz. Alışmamış, toy, acemi, eğitimsiz.
Kıskanç, cömert olmayan. |
| | |
| Gök maşlak | Kozağaç
yolu üzerinde gökçeşme ve kocatepesi mevkileri ilerisi ve belik ormanı
altında, hayvancılığa elverişli, su kaynağı ve sulama yalakları olan
barınmaya elverişli, soğuktan emniyetli davar ağılları bulunan mevkidir. |
| | |
| Gol demiri/Kol demiri | Genellikle
büyük borda kapı ve garaj kapısı gibi geniş kanatlı kapılarda içeriden
bir ucu duvarda monteli, diğer ucu kapı kanadının ortasındaki kuşakta
halkaya takılan, kapının ileri geri hareketini engelleyip sabitleyen
emniyet demiri. |
| | |
| Gömgöbelek | Kelebek |
| | |
| Gömük | Uzun süre çekip kurumayan su birikintisinin iyice çamurlaşıp yosunlaşıp yoğunlaşması. Bataklık. |
| | |
| Gönen - Gönenmek | Gönen:Topraktaki
nem, ıslaklık, rutubet. Bitkilerin gelişmesine yarayan su öyüntüsü.
Gönenmek:Sevinç,mutluluk, rahat, huzur içinde yaşamak. Refah ve
ferahlık içinde olmak. |
| | |
| Gopuk - Kopuk | Kopmuş, kesilmiş, bütünden ayrılmış, / sorumsuz, bağlantısız, mesuliyetsiz. İşsiz güçsüz serseri. Kopuk takımı:serseri takımı. |
| | |
| Gora | Kapı kilitlerini açıp kapamaya yarayan, genellikle büyük ebatlı ve boru şeklinde demir malzemeden yapılmış anahtar. |
| | |
| Göresek | Görgü,
kültür, bilgi, görenek, terbiye manalarında kasabada kullanılır.
Görgülü, terbiyeli, edepli ve becerikli kişilere göresekli, bunlardan
yoksun kişilerede göreseksiz veya gönebeği kıt denilir. |
| | |
| Göresi gelmek | Özlemek, görmek istemek, görme arzusu duymak. |
| | |
| Görümce | Geline göre, beyinin-kocasının kız kardeşi. |
| | |
| Goya - Güya | Sanki,
sözde, başkasının doğrulanmamış sözünün aktarımında kullanılır.
Zannedersin ki, imiş gibi manalarında kullanılır. Güya. (Goya bu işi
kendisi yapmış, bu işten goya haberim varmış, anatılana bakılırsa goya
kendisi oradaymış, çok aradık yok goya havaya uçtu. gibi) Çok kelimede
olduğu gibi bu kelimede de ü harfi o ve u olarak da konuşmada
kullanılmaktadır. |
| | |
| Goyak - Koyak | Vadinin
halk dilinde söyleniş şeklidir. İki dağ veya iki tepe arasında uzun
çukur dere. Bir nehirin aktığı uzun çukurluk. (Nil vadisi, tuna vadisi
gibi). Kasabada iki yüksek dağ veya yüksek tepe arasındaki mesafe,
düzlük manalarına kullanılır. Goyaklar, goyak arası mevkisi diye
isimlendirilen mevkiler vardır. |
| | |
| Göynek | Kaput
bezi veya patiskadan dikilen uzunca etekli, kollu, önü yırtmaçlı veya
oyuk şekilde dikilmiş soğuktan korunaklı boyundan dizlere kadar vücudu
saran çamaşır. Atlet örgü fanina çamaşırlar çıkıp kullanılıncaya kadar
herkesin giydiği çamaşırdı. Yaşlı insanlarımız alışkanlıkları sebebiyle
halen kullanmaktadırlar. |
| | |
| Gözemek | Örgü
örer gibi hususi şekilde, eski örülüş şeklinde kapatmak, dikmek. Nakışı
ipekle örtmek, iki kat etmek. Seyrelmiş doku ve örgüyü sıklaştırmak,
kapatmak. / Seyrekleşmiş bitkilerin arasındaki boşluklara yenilerini
dikerek tamamlamak. Yeni dikimle sıklaştırma. |
| | |
| Gözsüz köpeği | Toprak
altında yuva yapan, gözsüz kemirgen fare cinsi gelengi büyüklüğünde
Kasabada bu isimle anılan kör fare. Kemirici memeli hayvan. Yer
altından toprağı yer yüzüne çıkararak kendisine yol açar. Gözü
olmamakla birlikte hissetme, ses ve koku alma duyargaları
hassaslaşmıştır. Yaş ve soğan sarımsak gibi sebzeleri toprak altına
çekerek beslenen zararlı hayvan. |
| | |
| Gubuz | Üstünlük
iddiasında olup, kendini üstün gören, kendini begenmiş. Kibirli, boşa
gururlanan. Bencil yalnız kendini düşünen, kendini haklı gören.
Kubuzlanan, fodul. Övüncek kibirli. |
| | |
| Gücün | Zar
zor, zorluk ve güçlükle yapılan, zorlanarak güc kullanılarak meydana
getirilen manalarına kullanılır. (Ahmet öyle zor durumdaydı ki bu hale
gücün gelebildi, hayat şartları çok ağır bu kadarını gücün yaptı,
kolaymı zengin olmak coluk çocuk okutacam diye gücün gücün bu güne
geldi) gibi kullanılır. |
| | |
| Güdük | Kuyruksuz,
eksik, sakat, tamam olmayan, kısa boylu, sonuçlanmamış yarım./ Kulpsuz
sürahi, bocut. / Kuyruğu yolunmuş kuş, kuyruğu kesilmiş köpek. |
| | |
| Guldur | Rahatsızlık
sebebiyle iltihaplanmış şişmiş veya fiziki şekil bozukluğu gösteren
deforme olup büyümüş rahatsızlık veren hastalıklı erkek yumurtaları,
(Testisleri) |
| | |
| Gulduratmak | Duran şeyleri yerinden oynatmak, düzeni karıştırmak, rahatsızlık vermek. Huzursuzluk çıkarmak. |
| | |
| Gületapan | Çeşitli
yöre ve bölgelerde ayçiçeği, ayçekirdeği, günaşık, günebakan,
günetapan, devramber olarak isimlendirilen bitki ve kuruyemiş olarak
kasabada sevilerek yenilen çekirdeğin kasabadaki adıdır. Yağlı
tohumlardandır. Kasabada çitlek olarak da isimlendirilir. |
| | |
| Gullap | Gul
veya gull=arapçada zincir,halka,irtibat noktası. Ap=açıklık,açılabilen
bütünlük. Gullap=menteşe. Kasabada eskiden beri kullanılan (doğrama
olmayan) kuşaklı kapılarda kanatlarının kasalarına
irtibatlandırıldıkları noktalarda biribirine geçmiş, menteşe olarak
kullanılan halka başlıklı çivi. |
| | |
| Gumpir | Toprak
altında büyüyen, bol nişastalı, yumrulayarak çoğalan çok çeşitli
yemeği-salatası-kızartması-böreği, kasabada soğanlı karışımlı sıkması
da yapılan gıda maddesi. Patates. |
| | |
| Gündönümü | En
uzun günlerin sonu, gündüzlerin kısalıp, gecelerin uzamaya başlaması.
Sıcakların artıp, topraktaki gönenin çekilip ekin ve otların sararmaya
başlaması. 22 Haziran |
| | |
| Günlükçü | Gündelikle, yevmiye ile çalışan. Gündelikçi. Amele. Yevmiyeci. |
| | |
| Günücü | Kıskanç, başkalarını çekememek, Günücülük=çekememezlik, kıskançlık,hasetlik. Günüleme,günülemek= haset, gıpta. |
| | |
| Güpdüşen | Akşamları insanlara gelip ısıran ve ısırdığı yeri yakan, gözlere girerek yanmasına sebep olan çok küçük siyah sinek. |
| | |
| Gurada | Tam sağlam şekilde olmayan, iğreti duran, dokunup itme ile düşen devrilen ve göçecek durumda olan rastgele vaziyet. |
| | |
| Gurcu | Kasabada
çocukların sayarak oynadığı yassı ve yuvarlak taşla oynadıkları oyun.
(Oyun oynanırken sayılan saymacalar:Naldırnaç, gıldırgıç,
kırküç,kırkdört,kırkbeş,kırkaltı, kırkyedi,kırksekiz,kırkdokuz, elli,
belli, süllü, sülüman,arnavut, gırnavut, alt çocuğunu şurda avut,
savut, savut bir, savut iki, savut3, savut4, savut5, savut6, savut7,
savut8, savut9, savut10, mavıdon, cavıdon, kantar kanadını dartar,
arkada kalanın dar pabucunu yırtar.) şeklinde devam eder. |
| | |
| Güre | Bir-üç yaş arasındaki tay. |
| | |
| Gurk | Yumurtaların
üzerine civciv çıkarmak için kuluçkaya yatan, civcivlerin yumurtadan
çıkmasından sonra da büyütünceye kadar onlarla ilgilenip doyurup
besleyen ve civcivleri koruyan tavuk veya hindi. |
| | |
| Guskun - Kuskun | Gergi
ipi. At, eşek ve katır gibi binek ve yük taşıma hayvanlarının
kuyruğunun altından geçirilerek eğer veya semere bağlanıp gergin
durmasını sağlayan kayış veya örme bağ. |
| | |
| Gusülhane | Gusül
abdesti alınacak yıkanılacak yer. Kasabada eski evlerde odalarda bölüm
olarak veya yüklük yanlarında yüklük altlarında özel olarak yapılmış
yıkanma bölümü, hamamevi. |
| | |
| Güye - Güve | Yünlü
dokuma, halı, kilim, kumaş vs. gibi eşyaya zarar veren böcek kurtçuk
çeşidi. Pulkanatlılardan güve kelebeğinin kurtçuğu. Yün güvesi, un
güvesi gibi adlandırılır. (yünlü kumaşları halıyı kilimi her yıl bakıp
havalandırıp naftalinlemezsek güveler delik deşik eder, bakılmadığından
her tarafı güve yeniği olmuş, Un eskiyip güvelenmiş gibi) |
| | |
| Guymak | Tuzsuz
taze koyun Iravağında (kaymak) kavrulmuş un ve içine-üzerine dökülmüş
tozşeker den karıştırılarak belli bir yumuşak kıvam ve dağılgan
gevreklik kazandırılarak yapılmış, açık bakır tabaklara serilerek üzeri
kaşık izleri ile süslendikten sonra ağızda yumuşak un gurabiyesi gibi
dağılan çok lezzetli ve sevilerek yenilen iç fıstıkla tad zenginliği
verilebilen ismi ve yapımı kasabaya mahsus tatlı çeşidi. Un helvasının
taze krema ile zenginleştirilmiş ayrı bir lezzet verilmiş şeklidir.
Guymak tatlısı.(Kasaba guymağı adıyla tesçil ettirilip, adına
festival-eğlence bile düzenlenebilir.) |
| | |
| Guz - Guzan | Kuz, kuzey, kuzeye bakan, poyraza karşı, güneş görmeyen gölge ve soğuk taraf, |
| | |
| Güz bülücü |
Baharda ot ve yeşilliğin, yazda yiyeceğin bol olduğu ekin harman, bağ
bostan zamanında dünyaya gelmeyip de harmanlar kalktıktan sonra doğan
ve yiyeceği iyice kıtlaşan zamanda dünyaya gelen bülüce(tavuk civcivi)
güz bülücü denir. Bunlar kadersiz görülür. Kışa girilirken iyi
beslenemez zayıf ve cılız kalırlar. Baharda dünyaya gelen kendini
kurtarmış, güzün dünyaya gelen hayvanlar da kışa zayıf girmiş olurlar.
Bu durum ileriki yıllarda da kendini belli eder. Kasabada kadersiz ve
zamansız doğanlara bu ifadeler mecazen de kullanılır. |
| | |
| Güzlek | Güz
yağmurlarından faydalanarak güzün çıkan ot, güzün çıkan ekin, kıştan
evvel çıkarak kendisini kurtarmış çıkıp çıkamama tehlikesi kalmamış
ekin. |
| | |
| Guşane | Büyük
ebatlı, ağzı kapaklı karavana tencere. Kalabalık ailelerde veya
davetlerde çok yemek pişirme ihtiyaçlarında tencere olarak kullanılır. |
| | |
| Gı | Bir
harfin ı lı okuşundan ibaret gibi olan bu kelime kasabada ünlem veya
kadınlara, kızlara çağırma, ikaz ünlemi olarak kız, kı argo hitabın Gı
olarak kullanılmasıdır. Erkekler için de Ulan, Ulen, Len yerine Le
olarak kulanılmaktadır. |
| | |
| Gıcık | Boğazda
aksırma, öksürme, yutkunma hissi uyandıran kaşınma ve yanma./ hali
hareketi ve tavırlarıyla karşısındakini kızdırma. Şüphe ve tereddüte
düşürme, gıcıklandırma. Kuşkulandırıcı hareket. |
| | |
| Gıdı gıdı | Yerli yersiz konuşmak, boşu boşuna ve çok konuşmayı huy edinmek. Vıdı vıdı etmek. Gıdılanıp durmak. |
| | |
| Gıdık | Çen
altı, gerdan. Gıdıklamak: Çocuklarda parmakla dokunarak güldürme.
Vücudun belirli yerlerine dokunarak gülmesini sağlamak. Teşvik veya
tahrik etmek. |
| | |
| Gıdım gıdım | Azar azar, küçücük küçücük, çok az çok az.
(Eli çok sıkı gıdım gıdım verir, öyle yavaş ki adım adım gıdım gıdım yürür.) |
| | |
| Gımcımak | Varılan
karar veya verilen sözden dönmek için bahaneler üretip durmak, eğilip
bükülüp vazgeçmeye çalışmak. Gımcıyıp- gımcıtıp durmak. |
| | |
| Gındam | Kasabada kullanılan mahalli kelimedir. Gösteriş, alım, çalım, kuruntu, süslü, yakıştıran. Böyle kişilere de gındamlı denilir. |
| | |
| Gıran giresice | Kıran:Yokeden, telef eden salgın hastalık. Kıran giresice deyimi beddua, ah, ilenç olarak kullanılan yok olup gitme temennisi. |
| | |
| Gırla | Olabildiğince, alabildiğince, çok fazla. Zebil. Sayıya gelmez çoklukta. |
| | |
| Gıyadalama | Yarı
açmak, yarı aralamak. Açıkla kapalı arası. (kapıyı biraz gıyadala hava
alalım. Kapıyı çok açıp odayı soğutma gıyadalı tut. Kapıyı biraz
gıyadala da nefes alalım. vs.gibi) |
| | |
| Gıyadalamak | Kapiyi yada pencereyi aralamak,kismen acik tutmak |
| | |
| Gıytık - Kıytık | Kıymık
kelimesinin kasabada söylenegelen şekli. Ağaç, odun, tahta gibi veya
bunlardan yapılmış ahşap malzemenin ince bir kısmın gövdeden ayrılarak
ele, ayağa batacak yırtıp yaralayacak hale gelmesi. (Odun kırılırken
elime kıytık battı. Tahta indiriyordum kolumu kıytık yaraladı gibi) |
| | |
| Gığ | Koyun, keçi pisliği, gübresi, gığalak. |
| | |
| Hadi goma | Haydi buyurun, bırakmayın yiyin, buyurun kalmasın, koymayın. |
| | |
| Hafız | Saklayan,
koruyan, muhafaza eden manasına gelmektedir. Kuran-ı Kerim'i hıfzedip
ezberleyen, tamamını ezbere okuyan insana denilmektedir. |
| | |
| Hak bayramı sanmak - bellemek | Yüzünü
bulunca astarını da istemek gibi manalarda kullanılır. (Biz onun yüzüne
güldüysek hak bayramımı sandı, her zaman kedi bal yemez bu günü hak
bayramı bellemesin çalışmayınca olmaz, dün işin rastgeldi de hakbayramı
bildin iş hiç de öyle kolay değildi.) gibi kullanılır. |
| | |
| Haklamak | Karşılık
vermek, hak ettiği gibi davranmak, zarara sokmak. Hakından
gelmek:Üstesinden gelmek, üstün-galip gelmek. Hakını avucuna vermek:Hak
ettiğini verip işini bitirmek. |
| | |
| Halâvet | Tatlılık,
şirinlik, lezzet,leziz, zevk.(Bu yemek ve şerbet çok havaletli olmuş.
Bu sözde havalet yok. Halinde davranışında halavet göremedim. gibi) |
| | |
| Halayık | Ev
işlerini yapan, ev işlerinde evin hanımına yardımcı olan. Kadın
hizmetçi. (Evin sahibi değilde halayığı gibi dolaşır, halayık gibi hiç
durmaz, az yide halayık tut gibi kullanılan kelimedir) Erkek hizmetçiye
de Uşak denir. |
| | |
| Halbağı - halbağıl | Kelime
kasabada halbağı, halbağıl, halbağal şekillerinde de, Halin zorluğu,
halledilecek işin kolay olmadığı manalarında bahal eklentili olarak da
kullanılır. Halberi kelimesiyle mana ağırlığı yönünden benzerlik
göstermektedir. Halbuysa kelimesi de içinde kullanıldığı durumu anlatan
cümlenin farklı olduğu ama, fakat, lâkin manalarında
kullanılmaktadır.(Ör. öyle umuyor amma halbahı kolay değil, sen basit
zannediyorsun amma halbahıl göründüğü gibi değil.gibi) |
| | |
| Halbuse - halbuysa | Hâl böyle ise, hal bu ise, oysa ki, oysa öyle iken, doğrusu şu ki, aksi gibi, gel gör ki gibi manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Halt | Uygunsuz,
münasebetsiz söz, fiil veya davranış. Halt karıştırmak, Halt etmek,
halt yemek gibi kullanılmaktadır. Bir tür argo kelimedir. |
| | |
| Hamaset | Yaratılıştan gelen yiğitlik, cesurluk, kahramanlık. |
| | |
| Hamlamak | Uzun
süre hareketsizlik ve idmansızlık yüzünden çevikliğini ve
dayanıklılığını kaybetmek. Hamlaşmak: Uzun süre çalışmadığından ilk
çalışma sırasında çalışmaya alışıncaya dek çekilen zorluk. |
| | |
| Hamut - Hamıt | Atın arabaya veya çifte koşulması sırasında yükü asılıp çekmesi için boynuna takılan koşumun boyun halkası. |
| | |
| Han | Han:Hakan,
hükümdar, padişah, Osmanlı Sultanlarına verilen isim. / Han:Gerek yol
üzerlerinde gerek şehirlerde yolcu, misafir ve kervanların,
yabancıların konaklama ve kalmaları için yapılmış büyük yapılar. Yolcu
ve hayvanlarının ihtiyaçlarına göre yapılmış yeme, yatma, barınma,
dinlenme kompleksleri. Kasabada bulunan han kullanım ihtiyacı dışında
kalmakla ilgisizlikten ve ihtiyaç duyulmadığından yıkılıp gitmiş,
bulunduğu mahalle hanönü, yanındaki çeşmeye de halen hanönü çeşmesi
denilmektedir. |
| | |
| Hanay | Eski evlerde önü açık, genişçe sofalı ev. İki veya daha fazla katlı ev. Müstakil çok katlı, çok odalı ev. |
| | |
| Hanefi | Dört
büyük ehli sünnet imamının en önde geleni olan İmam-ı Azam Ebu Hanife
hazretlerine bağlı ve onunla ilgili. Ebu Hanife mezhebine uyan veya
bağlanan. |
| | |
| hangırda | hangi yerde, nerede anlaminda kullanilir |
| | |
| Har vurup harman savurmak | Hâr:
Kuvvetli ateş alevi / çalı çırpı / hor, hor görmek, horlamak/ Yiyen
içen tüketip savuran manalarına gelir. Har kelime olarak genellikle
kendi başına kullanılmaz. Birleşik olarak kıymet vermez, değersiz görüp
yok olmasına göz yumup harcayıp tüketen manalarında kullanılır. Dağıtıp
tüketen, israf eden, mirasyedi kişiler için kullanılır. (kendimi
kazandı harvurur harman savurur, malın kıymetini bilmedi har vurdu
harman savurdu şimdi de olana bakar. gibi) |
| | |
| Haranı | Kazanın küçüğü, kulplu, meydanda yakılan ateş üzerine konularak kullanıldığı için dışı kalaysız, büyük tencere |
| | |
| Harar | Büyük
çuval. Daha ziyade saman, ot, yün gibi kaba malzeme konulup taşınmasına
yarayan, kıl yün ve basit malzemeden dokunmuş büyük ebatlı çuval. |
| | |
| Harman | Ekinlerin
ve mahsulün tarladan biçildikten sonra sürülmesi, işlenmesi, savrulup
saman ve tanenin ayrılması işlemlerinin yapılması için genişçe
hazırlanmış çalışma yeri. / Bu işlerin yapılma zamanı. |
| | |
| Hasid - Haset | Kıskanç,
başkasında olmasını istemeyen,başkasının refah ve servetini çekemeyen,
haset eden, düşkün olmasını isteyen. Kıskanç Hasetçi, hasitlenen. |
| | |
| Hattı zatında | Esasında, aslında, onda, onunla birlikte, temelinde, değişmemiş biçiminde, doğrusu doğru şeklinde. Zaten. |
| | |
| Hatıl | Duvarları
sağlam tutmak, yukarıdan gelecek ağırlığı etrafa dağıtmak bölmek için
inşaata yapıya ara ara konulan sağlam ağaçtan yapılmış kereste, ağaç,
beton tabaka. Kasabada yığma inşaat yapımı sırasında duvarlara konulan
ağaç vs. dışında kapı ve pencere üstlerine konulan ağşap ağaçlara da
hatıl, ayrıca balastır da denilmektedir. |
| | |
| Havayı | Hububat-zahire
ölçü birimi. Bir teneke hacmindedir. Buğdaya göre, arpaya göre, yulafa,
nohuta göre kg.ları değişir. Ayrıca buğdayın arpanın tanelerinin dolgun
ve zayıf olmalarına göre de değişkenlik gösterir. Onun için günümüzde
pek kullanılmamakla birlikte yine de halen geçerli pratik ölçü
biçimidir. Ortalama 1 havayı buğday 16, arpa 8, yulaf 5 kg gelmektedir.
1/2 Yarım havayı ölçü birimine çerek, 12 havayı ölçü birimine de kile
denilir. Konya kilesi 12 havayı olarak geçer. |
| | |
| Havdan | Kuyludan kova ile çekilen suyu biriktirmek için taştan yapılmış büyük su kabı |
| | |
| Havlu |
Peşkir, peştemal, el yüz kurulamaya yarar yumuşak dokumalı bez olarak
kullanılan malzeme dışında kasabada etrafı çevrili arsa, çevrik,
kenarları duvar, çalı çırpı vs ile çevrilip koruma altına alınmış alan,
hayat, bahçe manalarında da kullanılır. Evi içine alan bahçe ekiminde
kullanılana İç havlu, evin dışında daha ziyade davar kuzu ve sair
hayvanların barınıp gezindiği yere dış havlu olarak geçer. İç hayat dış
hayat gibi. |
| | |
| Havruz | Topraktan
yapılmış, su dökülecek içi sır kaplamalı kap, lazımlık, oturak.
Kasabada silbiç veya sibek olarak da kullanılır. Eskiden küçük
çocukların, bebeklerin beşiklerinin altına ve bebeğin poposunun altına
denkgelecek şekilde monte edilerek kullanılır, idrar ve kaka yapımında
bebeğin tenine temas etmez bebeğin rahatı sağlanırdı. Günümüzde
kullanılmaz olmuştur. |
| | |
| Havsala | Zihnen
algılama alma, kabul, kavrama derecesi, zihin kabiliyeti. (Havsalama
sığmıyor, hafsalam kabul etmiyor, anlayamıyorum) (Havsalası
dar:Kabiliyeti kıt, karnı geniş olmayan, kabul etmeyen) |
| | |
| Hayalmeyal | Belli belirsiz, şekli tam olarak seçilemeyen, gerçekliği şüpheli, muhal, flu. |
| | |
| Haybatçı | İşi,
ortalığı velveleye verip herkesin duymasını, bakmasını sağlayan
yaygaracı hareketle bağırmak. Yüksek sesle bağırarak dikkat çekmek. |
| | |
| Haybeci | Haybe:Boş faydasız. Haybeci: İşsiz, güçsüz, bedevacı, beleşçi. Bedavadan, haybeden, emeksiz ve masrafsız elde etmeye çalışan. |
| | |
| Hayda | Hayvanları
hareket ettirmek için dah manasına ünlem kelimesi, ayrıca şaşkınlık ve
kızgınlık ifade etme ünlemi.(hayda bir de bu çıktı) gibi |
| | |
| Hayli | Birçok, çok, çokça, iyice.Haylice:çokca (bir hayli zaman, bir hayli parası var, hayli kitap yazdı, bir hayli emek çekti. gibi) |
| | |
| Hayt - heyt | Dikkat çekmek için veya dikkat et manasında ikaz şeklinde atılan nara, |
| | |
| Hayta | Haydut, asi, isyankar, eşkiya, dikbaşlı, huysuz, haylaz. İşsiz, hay huycu, aylak gezen, serseri kimse. |
| | |
| Hayu-hayuğu | Hay:üzüntü
ve dikkat çeken azarlama ifade eder. Kasabada Hay kelimesi
birleştirilerek hayulan(hayoğul) veya haygı (haykız) gibi tamlama ile
birlikte kullanılmakta ve (Öyle değildi neye öyle yaptın hayu, öyle
deme hayuğu, neden hayu) gibi vurgulamalarda kullanılır. Genellikle
kadınlar arasında veya kadınlarca kullanılmaktadır. |
| | |
| Hayın | Hiyanet
eden, hain, ihanet eden manalarına kasabada kısaca hayın
kullanılmaktadır. (şu çocuk hiç denileni tutmaz çok hayın. Bu adam ne
kadar hayınmış olmaz dedi durdu. vb.) ihanetten ziyade inatlık manasına
gelecek şekilde de kullanılmaktadır. |
| | |
| Hazağı | Herhalde,
her durumda, her zaman, tahminen mutlaka, bir işin olması yolunda
manaya ağırlık kazandırması için kullanılır.(Bu kadar emek verdi hazağı
neticesini alacaktır. Bizi buraya getiren ağa hazağı ekmeğimizi de
düşünmüştür. Toplanmamızı isteyen kendisiydi hazağı gelecektir. gibi) |
| | |
| Hazırlop | Hazır bulunmuş, başkası tarafından hazırlanmış, hazıra konma, başkalarınca hazırlanıp yinecek hale gelmiş. Emeksiz elde etme. |
| | |
| Haşarı | Zaptedilmesi ve kontrolu güç, ele avuca sığmaz, rahat durmaz, çok yaramaz, azgın huysuz . |
| | |
| Haşat | Çok
eskimiş, yıpranmış, darmadağınık, kullanılamaz, işe yaramaz
kullanılamayacak hale gelmiş, bozuk. / aşırı yorgun, bitkin, dövülerek
veya çok yorulmuş, bitkin hale gelmiş. |
| | |
| Haşhaş | Tohumları
tıpta ilaç olarak, uyuşturucu olarak kullanılan, kapsüllerin kabuğu
çizilmek suretiyle sütünden afyon denilen madde elde edilen bitki.
Ekimi devlet müsaadesine bağlanmıştır. Afyon ile ve iç egede ekimi
dikimi yapılan köylünün tohumundan yağlık, otundan saman yaptığı çok
yönlü faydalandığı bitki. Kasabada da tohumu kavrularak, gerektiğinde
çekilerek bulgur üzerine dökülerek yenilir, bazı pasta böreklerde iç
malzemesi olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Helâ | Büyük ve küçük abdest yapılan yer, tuvalet, wc, abdesthane(abdest bozma yeri), ayakyolu. |
| | |
| Hele | Kelime
kendi başına manasız gibi görünse de, ikaz, tehdit, vaad gibi ifade
kazanarak kullanıldığı yere bağladığı kelimeye göre ağırlık kazanır.
(Hele bitirdin, yürü hele, hele bekle, hele bak, hele hele, hele şükür.
gibi)Kasabada da çokca kullanılmaktadır. |
| | |
| Helik | Duvar
yapılırken, örülürken büyük taşların arasına boşluklarına konulan dolgu
ve taşları biribirine bağlayan küçük taş veya çakıl taşları. |
| | |
| Helke | Demir,
bakır,alüminyum,galvanizli saç gibi madenlerden yapılmış madeni kulp
veya sapı olan kova. Bakır, alüminyum ve galvanizli saç gibi
madenlerden yapılanları süt sağımı, yoğurt üğütülmesi,hububat taşınması
gibi işlerde, demir ve kıymetsiz malzemeden yapılmışları da toprak, taş
çakıl, kum taşınması gibi inşaat işlerinde kullanılır. Tokat helkesi,
çamur helkesi, yem helkesi gibi kullanılışlarına göre isimlendirilir. |
| | |
| Hemen - hemencecik | Hemen:Vakit geçirmeden, derhal, şimdi. Hemencecik:Çabucak, çarçabuk, derhal. |
| | |
| Hendese | Cisimlerin
şekli, mesafeleri, ölçümleri, her çeşit yapı ve inşaasından bahseden
matematik kolu. Geometri.Düzlem,uzay ve anallitik geometri. Teknik
resim. |
| | |
| Hengame | Kavga, gürültü, şamata, çatışma. Kalabalık kargaşalık. Badire |
| | |
| Hepten | Tamamen, bütün olarak, hep birlikte. İyice. Hepsi beraber. |
| | |
| Hergele | Binilmeye,
yük taşımaya, iş görmeye alışmamış at, katır, eşek sürüsüne denir. Bu
sürünün çobanına hergele çobanı denir. Mecazen argo olarak usül yol
yordam bilmeyen terbiyeden mahrum kimse. |
| | |
| Herif | 1.Kaba
saba, göze hoş gelmeyen, şüpheli, bayağı adam. 2. Adam, erkek adam. 3.
Erkek, koca. kelime kullanılış şekline göre yumuşaklık,
erkeklik-cesaret, kabalık manalarına gelmektedir. Kasabada
(herif-avrat)karı koca, er-avrat, (herif gibi) olgun, cesaretli,
(herifmi-şerifmi) sözüne güvenilmez, (herifli-avratlı) kadınlı erkekli
manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Hevenk - avenk, evenk | Dalından,
kökeninden, çubuğundan asmasından kesilerek kışta ve sonra yenilmek
için asılıp saklanmak üzere sapı ile birlikte kesilmiş üzüm meyve
kavun, incir vs. meyve bağı. |
| | |
| Heybe - Heğbe | Binek
hayvanlarının üstüne, palan veya eğer ve semer üzerine atılan iki
tarafından katlanarak torba şeklinde dikilmiş, iki gözlü, çuval, torba
gibi yün, kıl vs. dokuma. Yük taşımaya yarayan iki gözlü torba. Eskiden
poşet, torba, valiz, bavul, file gibi malzemeler yok ve kullanımda
değilken herkes alışverişine heybe götürür. Aldığı nevaleyi-malzemeyi
heybesinde taşırdı. İnsanların omuzunda rahat taşınması ve ortalı
durması için gözlerin ortasında baş geçecek şekilde ayrık olurdu. Heybe
kullanılış şekillerine göre şehir heybesi, pazar heybesi, azık heybesi,
Eşek üstünde taşınana at üzerinde taşınanına at heybesi, eşek heybesi
denilir. Halı ve kilim gibi renk renk, desen desen nakışlı
dokunmuşları, kenarlarına meşin dikilmiş süslenmiş ve sağlamlaştırılmış
çeşitleri vardı. Bağdan üzüm sepetlerle heybe içinde, bostandan karpuz
kavun heybe içinde taşınırdı. |
| | |
| Hohlamak | Bir şeye ağızı yaklaştırarak hızla soluk vermek, ağzı açık olarak peşpeşe kuvvetli nefes vermek. |
| | |
| Hökkem hökkem | Ağır
azem, okkalı okkalı, oturaklı. Hökkem hökkem oturmak:Ağırlığınca ve
kuruntulu olarak oturmak. Hökkem hökkem konuşmak: Tahmin edilenin
üzerinde ve oturaklı ve kaideli konuşmak. |
| | |
| Honça | Yaylımda
kuzulayan davarın sırtına belli işareti koyup(çalı çırpı parçası
bağlayıp), yavrusunu taşıyarak mahalleye getiren çobana mal sahibinin
yavruyu teslim alırken,çobanın zahmetine karşı verdiği hediye. (Mahalli
tabir) |
| | |
| Honu | Ağzı dar kaplara sıvı dökmede kullanılan, aşağısı dar yukarısı geniş şekilde alet. Huni. Honi. |
| | |
| Horanta | Hane
halkı kalabalığı. Çoluk çocuk, ana baba, dede (ebe)büyükanne den oluşan
kalabalık. Horantalı ev:Nüfusu kalabalık ev. Horantası baskın: Nüfusu
yoğun gideri fazla aile.(horantalı evde ne olursa gider. horantalı evde
sofra şenlikli olur. Yemekler çalakaşık gider. 50 havayı un üğütmüş
amma ne olur horantası fazla) |
| | |
| Horavı | Ehlileşmemiş,
korkak, ürkek durmak, insanlara ve kalabalığın içine karışamamak. Hor
görüleceğinden alaya alınacağından şüphelenip endişelenip kenarda
durmak. |
| | |
| Horsa | Hevesini
almak. Çalım satmak manalarında kullanılan mahalli kelimedir. Daha
ziyade hareketleri ile gösteriş yapmak. Yürümek, bunalmışlığı stresini
üzerinden atacak hareketlerde bulunmak "Horsanı aldın, horsanı attın,
horsasını attı" biçiminde çok kullanılır. |
| | |
| Hortlak | Öldükten
sonra canlanarak mezarından çıkıp insanlara zarar verdiğine inanılan
ölü. Hortlamak:Yok edilmiş bir kötülüğün yeniden ortaya gelmesi.
Hortlatmak:Bir kötülüğün yeniden canlanmasına sebep olmak. |
| | |
| Hoskislemek | Köpekleri
saldırtmak için, hücum ettirmek için kışkırtmak, köpekleri hoskis
kelimesini bağırarak tekrarlayarak galeyana getirip saldırmasını
sağlamak. |
| | |
| Höykürmek | 1.İbadet
olduğuna inanılarak Yüksek sesle bir ağızdan zikir çekmek. 2.Yüksek güç
göstererek(Kükremek gibi) yüksek sesle kendinden geçercesine hızla
çalışıp durmak. |
| | |
| Hoyuk | 1.
Bağ, bostan, düz arazi üzerine taş toprak ağaç vs.den yapılan yığma
tepe, hudut anbaşı belirten uzaktan görünen bellilik. İşaret. Minare
şeklinde yükseltilmiş taş yığını, geriden gelenlerin gözüne çarpan
korkuluk. 2. Avcıların nişan aldığı yapay hedef. 3. Lüzumsuz kalabalık
eden, çalışana mani olup, ayakta dikilerek çalışma alanını daraltan
kişiler için mecazen hoyuk gibi dikilme denilir. Hüyük kelimesinin
kasabada kullanılagelen şeklidir. |
| | |
| Höşmerim | Peynir
veya kaymağı unla karıştırarak yaplan bir türlü tatlı, sündürme.
Kasabada un yağ ve pekmez veya şekerden yapılmış bir tür tatlı helva
çeşidi. Ufalanmış ekmeğin yağda çevrilerek üzerine pekmez dökülerek
yapılan tatlı çeşidine de höşmerim denir. |
| | |
| Hüdanabit - Hüdayınabit | Ekilmeksizin
kendiliğinden biten, tabii ot. Suni ve insan emeği bulunmayan otlar.
mecazen eğitimsiz terbiye görmemiş insanlar için de kullanılır. |
| | |
| Hümermek | (Argo) Karşı koymak, horozlanmak, üstün gelmeye çalışmak, korkutmak için güç gösterisine girmek. |
| | |
| Hüngürdemek | Sesli
ve bağırarak ağlamak. Sesli olarak ve çırpınarak asabileşip üzülerek
ağlamak, ( üzüntüsünden hüngürdeyerek ağladı, hüngür hüngür ağladı.
saya saya hüngürdeyerek ağladı. gibi) |
| | |
| Hıh - Hık - hık mık | Hıh:Önemsememe,
küçük görme, saymama ünlemi. Hık:Boğazdan çıkan kesik ve olumsuz ses,
kabul etmeme ünlemi. Hık mık:Bahane uydurma hali. Hık deyip burnundan
düşmek:çok benzemek. |
| | |
| Hılkıyet - Hılkıyyet | Yartılışa bağlı, yaratılışla ilgili. Bir hal ve huyun doğuştan olması. Halkedilişten. |
| | |
| Hımbıl | Aptal, budala, tembel, uyuşuk, elinden iş gelmez kimse. |
| | |
| Hımhım | Burnundan
konuşmak, burun veya geniz rahatsızlığı sakatlığı sebebiyle hımhım
ederek konuşmak. Sesin genizden yoğunlaşarak gelmesi. Konuşmada
kelimelerin ses ayırımını yapamadan anlaşılması zor şekilde ifade
edilmesi. mecazen kendince mırıldanır gibi hareketsiz ve uyuşuk
sıkılgan kişilere de söylenir. |
| | |
| Hınam | Adavet,
düşmanlık, kin, husumet, garez, buğuz ve hınç beslemek. Daha ziyade
gizli düşmanlık, saklanan kin ve husumet olarak kasabada eskilerce
yaşlılarca kullanılan bir mahalli kelimedir. (Ör. Öyle güldüğüne bakla
eski hınamı içinde durur. O adam ne kincidir yeri gelince eski hınamı
ortaya çıkar. gibi) |
| | |
| Hırpani | Yırtık, pırtık, perişan kılıklı. Bakımsız. Üstü başı dağınık, eskimiş.Hırpalanmış kılıklı, eski kıyafetli. |
| | |
| Hırtal | Köpeklerin
boynuna takılan demir halka üzerine demir çiviler montelenmiş tasma.
Genellikle koyun sürüsüne giden köpeklerde, canavarla ve yabancı
hayvanlarla yapılacak mücadelede hem karşı hayvanı yaralamada
kullanması hem de boynunda meydana gelebilecek ısırmalara mani olması
için takılır. |
| | |
| Hırtlak | Kavunun küçük, ham ve salatalık gibi yinebilecek tazelikteki zamanı. |
| | |
| Hırı hırtışı kesilmek | Yorulup
yorgun düşmek, dermansız mecalsiz hale gelmek, nefes nefese kalmak.
boğuşup dalaşmaktan, koşup kovalamaktan bitkin hale gelmek manalarında
kullanılan deyimdir. Hır:kavga gürültü. |
| | |
| Hısım | Akraba ve yakınlardan olan kimse. Akrabalık, garabet, yakınlık. Kan bağı yakınlığı. |
| | |
| Hışım - Haşin | Kızgınlık,
öfke,gazap, hiddet.(Allahın hışmına uğramak:Allah'ın gazabına, cezasına
düçar olmak) beddua manasına da gelir. Aynı zamanda hızlı, süratli
çarpma, birden bire bastıran sert yağan yağmura da denilir. Haşin:Sert,
katı, tavizsiz, acımasız. |
| | |
| Icığı cıcığı | İçi
dışı, her yanı, her yönü, bütünü. Herkes, her hepsi, ne varsa hepsi
manasında kullanılır. Icığı cıcığını çıkarmak: her yönüyle incelemek,
ıcığı cıcığını sormak: soyunu sopunu, kimliğini iyice sormak. (ıcığı
cıcığı çağırmış, rahat oturamadık, ıcığı cıcığı oradaydı bir şey
anlamadık, sen de ıcığı cıcığına kadar sorarsın. gibi) |
| | |
| Ihmak - ıhıp kalmak | Ihmak:Devenin
dizleri ve karnı üzerine çökme hareketi olup yorgunluktan hareketsiz
kalan ve hareket etmeye dermanı olmayan kişiler için de ıhıp kaldı
denilir. |
| | |
| Iklım Tıklım | Ağzına kadar dolu, sıkıntılı hale gelmiş, aşırı kalabalık. |
| | |
| Ikınmak - ığınmak | Ağırlık
altında zorlanmak, ağırlık kaldırmada zorlanmak. / Şiddetli kabızlıkta
ve doğum sırasında zorlanmak. Sıkıntı altındaki kişinin nefesini
tutarak direnmesi. Ikınmak kelimesi kasabada ığınmak olarak da
kullanılır. |
| | |
| Ikırcık - İkircikli | Ikırcık:Tereddüt, ikilem, tenakuz, karamsar.
İkircikli-Ikırcıklı: Tereddüt içinde olan, karar vermekte ikilem yaşayan. Karamsar. |
| | |
| ilisıra | hamur sıyıracı / Bknz. İlisıranı |
| | |
| Incık | Fazla
tiitiz, pimpirik, ince eleyip sık dokuyan manasında çok inceleyen kişi.
Seçici, seçmekte zorluk çeken kişi. Fazla incelendiği için bütün eksik
yüksek işlerle karşılaşıldığından "ıncığın aşına kurt düşer" lafı da
halk arasında yer bulmuş vecizeleşmiştir. |
| | |
| Incık boncuk | Ufak tefek, fazla değer taşımayan süs eşyası. Kasabada cıncık boncuk olarak da kullanılmaktadır. |
| | |
| Iramak | Iraklaşmak, Uzaklaşıp aralaşmak. |
| | |
| Iravak | Tereyağı yapılmak üzere sütden ayrılan kaymak. Krema. Kasabada kullanılan mahalli kelimedir. |
| | |
| Irgalama | Sarsma,
yerinden oynatma, sallama. / ilgilenme. alaka.(araba çok ırgalayarak
getirdi başımızı döndürdü. Irgalaya ırgalaya içimiz dışımıza çıktı./ o
konu beni hiç ırgalamaz. gibi) |
| | |
| Ismarıç | Ismarlamak,
sipariş etmek. Bir yere giden kişiye alınacak bir şey tembih etmek.
Ismarıç:ısmarlanan şey, nesne.Sipariş edilen. (Ahmet Karaman'a
gidiyormuş Ankara bileti ısmarıç ettim. Madem şehire gideceksin
ısmarıcım olsa yaparmısın?.) gibi. Nasrettin hocaya düdük ısmarıcında
bulunmuşlar, hoca para verenlere düdük almış, vermeyenlere almamış.
Hocayı gören parasını vererek ısmarıcını almak istemiş hoca da sen
parayı vermemiştin parayı veren düdüğü çalar demiş) |
| | |
| Ismıcak | İçinden pazarlıklı, sır vermeyen, sinsi, lafa söze vardırmadan işini gören, sessiz sedasız işini götüren. |
| | |
| Issı - İssi | 1.Sahip,
malik, hükmeden, tasarufunda bulunduran. Kasabada sıkça ve tek başına
pek kullanılmaz ancak mal sahibini bulur, hak yerini bulur
manasında(mal issini can turabını bulur) şeklinde kullanıldığı çoktur.
Is: sahip demektir. 2. Kasabada ayrıca bu kelime havanın çok ısınması
sıcağın çökmesi ve bunaltıcı sıcaklara da hava çok issi - issi çöktü
denilmekte ve issi-ıssı kelimesi böyle de kullanılmaktadır. Kelimenin
is ile duman kiri ile ilgisi yoktur. Ancak is kokusu ile
ilişkilendirilebilmektedir. (İssini yesin, issini yiyesice gönül) gibi
umduğunu bulamama hallerinde deyim olarak da kullanılır. |
| | |
| Ivga | Endişe, Korku veya meraklı heyecan, telaşeye düşüren şüphe manalarına gelen kasabaya has mahalli tabir. |
| | |
| Ivır zıvır | Değersiz, değer taşımayan, derme çatma, işi yaramaz söz veya şey. değersiz mal eşya. değersiz ayrıntı. |
| | |
| Iğıl Iğıl - Iğır ığır | Iğıl ığıl:Belli belirsiz sessiz sakin akıntı. Iğır ığır:Sallanarak hareket etmek manasına gelen kelimeler tekrarıdır. |
| | |
| Japone | Kıyajette Japoni sitil, japon tarzı giysi. |
| | |
| Kabahat | Çirkin
fiil ve hareket, yakışıksız davranış. Hafif suç, kusur. Yanılmak,
yanılarak yapılan hareket. Kabaca davranış. Kazaen yapılan hareketkde
kasıt aranmaz ancak kabahat da kasıt ve kusur söz konusudur. Bilerek
yapılması ağırlık kazanır. |
| | |
| Kabara | Başı tümsekli sarı veya beyaz çivi. Ayakkabıların altına dayanıklılığı artırmak için çakılan iri başlıklı çivi. |
| | |
| Kabağaç | Kaba ağaç, büyük dallı budaklı ağaç. Fidanlık zamanını geçmiş kartlaşıp kabalaşmış büyük ağaç, kocaman iri ağaç. |
| | |
| Kademe | Kadem:
Basmak. Kademe:Basamak, merdiven ayağı, derece, katman. Kademe kelimesi
kasabada bunlardan başka basılarak geçilen geçit, kaldırım, gezinti
gibi yerlere kasaba taşından genişçe ve büyük olanlarından döşenmiş
yerlere denir. Bu iş için döşenen büyük taşlara da kademe taşı denir. |
| | |
| Kadimi | Kadim:Eski, eskiye ait, eskiden beri. Kadimi:Eskiden var olan, daimi, devamlı. |
| | |
| Kahır - Kahırlanmak | Zorlama,
haksızlığa yokluğa uğramaktan dolayı kendini yıpratıcı durumda üzülme.
Kederlenme. Böyle kırgınlık ve üzüntüden müteessir olma. Kahır etme,
derin üzüntü duymak (zorlandı, kahırlandı. Kahrından hastalandı,
emeğinin karşılığını göremeyince kahredip üzüldü. vb.gibi) |
| | |
| Kail - Kayıl | Razı, kabul eden, rıza gösteren, itiraz etmeyen. Kayıl olan. |
| | |
| Kakaç | 1.Tuzlanarak
kurutulmuş et veya kurutulmuş manda etine Kakaç denilir. 2. Kasabada
kakaç kelimesi yaşlılıktan dermansızlaşmış, itilip kakılan ve yardıma
muhtaç, çalışamaz hale gelmiş insan. olarak kullanılır. |
| | |
| Kakmak - kakalamak- kaktırmak | İtelemek,
güç kuvvet tatbik ederek sürütmek,
Asılıp çekmenin tersi bir araba, eşya veya başka bir varlığın arkasına
geçerek itelemek, ileriye götürmek. (çalışmayan arabayı arkasından
kakmak. Yolu açmak için yoldaki eşyayı kenara kaktırmak vs. gibi)
Hemşerimiz Hikmet Sayar'ın "galender kişi 3 yerde lazım olur ve
çağırılır. 1.Çalıştırmaya, 2.Oy kullanmaya, 3.Araba kaktırmaya."
sözünde kaktırmak kelimesi kullanılmış yerini bulmuştur. |
| | |
| Kakılı | Çok fazla, epeyce var, ağzına beraber dolu, Yığılı duru manalarında fazla miktarda olduğunu belirten mahalli kelime. |
| | |
| Kakırdak | Hayvan
kesildikten sonra çıkan iç ve et yağlarının doğranıp saç veya leğende
kavrulup süzülmesi sonucu eriyen yağından ayrılan kavrulup pişmiş yağ
kısmı. Bazı yemeklerde kullanılır, genellikle soğanlı otlu karışımla
böreği yapılır, sıkma sıkılarak da yenilir. |
| | |
| Kalbur | KALBUR:
Ağaç kasnak tabanına, bağırsak ve kiriş adı verilen, deri malzemeden
yapılmış muhtelif kalınlıklarda ip-iplik haline getirildikten sonra
ıslak olarak elek şeklinde örülüp geçirilmiş taneli hububat
eleğidir.Tahıl türlerinin elenip, toz toprak saman gibi yabancı
maddelerden ayrılması temizlenmesinde kullanılır. Çiftçi köylü
malzemesidir. Sık kalbur, seyrek kalbur, gözer ve çineder olarak
adlandırılmış çeşitlendirilmiştir. GÖZER: Kalburun iri gözlü yapılmış
şeklidir. İri taneli tahıl-hububat çalkanır. ÇİNEDER:Orta kalbur ve
gözer arası büyüklükte delikli kalbur çeşididir. Kalburcu: Kalbur yapan
kimselere denilir. Kalburdan geçmek-kalburdan geçirilmek:elemek,
elenmek. Kalbur üstüne gelen: iri taneli gözönüne gelen. Kalburüstü
adam: İleri gelen,seçilmiş, sözü geçen adam. Kalbur kemiği:Alın kemiği
arkasında yer alan delikli kemik. Kalburla su çekmek:(Kalburda su
durmayacağı için)Boşuna, olmayacak işe koyulmak, sümeye gayret.Laftan
ileri geçmeyecek çalışma. |
| | |
| Kalender | Allah
yolunda, kendi halinde, dünyadan el çekip başıboş bir şekilde gezen.
Derbeder ve hiçbir şeyi umursamaz derviş. / Dünyaya ait bağlardan
kendini kurtarmış, gösterişlere aldanmayan gerçeği görebilmiş insan. /
sade ve gisterişsiz bir şekilde yaşayan alçak gönüllü kimse. |
| | |
| Kanara | Esasen
eti yenilen hayvanların kesilip yüzüldüğü yer olan mezbaha-kasaphane
manasında olan bu kelime kasabada saldırgan ve doymak bilmeyen köpekler
için kullanılır. (hoşt köpek, hoşt kanara şeklinde) mecazen ve argo
olarak aç ve doyumsuz insanlara da hitabedilir. |
| | |
| Kancık (Gancık) | Canlı
hayvanların dişileri. Daha ziyade Katır eşek, köpek,kedi gibi hayvanlar
için kullanılır. Atın dişisine kısrak, sığırın dişisine inek, küçükbaş
hayvanların dişisine koyun, keçi, erkeğine de teke ve koç tabir edilir.
/mecazen argo olarak sözüne güven olmayan, hileci, dönek, yüzüne gülüp
kötülük düşünen kalleş insanlar için de bu kelime kullanılır. |
| | |
| Kanırtmak | Bir şeyi büküp zorlayarak yerinden oynatmak, koparmak. Kasarak zorlayıp hareket ettirmek. |
| | |
| Kapçık | 1.Küçük
kap, 2.Tahıl tanelerinde çanak yaprak. Kasabada buğday çalkanırken
kalburun üzerine, yıkanırken suyun üzerine çıkan buğday gevizi de
dediğimiz,ekin yaşken taneyi koruyan çanak yaprak. 3.Mermi kovanı. |
| | |
| Karaltı | 1.
Belli belirsiz karanlıkta seçilemeyen şekil. 2.Siyah kara gölge
karanlığı. 3.Uzaktan seçilemeyen kara görünen şey. Karaltısı kalkmak:
(mecezi)ölmek. |
| | |
| Kararlamayı | Göz kararı, tahmini yapılan ayarlama. Ölçüp biçmeden, tartmadan elle ve göz ayarı ile ve tahmini kararlaştırma. |
| | |
| Karayağız | Koyu esmer, kızılla kara arası renkli delikanlı. |
| | |
| Kardeşkanı | Kasabada
kardaşkanı olarak da geçer. Baklagil cinsi bitkilerden, çiçekleri küme
veya salkım yapraklı ağaçcık ve bu ağaççıktan elde edilen kırmızı
sakız(bitki ismi:peterocarpus). Süngerimsi taş ve ağaç görünümünde
kırmızı renkli madde. Kasabada karahekimilacı olarak korku giderici vs.
olarak kullanılmaktadır. |
| | |
| Karman çorman | Her
şey biribirine girmiş, karmakarışık hale gelmiş. Fazla biribirine
geçmiş çok karışıp ayrılması zorlaşmış vaziyette karışık.Alt üst olmuş.
|
| | |
| Karnı dönmek | Bir
iş veya bir konu hakkında konuşulan, kararlaştırılanın dışında
düşünmek, çekememek, sonradan rıza göstermemek. İçinden işin aksini
düşünmek. Karıncımak. Kabullenmemek, çekememek. Aldandığını tahmin
etmek. |
| | |
| Karık - karık çekmek | Bağ
bahçe ve tarlalarda sebze ekimine ayrılan bölüm./ Bağ bahçe ve tarlada
sulamak için açılan su arkı, su yolu.(bostanın kenarına bir karık
nohut, ortasına da bir karık soğan ektik. Bahçeye 3 karık domates 2
karık biber ekmek için yer hazırladık gibi) |
| | |
| Karıncalı | 1.İçine
karınca karışmış. 2. Vücudun bir tarafı uyuşarak böcek ısırıyormuş gibi
his vermek. 3. Demir vs. metallerin paslanmasından mütevellit satıh
bozukluğu, pas yeniği. |
| | |
| Karışlamak -Alın karışlamak | Karışlamak:Karış
hesabı ölçmek. Alın karışlamak: Beğenmek, aferin brova demek olarak da
kullanılan bu kelime Kasabada daha ziyade mana ağırlığının zıttına
karşı gelip meydan okumak olarak kullanılmaktadır.(aksini ispat edenin
alnını karışlarım) |
| | |
| Karşıcı | Yoldan,
uzaktan gelen kişi veya misafiri karşılamaya giden kimse, karşılamacı,
yolu evi bulmasına yardımcı olmak üzere karşılamaya giden kılavuz. |
| | |
| Kasaba taşı | Özellikle
Kasaba'da ve kasaba yöresinde çıkan inşaat taşı. Kasabaya mahsus, eski
zamanlardan beri kullanıla gelen, inşaat yapımında, bahçe tanzimi
işleri ve özellikli yerlerde dekor şömine ve bahçe duvarı, bahçe süsü,
anıt kaidesi, arka fonu yapımlarında çok amaçlı olarak kullanılan taş.
Taşlık mevkiindeki arazide kazılıp 1-1,5 ve yerine göre 2 m den daha
yüksek toprağın çıkarılıp boşaltılmasından sonra kat kat üst üste
muhtelif kalınlık ve büyüklükte katmanların arasında beyaz kil ile
ayrılan mesafe aralıklarında çıkarılan, katmanların kol olarak
adlandırıldığı, kapak kol, kara kol, çelik kol,kuduz kol, kepenekli kol
ve ara kollar olarak isimlendirilen, irili ufaklı, bazı büyük
parçaların çıkarılma zorluğu sebebiyle çıkarılabilecek büyüklüklerde
kırılıp çıkarılan beyaz renkli, ocaklardan çıkarılıdıktan sonra
yağmur,kar, soğuk, sıcak, güneş etkisi gibi tabiat şartlarında daha da
sertleşen Kasabaya mahsus taş. Ocaklar katman sayılarına ve ocak
derinliklerine göre derin ocak, yuka ocak olarak ifade edilir. Kasaba
dışında özellikle sahilde bahçe tanzimlerinde kullanıldığından dışarıya
da satılmaktadır. Bahçe hayat ve geçecek yerlere kaldırım yapmaya
kullanılan geniş ve büyük parçalara kademe taşı, bununla yapılan
kaplamaya da kademe döşemesi denilir.Çalışan insanlar için iş sahası ve
geçim kaynağıdır. Yapımı özel ustalık ve maharet istediğinden
inşaatlarda tuğla vb. malzemeye oranla pahalıya mal olmaktadır.
(Yollarbaşı kasabası ve Kızılkuyu köyünde de Kasaba kadar çoğunlukta
olmasa da muhtelif yörelerden çıkmaktadır.) |
| | |
| Kasmak | Kısaltmak, daraltmak, germek, kısmak. Bir oda veya boşluğu kaskı ile çantı ile bölmek. |
| | |
| Kasvet - Kasavet | Kaygı,
tasa, üzüntü, keder. İç karargınlığı. Üzülüp sıkıntıya düşme. Sıkıntıya
yol açan hüzün. (orası kasvetli bir yer gitmesek iyi olur. Öyle yerde
adamı kasvet basar. vb.gibi) |
| | |
| Katakülle | Argo kelime olup (katakülli), hile ve göz boyama ile aldatma aşırma, gürültüye getirip sessizce yürütme, sahip olma, kandırma. |
| | |
| Katran | Çam
ve katran ağaçlarından çıkarılan damıtılarak elde edilen, koyu renkli
ağır keskin kokulu, yapışkan, tıpta ve hayvan hastalıklarında iç
parazitlere karşı hayvanların içecekleri suya karıştırılarak ilaç
olarak da kullanılan sıvı. |
| | |
| Katık | Ekmekle
birlikte yenilen, yenilen ekmeğe ilave tad vererek yenmesini
kolaylaştıran, tad değişikliği ve besin değeri katan gıda maddesine
katık denir. (Elmayı ayrı yeme de ekmeğine katık yap, katıksız ekmek
kuru kuru zor gidiyor. Bizim ağa çalışanına iyi bakar azığa katığı bol
koyar. Eskiden kıtlık zamanında buğday ekmeği katık istemez denirdi.
Azığa katık olarak ne koyulacak kuru üzüm koysak olurmu? gibi
konuşmalarda geçer) |
| | |
| Katır | 1.Erkek
eşekle dişi atın veya erkek atla dişi eşeğin çiftleşmesinden doğan
eşekten büyükçe dayanıklı hayvan. Katırların yavrulama yeteneği
olmadığından kendi cinslerinin devamı yoktur. İnatçı ve dayanıklı
hayvandır. Dağlık arazide yürümeye ve yük taşımaya, arabaya koşmaya,
tarla sürmeye elverişlidir.
2. Katır kelimesi kasabada topaç manasına da
kullanılmaktadır.Katır:çocukların ipe sarılarak veya kırbaçla
döndürdükleri konik şeklinde sivri ucunda yuvarlak başlı çivi veya
kabara çivi bulunan fırıldak oyuncak çeşidi. |
| | |
| Kav | Ateş
veya sigara yakmaya yarayan, çakmak vs ile tutuşturulan kuru ve
pamuk,bez gibi kaba madde.Çakmak taşlarıyla tutuşturularak yakılan
malzeme/yılanın kendiliğinden soyulan derisi, çürümüş kurumuş
hafifleşip süngerleşmiş keresteye de kav gibi olmuş denilir. |
| | |
| Kavara | Arı
kovanında arıların bal dolduracakları gözenek. mumdan yapılmış
petek.Arıların yemesi için kovanda bırakılan bala da kavara denilir. |
| | |
| Kavi | Kuvvetli, güçlü, zorlu, dayanıklı, sağlam, emin, güvenilir. |
| | |
| Kavlak | Kabuğu
kabarıp düşmüş, kabuğu ayrılıp dökülmüş. Kaskavlak(cascavlak) büsbütün
soyulmuş çıplak. Saçı tüyü dökülmüş, sakalsız hamtıraş (Ör.Güneşte çok
kalınca yüzü kavladı. Havalar ısınınca yılanın derisi kavlar. Ağacın
kabuğunu soymuşlar kaskavlak çıkmış. gibi) |
| | |
| Kavsara | İnsan
ve hayvan kaburgası içi, kaburga kafesi iç genişliği. Göğüs kafesi.
Kelime kasabada çoğunlukla mecazen "kavsarası dar" olarak ve çabuk
sinirlenir,asabileşip hırçınlaşan kimseler için ufak meseleden
daralıverir manalarında kullanılır. Kuş kursağı, taşlık. Mide, karın
genişliği, batın genişliği. |
| | |
| Kavurga | Buğday,
mısır, nohut, çekilmemiş bulgur vs. kuruyemiş gibi yenilmek üzere ateş
üzerinde kavrulmuş halindeki yiyecek. Nohutun kavrulmuş haline leblebi
denilmesine rağmen Kasabada kavurga genellemesinden ayrılmaz. Ancak
buğday kavurgası, nohut kavurgası adıyla tasnife tabi tutulabilir.
Misafirliklerde sofraların vazgeçilmez kuruyemiş eğlencesidir. |
| | |
| Kavut | Kavrulmuş
unla yapılan ve genellikle göçebe halkının kolay ve belli başlı yemeği
olarak geçen kelime. Kasabada yemek manasının dışında buğday, nohut
kavurgası ve bazı kuruyemiş kavurganın dişi olmayanlar ve çocuklarca
yenebilmesi için havanda dövülerek un haline getirilmiş şekline
denilir. Çekilmiş bulgur ayrılırken simit veya ince düğü dediğimiz
çeşidinin daha ince ufalanmış şekline de kavut denilir. Kavut şekerle
karıştırılarak sevilerek yenilir. |
| | |
| Kaygana | Çırpılmış
yumurta ile un karışımı hamurun yağda pişirilmiş hali kahvaltıda,
üzerine tatlı ya da şeker kestirmesi dökülmüş hali de tatlı olarak
yenilir. Kasabada da sıkça yapılan bir tür yiyecek. |
| | |
| Kaylule | Öğle
uykusu, kestirme, şekerleme. Peygamberimizin sıkça yaptığı ve tavsiye
ettiği dinlendirici kısa süreli öğle uykusu. Bünyeye iyi geldiği ve
dinlendirdiği için kasabada güzellik uykusu da denilir. |
| | |
| Kayme | Maddi kıymet arz eden, tedavül gören kağıt para. |
| | |
| Kaynata | Eşlere göre birine karşı bir diğerinin babası. Eşin babası. Kayınpeder. Kayınbaba. Kayının atası. |
| | |
| Kaypak | Kayan, bir yerde durmayan, sivişik, verdiği sözü tutmayan, dönek, kaypaklık eden. |
| | |
| Kâzım Karabekir Paşa | Kazım
Karabekir (1882 - 1948) Cihan yıkılsa Türk yılmaz'
Kazım Karabekir aslında bir Selçuklu ailesine mensuptur. Tarihte
Karabekiroğulları unvanına sahip ailenin bugün il olan Karaman'da kendi
adları ile anılan ilçeleri var. Soyadı daha kullanılmadığı zamanlarda
da Kazım Bey'in ismi Kazım Karabekir'dir. Kanun çıkınca ikinci ismini
soyad olarak alır. Timsal Hanım anlatıyor: "Yararlılıklarından dolayı
tımar verilmiş bunlara. Kırmızı şalvarlı, kırmızı cepkenli, ellerinde
kılıçları olan süvari birlikleriymiş bunlar. Gerek duyulduğunda orduya
alınırlarmış."
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
KÂZIM
KARABEKİR
( İstanbul 1882 - Ankara 1948 ) Kurtuluş Savaşı'nın büyük
kahramanlarından Kâzım Karabekir, Selçuklu Türklerinden Karaman'ın
halen isminin Kazımkarabekir İlçesi olduğu Gaferiyat kasabasından,
Kırım Gazisi Mehmet Emin Paşa'nın oğludur ve annesi Havva hanımdır.
1882'de İstanbul'da doğdu.
Fatih Askerî rüştiyesini, Kulelî Askerî idadîsini, Harbiye ve Erkânı
Harp mekteplerini bitirdi. Kurmay Yüzbaşı olarak Manastır'a tayin
edildi ( 1905 ). Enver Bey ( Paşa ) ile birlikte, İttihat ve Terakki
cemiyetinin Manastır şubesini kurdu. Bu sırada rum, bulgar ve sırp
çeteleriyle çeşitli çarpışmalar yaptı. Gösterdiği başarıdan ötürü,
kolağası ( Kıdemli Yüzbaşı ) rütbesiyle Harp Okulu öğretmenliğine tayin
edildi. Bir süre sonra Edirne'de II.Ordu, 3. Tümen kurmay başkanlığına
tayin edildi. 31 Mart hareketini bastırmak üzere istanbul'a gelen
Hareket ordusunda 2. Kafkas tümeni kurmay başkanıydı. Bu tümen
ayaklanmış avcı taburlarının sığındıkları Taşkışla ile Taksim
kışlalarında çarpıştı. İkinci Meşrutiyetin ilânından sonra tamamen
askerî görevlerine döndü. 1910'da Arnavutluk ayaklanması sırasında
Kolordu Harekât şubesi müdürü olarak yeniden çarpışmalara katıldı ve
Kaçanik boğazındaki harekâtı başarıyla tamamladı. Bu sırada Harbiye
nezaretine başvurarak Karabekir soyadını aldı ( 1911 ). Aynı yıl
binbaşı oldu; Balkan Savaşı'nda ve Edirne'nin savunmasında
yararlılıklar gösterdi. İki yıl kıdem zammı ve Osmanlı nişanı aldı.
Savaş bitince Erkânı Harbiyei Umumiye riyaseti ( Genelkurmay Başkanlığı
) İstihbarat Şube Müdürlüğü'ne getirildi. 1914'te Yarbay oldu ve
birinci Dünya Savaşı'nda I.Kuvvei Seferiye kumandanı veya İstihbarat
şubei müdürü olarak İran ve daha doğudaki harekâtta görev aldı. Daha
sonra İstanbul, Kartal'da bulunan 14. Tümen kumandanlığına getirildi ve
tümeni ile birlikte Çanakkale Cephesi'ne gönderildi. Çanakkale'de
özellikle Fransızlara karşı, üç buçuk ay Kerevizdere savunmasını yaptı
ve kazandığı başarı üzerine albaylığa terfi ettirildi ( 1915 ). Daha
sonra Alman Mareşali Graf Von Der Goltz Paşa'nın kurmay başkanı olarak
Irak cephesine gitti ve Kutülemare'nin düşmesinden biraz önce, bu
bölgedeki 18. Kolordunun kumandanlığına tayin edildi. Bir yıl Irak
cephesinde kalarak İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savaşlar verdi
ve Diyarbakır Bölgesindeki 2. Kolordu Kumandanlığına naklonulda ( 1917
). burada Ruslarla çarpıştı; Van, Bitlis, Muş, Elazığ cephesindeki
2.Ordu kumandanlığınada vekâlet etti. 1918 yılı başlarında Erzincan
bölgesindeki I. Kafkas kolordusu Kumandanlığına getirildi. Erzincan ve
Erzurum'u Ruslardan geri aldı. Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerinin ve
Karaköse'nin ele geçirilmesindeki başarıları üzerine mirlivalığa ( tuğ
general ) terfi etti ( 1918 ). Bütün bu askerî harekat sırasında birçok
nişan ve madalya aldı. Daha sonra Ermenistan ve İran Azerbeycanını
işgal eden Kâzım Karabekir, karargâhını Tebriz'de kurarak
Azerbeycan'daki İngiliz Kuvvetlerini buradan çıkardı. Sadrazam Müşir
İzzet Paşa, Kâzım Karabekir'i Erkânı Harbiye reisliği görevi ile
İstanbul'a davet etti. Karabekir, İstanbul'a gelince, İtilâf
devletlerinin şehirde yerleşmeye başladığını gördü; yeniden doğudaki
kumandanlık görevine gönderilmesinde ısrar etti. Önce Tekirdağ'daki
14., sonra doğudaki 9. Ordu Birliklerine kumandan tayin edildi ( 1919
). Kurtuluş savaşının başlangıcında Erzurum Müdafaayı Hukuk
Kongresi'nin toplanması siyasî ve askerî harekâtın planlanması
sırasında Şark cephesi kumandanlığı ve Edirne milletvekilliği yaptı.
Doğuda geliştirdiği askerî harekâtla Sarıkamış, Kars ve Gümrü
kalelerinin ele geçirilmesinden sonra Ermeni ordusunun yok edilmesini
sağladı. Bu önemli zafer sonucunda Ermeni Taşnak hükümetiyle barış
görüşmelerine girişildi. Ankara hükümetinin Murahhas heyeti başkanı
olarak, Sevr antlaşmasından Ermeni hükümetinin imzasını geri aldırmayı
ve Ermeni ordusunun silah, araç ve gereçlerinden önemli bir kısmını
Türk Hükümetine teslim ettirmeyi başardı. böylece siyasi ve idari
alanda da başarılı oldu.
Yapılan bu antlaşma ile, Türklerin oturduğu üç ili, Türkiye'ye
kazandırdı. Bundan sonra Kurtuluş Savaşı için, Batı Anadolu'daki
orduların başarılarını sağlamak üzere, doğudaki ordunun büyük kısmının
top, tüfek, süngü, kılıç, cephane ve mühimmatı ile çeşitli harp
gereçlerini Batı cephesine ulaştırdı. Bu sırada ferikliğe ( tümgeneral
) terfi etti. ( 1920 ). Rus ve Kafkasya hükümetleriyle yapılan Kars
antlaşmasına ait görşmeleri, Ankara Hükümeti murahhas heyet başkanı
olarak başarıyla sonuçlandırdı. Aynı zamanda Edirne milletvekili olan
General Kâzım Karabekir, zaferden sonra. Ankara'da bulunan I. Ordu
müfettişliğine tayin edildi. Bundan sonraki seçim devresinde İstanbul
milletvekili olarak Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer
Tayyar Eğilmez ve diğer arkadaşlarıyla birlikte ilk muhalefet partisi
olan Terakkiperver Cumhuriyet fırkasını kurdu ve bu partinin
liderliğine seçildi ( 1924 ). Emekliye ayrılınca siyasi hayata atıldı (
1927 ). 1938 yılından 1946 yılına kadar, Büyük Millet Melisi'nde,
İstanbul milletvekili olan General Kâzım Karabekir, 1946 yılında Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Bu görevde iken öldü. General
Kâzım Karabekir'in özellikle Kafkas cephesi'ndeki savaşlarda gösterdiği
üstün sevk ve idare kabiliyeti ve kahramanlığı, harp tarihinde seçkin
bir yer almasını sağladı. Kâzım Karabekir'in eserlerinden bazıları :
İtalya - Habeş Harbi ( 1933 ); İngiltere - İtalya - Habeş Harbi ( 1935
); Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik ( 1937
); Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu ( 1939 ); Ülkümüz Kuvvetli bir
Türkiye'dir ( 1947 ); İstiklâl Harbimiz ( 1947 ); İstiklâl Harbimizin
Esasları; İstihbarat, Talim ve Terbiye hakkında anahtarlar; İktisadi
esaslarımız, sanayi projeleri; Ermeni Meseleleri, Ülkümüz Kuvvetli Bir
Türkiye'dir; Öğütlerim; Şarkılı İbret. |
| | |
| Kazımkarabekir | Konya-Karaman
arasında Hacıbaba dağı eteklerinde yer alan İlçemizin tarihi muhtelif
zamanda ortaya çıkan kazılardan, ansiklopedik bilgilerden ve benzeri
birçok belgelerden elde edilen verilere göre, Hititlere kadar
uzanır.Uzun zaman Romalılar tarafından ticari, dini, askeri bakımdan
önemli bir üs, posta ve ticaret yolu üzerinde bir merkez olarak
kullanılan ilçemiz büyük seyyah Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesine de
konu olmuştur.İlçemiz şimdiki adını İstiklal harbimizin Şark Cephesi
Komutanı Korgeneral (Ferik) Kazımkarabekir Paşa'nın aslen buralı olması
dolayısıyla almıştır. Selçuklular, beylikler ve Osmanlı devrinde
"GAFFİRİYET", "GEFR-İYAD" anılan ilçeye Cumhuriyet döneminden önce
"GAFFERİYAT" denilmiş, 1956 yılında KAZIMKARABEKİR adı verilmiştir.
Buraya öteden beri "KASABA"da denile gelmiştir.Kasaba diye anılması ile
ilgili bir görüş şöyledir:Bu yörelere Türkler yerleşmeye
başladıklarında ilçe ve civarında bir yerleşim merkezi kurulmuş, ilk
kurulan bu yerleşim birimine başlarındaki Türkmen beyinin adından
dolayı "Kasaba-i Mahmudlar" (Muhmutlar kasabası) denilmiş. Daha sonra
bu kasaba halkı şimdiki merkezimize yerleşmiş ve kasaba ismi böylece
söylenegelmiştir.Osmanlı harfleriyle yazılmış "Lugat-ı Tarihiye ve
Coğrafya" adlı lügatin V. Cildinin G harfi bölümünde buranın adı
"GAFFAR ABAD" olarak geçmektedir.XIX. Yüzyıl sonlarında hem "Gafr-i
yâd" ve hem de " Kasaba" denildiği olmuştur.Bu isimlerin hepsi de
(Kasaba hariç) Arapça - Farsça bir terkiptir. "GAFFAR" Allah'ın Esma-i
Hüsnasından (99 güzel isimden) biridir. Günahları örten, günahları
bağışlayan, merhameti çok olan Allah anlamındadır. Gafir de aynı kökten
bir kelime olup, aynı anlamda kullanılır. Arapçadır.Bütün bunlara bağlı
olarak, ilçemizin daha önce kafirlerin elindeyken Evliya Çelebinin de
dediği gibi, "KAFİRABAD" iken - Müslümanlar tarafından fethi ile
"GAFFÂRÂBAD", "GAFARIYAD" olarak adlandırıldığı görüşü kuvvetlidir.Buna
göre;GAFFÂRÂBAD ya da Gafirabâd: günahları örten, günahları
bağışlayıcı, Allah'ın şenlendirdiği, nimetlendirdiği, mamur ettiği yer
anlamında, adlandırılmıştır.Aynı adlar veya birisi zaman içinde halk
tarafından söylenirken Gaferiyad şekline dönüşmüştür.Karaman Beyliği
devrinde ilçemizin arazilerinin büyük bir bölümünün (Karamanoğlu
İbrahim bey) İmareti'nin vakfı olduğu ilgili kaynaklarda yazılıdır.Bu
tarlaların mevkii; İlisıra (Yollarbaşı), Bosala, Letere, Yağmurlar,
Karacalar, Sınıkahır tarlaları ile Erayda kışlığı ve Düdükümmü
topraklarıda dahil olmak üzere) sınırlandırılarak
gösterilmiştir.Karamanoğulları çağında, Osmanlıların gerileme çağlarına
kadar önemli bir Türk-İslam kasabası olarak Gaferiyad'ta islâmi bir çok
mabetten başka, Karamanoğulları çağının yapısı olan, kadın ve erkekler
için ayrı ayrı bölümleri bulunan hamamı, 3 tane medresesi, 6 tane okulu
ve yine Karamanoğulları yadigarı bir bedesteni vardır.Başbakanlık
arşivinin S.42, H.30'daki kayda göre Osmanlılar zamanında kasaba adı
ile 18 köyü olan ve Konya İli'nin 25 ilçesinden birisi iken, Gaferiyad
1885 tarihinden itibaren bucak durumuna indirilmiştir. (Üzerinde 1260
tarihi bulunan ve İlçe merkezi olduğunu belirleyen KAZA-YI GAFERİYAD
mührü zamanın Başbakanı Adnan MENDERES'e verilmiştir.) Medresesi,
müderrisleri ve kadılık makamının varlığı (ki bugün hala kadılar lakabı
ile anılan bir aile mevcuttur.) ilçemizin tarihi derinliğine işaret
eden delillerdir. 1878 Konya İl yıllığında ise ilçemiz bucak merkezi
olarak gösterilmektedir.1296 sayılı Devlet Salnamesinde Karaman'a bağlı
tek nahiye olarak Gaferiyat nahiyesi gösterilmektedir.Gaferyad 22 Şubat
1951 tarihinde "Kasaba Belediyesi" adı altında Belediyelik olmuş, bu
isim 1956 yılında, babası Mehmet Emin Paşa ve ailesi aslen ilçemiz
halkından olan Kurtuluş Savaşımızın komutanlarından, Şark Fatihi,
yetimler babası unvanlarına layık görülmüş, Kazımkarabekir Paşa'nın
adına atfen KAZIMKARABEKİR olarak değiştirilmiştir.4 il ve 5 ilçe
Kurulması hakkındaki 15.06.1989 tarih ve 3578 sayılı Kanun ile Karaman
İlçesi Konya ilinden ayrılarak Karaman İli adı ile İl Merkezi olarak
kurulmuş ve Kazımkarabekir bucağı aynı Kanun ile Karaman İline bağlı
Kızılyaka bucağı ile birleşerek Kâzımkarabekir ilçesi adı altında 17
köyü ile tarihte sahip olduğu ilçelik unvanına tekrar kavuşmuştur. Daha
sonra İlçemizin Kızılyaka Bucağına bağlı Alanözü, Ağaçoba, ve Kabiller
köyleri 24.10.1991 tarih ve 21031 Sayılı Resmi gazetede yayınlanan
kararla ilçemizden ayrılarak Konya ili Güneysınır İlçesine; yine
Kızılyaka Bucak merkezi ve bağlı Başkışla, Bozkandak, Damlapınar,
Göçer, Muratdede, Şıhlar ve Yılangümü köyleri 22.02.1993 tarih ve 21504
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan kararla İlçemizden ayrılarak Karaman
ili Merkez ilçesine bağlanmıştır. |
| | |
| Kağşama- koğşama | Parçaları
gevşeyip yıkılacak hale gelme. İhtiyar, vücudu gevşemiş. Çökecek halde.
(eski yapı taşları iyice koğşamış yıkılacak durur, adam yaşlılıktan
goğşamış gağışdayıp göçecek duruyor. gibi) |
| | |
| Kaşağı | At,
eşek,katır, öküz gibi büyükbaş hayvanların bakım ve tımarında
kullanılan testere dişli alet. Bazılarının ortalarında iki kenar
arasındaki bağlantı tellerinde hareketli demir halka takılır ve
kaşağılama sırasında hayvanın hoşuna gidecek ses çıkarılırdı. Kaşağı
yapmak hayvanın üzerine yapılmış pas,kir,asalak hayvanları
temizlediğinden, hayvanı rahatlatır ve kaşağı yapılırken hayvan
hoşlandığını belli eder. Üstünde veya sırtında yarası olan hayvan
yaraya kaşağının dokunup acıtmasından korkar ve kaşağının yaraya
yaklaşmasından tedirginlik gösterir. Bu hususta tekerleme de
vardır.(kaşağıyı al ahıra gir yarası olan gocunur) |
| | |
| Kaşık çalımı | Akşamın
olup gelmesi, akşamın yaklaşması. Akşamın dar vakti. Herkesin evine
pürtelaş yetişmeye, evdekilerin de akşam yemeği için sofra hazırlama
telaşesi. Akşam yemeğine başlama zamanı. (ör.öyle dar vakit çağırdı ki
neredeyse herkesin sokaktan ayağının kesildiği kaşık çalımı zamanı) |
| | |
| Kebe | Halıdan
ince ve tüysüz, kilimden kalın ve motifleri itibariyle kilimden ayrılan
daha ziyade düz desenli motifsiz biraz daha itina gösterilmeden kaba
yün ve dilme çaput gibi çeşitlerden dokunan, evin sekaltı ve aralık
balkon gibi yerlerde serilip kullanılan sergi malzemesi. |
| | |
| Keçe | Islatılarak
dövülmek suretiyle yün veya kıldan elde edilen kalın ve kaba kumaş,
halı kilim kebe gibi yere serilen döşeme. Keçe yer döşemesi olarak
kullanıldığı gibi çobanlara- çiftçilere kışlık koruyucu kepenek olarak,
atların bellemelerinin içine ter emici olarak, semerlerin içine
yumuşaklık sağlaması ve ter emici olarak, ayakkabıların tabanlarına
soğuktan koruyucu olarak çok geniş sahada kullanımı bulunmakta idi.
Zamanımızda keçe yapan ustalar ve keçe, kepenek talep edenler de
kalmamıştır. Keçeleşme:1.Yün kırıntıları ve toz karışımının keçe haline
gelmesi. 2.(mec.) vücudun her hangi bir yerinin uyuşması hissisleşmesi. |
| | |
| Kef | Et
ve benzeri gıda maddelerinin pişirilirken kaynaması sırasında suyunun
üzerine çıkan ve kaynarken köpük oluşturan parçacıkları. Kef:köpük |
| | |
| Kekre | Tadı
hoş olmayan, acımtrak, dil buran manasında kulllanılır. Bu tadı andıran
tatlara kekremsi denir. Kasabada kekre adıya anılan ve bostan ekilen
yerlerde ve tarlalarda kendiliğinden çıkan, yolunmasında temas edilen
yerlere acısını bulaştıran boz renkli, hayvanlarca da sevilmeyen ot
türü. |
| | |
| Kele | Erkek tosun, damızlık iyi cinsden seçilen, döl alımı için özel surette beslenilen boğa, büyük tosun. |
| | |
| Kelek kesen | Mecazi anlamda olup, Her işe karışıp kendini yetkili görüp karar veren. Kendini idarecilikte yetkili gören. |
| | |
| Keler | Yılan
gibi ancak daha kalınca, dört ayaklı, bununla birlikte sürünerek
yürüyen kertenkele dediğimiz sürüngen türüdür. Kertenkeler çabuk
yürüyen cinsi, yeşil keler, benekli keler, İri başlı keler, alaca
keler, keler balığı, su keleri, kum keleri, kaya keleri, büyük
keler,bukalemun gibi çeşitleri vardır. İrice cinslerinin zehirli olduğu
söylenir. Kasabada halk arasında bu türlerine yılan ebesi de denilir. |
| | |
| Kelp | Köpek, it, zağar. |
| | |
| Kem küm | Tereddütlü,
kararsız söz söylemek. Söylenen kelimelerin bir mana ifade etmemesi. Ne
söylediğini bilmemek. Doğru cevap verememek. Tutarsız ifadelerde
bulunmak. |
| | |
| Kemre | 1.Hayvan
gübresi, tezek. Hayvanların gübresinin hayvanlar tarafından ahırda,
ağılda ciğnenerek sıkışıp tabaka halinde preslenmiş hali. Tabaka
halinde kaldırılarak parçalar halinde istiflenir ve köy yerlerinde
yakacak olarak kullanılır. Ezilerek tarlaya bahçeye atılarak tabii
gübre olarak da kullanılır. 2. Yaraların üzerinin kabuk baklaması,
3.Başın yıkanmaması sebebiyle bakımsızlıktan oluşan kepeğin yerleşip
tabaka bağlaması yonga tutması. |
| | |
| Kendir tohumu | Sapından
kendir denilen ve ketenden daha kaba bir lif elde edilen adına kenevir
de denilen bir bitki tohumu, bu tohum kuş yemi olarak da kullanılır.
Kendir tohumu kasabada bundan başkaca kuruyemiş olarak da yenilir,
kavurularak bulgur üzerine ve dövülerek batırık içine de malzeme olarak
kullanılabilir. Otu esrar ve uyuşturucu olarak kullanıldığından ekilip
yetiştirilmesi yasak veya izne tabidir. |
| | |
| Kenger | Bitki
biliminde Birleşikgillerden, dikenli yapraklı , sütünden sakız yapılan,
başka bölgelerde yaban enginarı, eşek dikeni de denilen, kasabada
tazesi toplanarak yemeği yapılan ve dikenli yaprakları ayıklanarak taze
olarak da sevilerek yenilen, taze kangal dikenini andıran dikenli
bitki. |
| | |
| Kepaze | Adi, bozuk, değersiz, kötü vasıflı, fena. Utanmaz, rezil, haysiyetsiz, terbiyesiz. |
| | |
| Kepçekulak | Büyükçe, öne doğru eğik, kıvrımları düz açık geniş kulak. |
| | |
| Kepenek | Islatılarak
dövülmek suretiyle yün veya kıldan elde edilen kalın ve kaba yekpare
keçeden özel olarak kullanılan şekle göre çobanlara- çiftçilere kışlık
soğuktan koruyucu olarak çok amaçlı kullanımı bulunan üst kapşon
koruyucu giyecek. |
| | |
| Kepir | Taşlık verimsiz ve çoraklık, yamaç yer. Ekim dikime elverişsiz taş kaya kaplı dik, yamaç sık engebeli arazi. |
| | |
| Kerata | Ayakkabıyı kolayca giyebilmek için kullanılan maden, plastik veya boynuzdan yapılmış oluk şeklinde alet. Ayakkabı çekeceği. |
| | |
| Kerevet | Tahtadan
yapılan, oturmak veya yatma için kullanılan yüksekçe eğreti yer.
Yüksekçe konumlu minder, sedir, karyola gibi rahatlık yer. |
| | |
| Kerime | Kerim:Allah'ın
sıfatlarındandır.Kerem sahibi. Kerem:Karakter, cömertlik, iyilik,ihsan
edici. Kerime:Kız çocuğu, kız evladı, mahdume manalarında
kullanılmaktadır. |
| | |
| Kerliferli | İnsanlar için Kılık kıyafeti yerinde, gösterişli. Üstü başı düzgün. Fiyakalı. Kasabada kellifelli olarak da kullanılır. |
| | |
| Kertik | Genelde "Kerte" veya "kerti" olarak kullanılan kasabada da bu manada kertilerek yapılmış işaret, çentik, oyuk işaret. |
| | |
| Kesat | Alışverişte durgunluk hali, sürümsüzlük, yokluk, kıtlık, azlık. |
| | |
| Kese | 1. Küçük bez-kağıt torba. 2.Kısa ve kestirme yakın yol. En yakın gidilebilecek dolambaçsız kısa yol. |
| | |
| Kesmik | Samandan
çalkanarak ayrılan iri kısmı, hayvanların önüne dökülen yem-samanın
yenirken hayvanlar tarafından beğenilmediği için seçilmiş iri ve
düğümlü kısımları. Tandır ve ocakta yakacak olarak kullanılır. Eski saç
odun sobalarında da odun tutuşturuca olarak kullanılırdı. |
| | |
| Kesmik kırısı | Harmanların
kaldırılmasından sonra mahsul artıkları en son işlenir ve adına da
kesmik harmanı denilirdi. Baharda ot ve yeşilliğin,yazda yiyeceğin bol
olduğu ekin harman, bağ bostan zamanında dünyaya gelmeyip de harmanlar
kalktıktan sonra doğan ve yiyeceği iyice kıtlaşan zamanda dünyaya gelen
kırıya(eşek yavrusu) kesmik kırısı, (bülüce de güz bülücü) denir.
Bunlar kadersiz görülür. Kışa girilirken iyi beslenemez zayıf ve cılız
kalırlar. Baharda dünyaya gelen kendini kurtarmış, güzün dünyaya gelen
hayvanlar da kışa zayıf girmiş olurlar. Bu durum ileriki yıllarda da
kendini belli eder. Kasabada kadersiz ve zamansız doğanlara bu ifadeler
mecazen de kullanılır. |
| | |
| Kestek | Kısa boylu, kısa boylu ve enli, tıknaz boylu. Kestek boylu: Toplu şişmanca ve kısa boylu. |
| | |
| Keten tohumu | Lifleri
iplik haline getirilerek dokumacılıkta kullanılan keten ipliği, keten
bezi elde edilen Kasabada Zeyrek olarak ifadesini bulan geçmişte ekilip
biçilen bitki tohumu. Tohum sanayide bezir yağı yapımında kullanılır.
Yağı bir çeşit helva yapımında gıda maddesi olarak da kullanılır. |
| | |
| Ketum | Gizleme, saklama, sır tutma, ağzı sıkı olma, kimseye sır açmama. |
| | |
| Kevgir | Yemeğin
köpüğünü almaya, bulgur pirinç mercimek gibi bakliyat yıkamaya yarayan
delikli süzgec şeklinde uzunca saplı kepçe. Kasabada genellikle ve
özellikle pekmez kaynatılırken karıştırmada, pekmez indirildikten sonra
soğutma sırasında karıştırılarak savrulup köpüğünün alınmasında
kullanılan büyükçe bakır çukur tas şeklinde süzgeç olarak da
kullanılabilen, sıcak kazanı uzaktan karıştırabilmek için uzunca ağaç
saplı büyük delikli kepçe. Kasabada halk arasında kefkir olarak da
anılır. |
| | |
| Keş | Yoğurttan,
kesilmiş sütten, yağı alınmış yayık ayranından, peynir suyundan
kaynatılarak yapılmış yağsız yavan peynir. Çökelek. Halk arasında
havalide yağsız yavan manasında imansız peynir olarak de
isimlendirilir. Kasabada genellikle peynir suyu veya kesilmiş sütü
değerlendirmek için yapılan çökelek de denilen peynir çeşididir. /
Keş:ahmak,akılsız, kolay aldanan manasına,çile çeken çilekeş, esrar
çeken esrarkeş, çeken, çekici, katlanan, düşkün manalarına da
kullanılır. Serkeş asi, başkaldıran, sırmakeş sırmaişleyen gibi birçok
manalarda da kullanılır. |
| | |
| Keşik - Kişik | Sıra
olmak, sıraya girmek, peş peşe sırayla.
sırası geldikçe. (süt değişiğine girince herkes keşik keşik verdiği
sütünü topluca alır veya kişik sırasında toplu aldığı sütü parça parça
öder. Bağ kazmaya kişiğe girdik imece usulü kolayca bitirdik gibi) |
| | |
| Kifsiz | Keyfi yerinde olmayan. hafif hasta, rahatsız, neşesiz. Keyif kelimesinin mahallen kullanışı. |
| | |
| Kilim | Yünden
dokunan, halı gibi tüylü olmayan havsız kalın sergilik dokuma. Kasabada
da ısdarlarda değişik renk ve desenlerle motif motif aynalı kilim, orta
kilimi, çıbık kilim vs. isimlendirilerek çeşit çeşit dokunmuş ve kültür
haline gelmiş el işi sergi dokuma türüdür. |
| | |
| Kinikmek | Kin duymak, nefret etmek. Kinleşmek. Kin gütmek. |
| | |
| Kinin | Kınakına
ağacından elde edilen, eskiden sıtma hastalığında çok yaygın kullanılan
küçük taneli ve kremper kutusu büyüklüğünde teneke kutularda satılan el
altı sıtma ilacı hapı. |
| | |
| Kipilemek | Biraz
hayret, biraz endişe, biraz merak durumunda veya dikkatini toplamak
gayreti ile bir yere pükdikkat bakarken gözünü kapatıp kapatıp açmak. |
| | |
| Kirkit | Halı
kilim dokunurken düğüm ve atkının sıkıştırılmasında kullanılan ağaç
veya genellikle demirden özel yapılmış yapılmış etarağı. |
| | |
| Kirman | Yün
eğirmek, ip yapmak için genellikle sağlam tahta-ahşap mahzemeden
yapılmış biribiri içine geçen iki parça kavisli ağacın + şeklini alıp
ortasındaki delikten başlıklı iğ geçen tahta malzemedir. Elle
çevrilince ucuna bağlanan yünü büküp ip yapan ve yapılan ipin kirman
üzerine sarılması ile tekrarlanan işlem sonucu istenilen büyüklükte
yumak meydana gelir. Kirman ile yün eğirme işine kirman eğirmek denir.
Kasabada eskiden boş kalan kadın eline kirmanını alır. Vaktini
değerlendirirdi. |
| | |
| kiyası olma | Karışma,
senin üzerine vazife değil anlamında kullanılır. / Kiya sı kelimesi
kasabada kahya dan dönüşmüş olduğu tahmin edilmektedir. Gönlümün
kahyasımısın, o adamın kahyasımısın her işe karışırsın, sen bu işe
karışma, sana vazife değil manalarında kiyasımısın(kahyasımısın),
kiyası kesilme, kiyası olma, kiyası kelik gibi sıklıkla kullanılan
deyimdir. |
| | |
| Kişelemek | Tavuk,
dana,koyun,kuzu, sığır sıpa gibi kümes ve ahır veya ağıllarda besleyip
barındırdığımız hayvanları sürüp uzaklaştırmak, kuşları ürkütüp
kaçırmak. argo olarak da istenilmeyen kişileri başından savmak
manalarına kullanılır. |
| | |
| Koç katımı | Koyunların
döllenip yavru yapması için sürülerden ayrı beslenip hazırlanan
koçların (Güz mevsiminde-Ekim ayında) sürünün içine salınmaları./Koç
katımı zamanı. Eskiden kasabada zaman dilimi olarak kullanılan
tabirlerdendi. |
| | |
| Koca osman üzümü | İri
taneli, biraz sert ve parlak kara kabuklu, pekmezlik veya şaraplık dan
ziyade kurutmalık ve taze yemede tercih edilen dayanıklı dimnit üzüm
çeşididir. Civar il ve ilçelerde Keçimen üzümü, ekşikara üzümü olarak
da isimlendirilir. Kasabaya bu çeşit Kocaosman isimli kişi tarafından
getirildiği için Kasabada bu adla anıldığı söylenir. |
| | |
| Köçek | Kadın
kıyafeti ile sazlı, çalgılı ortamda kaşıkla, zille oynayan, rakseden
erkek. Eskiden Kasabada erkek çocuk sünnetleri genellikle bahar
aylarında gelen sünnetçilerle yapılır. Sünnetçiler de yanlarında
çalgıcı takımı ve köçeklerle birlikte gelirlerdi. Yine kasabada yersiz,
zamansız ve hafif hoppa davranışlı kişilere de mecazen köçek denilir. |
| | |
| Kocunmak(Gocunmak) | Alınmak,
huylanmak, işkillenmek, telaşlanmak, kuşkuya düşmek.
Kocundurmak(Gocundurmak): damarna basmak, tahrik etmek, tırmalamak,
huylandırmak. Kuşkulandırmak. |
| | |
| Kodes | İnsan, hayvan ve sair canlıların kapalı tutulduğu hapsedildiği dar, karanlık zindan. Hapishane. |
| | |
| Koduk | Lügatlarda
"Eşek yavrusu, sıpa" manasına gelen argo kelime. Kasabamızda birinin
ardına davetsiz takılan kişiye denilir. Asıl kişinin peşine takılarak
gruba dahil olan kişidir. Kullanılan şekline göre pek argo olarak kabul
edilmez. Ortama sonradan davetsiz olarak katılmış ve öncekilerce pek
hoş karşılanmamış durum. (bir kendisini çağırdık o da arkasında kodukla
geldi. Oraya koduk getireceksen kendin de gelme. Koduk gibi bizi mi
takip edersin? gibi) |
| | |
| Köfün - küfe | Taze
dallardan biçilmiş çıtalardan veya kamıştan örülmüş derin ve değişik
boylarda kaba sepet. Sırtta malzeme çekmekte, hayvanlara sağlı sollu
sarılarak sebze meyve çekmekte kullanılan büyük sepet. |
| | |
| Kokurdak arpa zamanı | Ekin
halindeki yeşil arpanın ok üzerine kalkıp başak çıkarma zamanı, biraz
daha ilerisi başakların içindeki tanelerin süt haline dolmaya başlama
zamanı. Kasabada bu süre zaman dilimi olarak, zaman tarifi olarak
kullanılır. At çiftçiliği zamanında hayvanların yeşilini alması harmana
güçlü girmesi için ekin halindeki arpa arpa kokurdağı zamanında
biçilerek hayvanlara yedirilerek güçlendirilirdi. Bu zaman dilimine de
arpa kokurdağı zamanı denilir. Aşağı yukarı Mayıs ayı sonu Haziran ayı
başı zamanlarına isabet eder. (arpa kokurdağı, bostan ekimi, bostan
otu, alaca düşümü zamanı gibi) |
| | |
| Kokuz -Kokoz | Parasız, müflis, parasız pulsuz kalmış, züğürt. |
| | |
| Kolan | Enli
örme veya kayış kuşak. At, eşek, katır gibi binek ve yük taşıyan
hayvanın palan, eğer ve semerini bağlamak için belinin-karnının
altından geçirilip gerilerek sıkılan örme veya kayış bağ. |
| | |
| Konmak | Uçarların
yere inmesi manasında olan bu kelime kasabada bunların dışında taşınan
yükün hareket halinde yorularak bir yere taşınan ağırlığın indirilip
dinlenilmesi manasında da kullanılır. |
| | |
| Kör kuyu | Suyu çekilmiş, su gözleri körelmiş, suyu kurumuş, susuz kuyu. |
| | |
| Kör söylemek | Aksi söylemek, ters konuşmak. Beklenmedik bir işin önceden ifade edilmesi. (böyle olacağını bilmezdim kör söylemişsim vb) |
| | |
| Kördüğüm | Çözülmesi
imkansız hale gelmiş düğüm. Çözümsüzlük. Mcz. halli imkansızlaşmış,
içinden çıkılması zorlaşmış mesele, müşkilat. Kördüğüm olmak: Çözülmez
hale gelmek. |
| | |
| Kork Aprilin beşinden öküzü ayırır eşind | Nisan
ayının beşi genelde soğuk geçtiği için bu deyim kullanılmıştır.
İlginçtir ki April kelimesi Nisan ayı anlamında İngilizcede April,
Fransızcada Avril'dir. Eski nisan ayının beşi yaklaşık 18-19 nisana
rastgelir. Bu günlerde tehlikeli, beklenmeyen ve hasara sebep olan
soğuklar olabilir. |
| | |
| Koru | Korunan,
koruma altına alınan ve gelişip büyümesi için bakılan küçük orman.
Yasaklanarak, çitle çevrilerek girilmesi, kesilmesi, kullanılması
yasaklanan orman sahası. Kasabada belediyece bozburun yolu,gökçeşme
yolu devamı gökçeşme ve gökmaşlak üzeri belik ormanı, kozağaç hattı ile
doğruyoldan uludereye giden yol hattı kesime yasaklanarak koruma altına
alınmış ve ormanlaşması sağlanmıştır. |
| | |
| Koruk | Üzümün
veya sair meyvenin olmamış hamı, yeşili, ekşi veya tatlanmamış acı
hali. Mecazen olgunlaşmamış, akıllanmamış toy hareketler gösteren insan. |
| | |
| Kösere - kösere taşı | Bileği
taşı, çark taşı, değirmen taşı yapımına yarayan taş cinsi. Asıl adı
küstere olan bu taş kasabada kösere olarak geçer ve çok sert taş olup
metallerin sürtülmesi halinde metali aşındıracak sertlikte olduğundan
bıçak, makas, demir ve çelikten mamul tahra, balta, nacak gibi kesici
aletlerin ağzının açılmasında, bileğilenmesine kullanılır. Taş özelliği
bakımından taş çok sert ve çok ince kum tanelerinden preslenmişi
şeklindte, granit gibi sert ve üzerine sürtülen metali aşındırıp yontan
bileği taşıdır. |
| | |
| Kostak | Zarif, kibar, güzel, biçimli giyinen ve gösterişli yapılı, gösterişliliğini öne çıkaran, kostakça hareket eden. Kostaklanan. |
| | |
| Köstebek - Gözsüzköpeği | Toprak
altında yaşayan, toprağı iteleyerek yer yüzünde tümsekler meydana
getiren, gözü olmayan, lügatlarda kör sıçan olarak da geçen tarla
faresi çeşidi. Kasabada gözsüzköpeği olarak adlandırılır. Yer altında
açtığı biribirine bağlantılı yuvalarda yaşar. Yeryüzüne nadiren çıkar.
Hasas duyargaları ile insanların yaklaşmalarında yaklaşan sesin ortamı
terketmesine kadar sessizliğini korur. Bahçe ve tarlalarda sebzelere
tabana çekerer imha eden zararlı hayvan. Tarlaya bahçeye musallat
olması halinde çıkarılıp,öldürülüp imha edilinceye kadar tedirginlik
verir. Deliğine su boşaltılarak çıkmasına çalışılır. toprağın altına
tuzaklar kurularak, patlayıcılar konularak öldürülmesine çalışılır.Yer
altında yaşayan zararlı fare cinsi. |
| | |
| Köstek | At,
eşek, katır gibi hayvanların araziye kaçmasını önlemek için iki veya üç
ayağına vurulan bağ. (at-eşek kösteklemek. at kösteği, ata köstek
vurmak).Köstek olmak:bir işin yapılmasına mani olmak,baltalamak.
Köstekli:köstekle bağlanmış,engel olunmuş./ Cep saatlerine takılan
bağlanan zincire de saat kösteği denilir. Köstekli saat tabir edilir. |
| | |
| Köten | Tarla
sürümünde kullanılan, traktörle çekilebilen toprağı kazarak ve altını
üstüne çevirerek toprağın değişmesine, havalanmasına ve otların yok
edilmesine yarayan demir malzemelerden yapılmış büyükçe tarla sürme
aleti. Büyük pulluk. |
| | |
| Kov - kovcu | Kov:
Arkadan çekiştirme, gıybet, zem, dedi kodu. Kovcu:Kov yapan,
dedikoducu, gıybetçi. (Dinimizde kov ve gıybet ağır günahlardan
sayılmaktadır.) |
| | |
| Koyun (goyun) | 1.Gevişgetirenlerden,
et,süt,yün ve gübresinden dahi çok yönlü istifade ettiğimiz evcil
küçükbaş hayvanlardan davar türü. Erkeğini koç, dişisine dişikoyun,
kuzulusuna sağmal, yavrusuna kuzu, bir yaşındakine toklu, iki
yaşındakine şişek, üç yaşındakine öveç(öğeç)denilir. 2.(mec.)halim
selim, sakin, uysal, yumuşak başlı, sessiz kimse. 3.Kendini idare
edemez aciz, bön kimse. 4.Göğüs kafesi-sine ile elbise arasındaki
kısım. Kucak.(koynuna girmek,koyun koyuna, yaslı gittim şen geldim, aç
koynunu bengeldim. vs.) 5. Yere dönük yüzü koyun yatma. Yüzu
koyun:Kasabada bu cümle daha ziyade yüzünkuyu şeklinde ifade bulur. |
| | |
| Kozağaç(gozağaç) | Toros
dağlarının bağrında, Kasaba'ya 10-12 km mesafede, Kasaba'nın içme suyu
kaynağının bulunduğu, önceleri meşhur bağlarının olduğu, yayla özelliği
sebebiyle üzümü geç olgunlaşan, ceviz,kiraz ağaçları yoğunlukta halen
mesire yeri olarak kullanılan mevkidir. Bağcılığın önemini kaybetmesi
ile bakımsız hale gelmiş, Afyonluk-çoka-gökmaşlak ve kocatepesi
mevkileri ile çevrili dinlenme ve eğlence tesisleri kurulabilecek
kıymette yeşillik mevkidir. |
| | |
| Koşum | Hayvanların
arabaya, pulluğa, sabana, düğene her hangi bir şeye koşulacakları zaman
takılan asılma ve çekme kayış takımı. (Hamıt, dizgin, yan kayışlar,
belleme ve atın arkasından dolanan kayış dahil koşum takımı) Koşum
hayvanı:Araba vs. koşulan hayvan. Koşumlu: Koşumu olan ve koşumu takılı
hayvan. |
| | |
| Kramper | Cilt-deri
çatlakları için kullanılan, yağlı ve yağsız türleri bulunan krem
çeşitlerinin eskiden kasabada kullanılan adı.Çok küçük ebatlı olan
kutularına da kramper veya kremper kutusu denilirdi. |
| | |
| Kubarmak | Kibirlenip,
kendini kuvvetli gösterip güç gösterisinde bulunmak. Hümermek. Çalımlı
ve heybetli görünmek. Mısırga ve tavus kuşunun tüylerini ve kanatlarını
açarak büyük ve heybetli görünerek dikkatleri üzerine çekmesi. Yapmacık
göstermelik güç gösterisi. |
| | |
| Kücü ağacı | Istar
üzerinde direzi veya çözgü adı verilen dizili iplerin arasından melik
geçirilerek dokunmasına yardım eden sağlamca yapılmış direzi aralayıcı
sabit ağaç. |
| | |
| Kula | Kızıl ve boz arası bir renkte olan. kula saç, kula at. |
| | |
| Kulakasmak | Dikkat
verip dönüp dinlemek. Değer verip kulaklarını gelen sese döndürmek.
Dikkat kesilmek manalarında kullanılır. Kasabada bu kelime daha ziyade
olumsuz yönü ile onun dediğine kulak asma, dediğinden birşey çıkmaz
dinleme, dinlemeye değmez manalarında kulakasma olarak kullanılır. |
| | |
| Külçe | (Külçe:
genelde kalıp ve blok halinde altın için kullanılmaktadır.) Kasaba
azıkta, çayın yanında ve öyün aralarında yenilmek üzere özel olarak
yuğurulan hamurdan yapılmış bezelerin sac üzerini kaplayacak şekilde
4-5 cm yüksekliğinde yanyana sıralanıp üzeri yumurta, salça, çörek otu
vs ile zenginleştirilip tandırda pişirilen pasta çeşididir.Yağlı ve
yağsız pişen vs. türleri vardır. |
| | |
| Külleme | Üzüm
tanelerini, üzüm salkımlarını karartan, çürüten ve kurutan, verim
düşüklüğüne sebebiyet veren bir nevi mantar hastalığı. Kasabada
küllemeyi önlemek için üzümler çiçekten çıkmadan başlamak üzere bir
proğram dahilinde bir sezonda birkaç defa kükürt ile ilaçlanır. |
| | |
| Kuluç - kulunç | Karında,
kaslarda meydana gelen şiddetli, hareketi zorlaştırıcı ağrı. Adale
sertlenmesi, mafsal, boyun,bel ve kalça tutulması gibi ağrı. |
| | |
| Külüstür | Çok
eski, yıpranmış,bakımsız, işe yaramaz halde olan araç gereç , malzeme,
yapı. (külüstür araba, külüstür ev. vs.) Mecazen: Yaşlanmış yıpranmış
insan. |
| | |
| Küme | Küme:Toplanma,
birikim, yığıntı, gurup manalarında olan küme nin kasabada bunlardan
başka ve genellikle Açık havada yapılan barınak, gölgelik, çadır,
çardak, kulübe manalarına kullanılmaktadır. Harmanın uzun zamana
yayıldığı aylar sürdüğü zamanlarda işi çok olan çiftçi, hali vakti
yerinde ve imkanı olanlar harmana 4-5 ağaç çatarak kuzeye gelecek ve
harmanı görecek kapı dışındaki tüm etrafının çalı çırpı ve ekin sapı
ile kapatılarak sabit gölgelik (küme) kurarlardı. Arazide bağ, bostan
bekçileri de aynı kümeyi kurarak kendilerine sabit yer yaparlar. Yatak
yorgan, yiyecek içecek bu şekilde emniyet ve koruma altına alınırdı. |
| | |
| Küncü | Küncü:Susam
tanesi. Kasabada Simit, açma, poğaça ve pasta gibi hamur işi
yiyeceklerin üzerine pişmeden dökülen susam tanelerine verilen addır.
Tahin, helva yapımında kullanılır. Susamlı helvaya kasabada küncülü
helva denir. |
| | |
| Künk | Topraktan saksıdan pişirilerek, çimentodan yapılan suyolu döşemekte, baca yapımında kullanılan boru. |
| | |
| Kunnamak | Kûn:farsça
makat,kıç manasında kullanılır. çıkış,meydana geliş yeri olarak
kullanılmıştır. Kunnamak:Genellikle köpek ve kedilerin yavru meydana
getirmelerine, doğurmalarına denilmiştir. Köpek yavrusuna enik,
kasabada varik de denilir. |
| | |
| Kurada | Kuruyup zayıflamış, eskimiş yıpranmış kullanılamayacak hale gelmiş yıkılma göçme riski altında olan yapı, duvar. düzenek vs. |
| | |
| Kurcalamak | Kurca:Kaşıma,
tahriş etme, karıştırma, azdırma. Kurcalamak:Tırmalamak, tahriş etmek,
ellemek, öte betesini karıştırmak dokunmak. Azdırıp karıştırıp azgın
hale gelmesine yol açmak. Eşelemek.(çıbanı kurcalamak iyi değildir. Bu
hali kafamı kurcalıyor. Polis bu cinayeti aylardır kurcalıyor. gibi) |
| | |
| Kurna | Hamamlarda
musluk altlarında bulunan, su toplamaya ve su ayarlamaya yarayan küçük
mermer havuz olarak geçen bu kelime kasabada çeşme musluğu manasında da
kullanılmaktadır. |
| | |
| Kursak | Kuşların birinci midesi taşlık, geviş getiren hayvanların birinci midesi otluk.İşkembe. |
| | |
| Küskü | Ateşi
çekmek, sermek, toplamak, karıştırmakta kullanılan yarı yanmış büyükçe
odun veya demir çubuk. (ocak küsküsü, tandır küsküsü. vb.) |
| | |
| Kuskunu kolanı koparmak | Yük
taşıyan (at,eşek,katır vs) hayvanın taşıdığı yükü, üzerine
yerleştirilmiş semerin bağlarını kopararak semer ile birlikte yükü
yıkıp yükün altından kurtulması. İnsanlar için de argo olarak her türlü
mesuliyeti kırıp yok sayarak sorumluluktan kurtulmasına denilir. |
| | |
| Kusmak | Yediği içtiği şeyleri ağzından geri çıkarmak, istifra etmek, yediklerini ani ve şiddetli şekilde ağız yolundan geri çıkarmak. |
| | |
| Küspe | Susam,
zeyrek, köftün vs. gibi yağı çıkarılmış, suyu alınmış her türlü tohum
ve meyve artığı ve posası. Hayvan yemi olarak kullanılır. Besleyici
özelliği vardır. Sınık küspesi, pancar küspesi, pamuk küspesi vs. gibi
çeşitleri süt ve et hayvancılığında özellikli kullanılan besleyici yem
çeşididir. |
| | |
| kussuklemek | Kapiyi ic taraftan kilit yerine surgulemek. Bir cesit guvenlik tedbiri. |
| | |
| küsükleme | anahtarsız bir şekilde sağa sola hareket eden bir ağaç parçası ile kapıyı arkasından kilitli hale getirmek |
| | |
| Kuymak | Kavrulmuş Un, taze kaymak ve tatlandırıcı veya şeker karışımı kasabaya özel helva görünümlü tatlı çeşidi. (Bkn.Guymak) |
| | |
| Kuytu | Rüzgaz almayan çukurca, içe çekkin yer. Sessiz, gözden uzak ve tenha yer. İşlek olmayan yer. |
| | |
| Kuyu çengeli - Çengel | Çengel
in basit lügat manası sepet, kova, et,but vs. asılan kanca manasınadır.
Ancak Kasabada her evin su ihtiyacı kuyulardan karşılanırken kuyulara
da sarkıtılan kova ve kap vs. düşmesi olağandı. Kuyulara düşen
eşyaların çıkarılmasında kullanılan dairesel büyük bir halkanın
etrafına takılan zincirlerin uçlarına oltalara benzer kancalar
takılması ile meydana gelen özel yapılmış kanca topluluğu. Kuyunun
tababına ulaşan sağlam halat ve zencir ucuna bağlanan çengel kuyunun
tabanında dolaştırılarak kova vs.nin kancalardan birine takılarak
çıkarılmasında kullanılırdı. Zamanının kıymetli aletlerden olmakla
beraber şimdilerde özelliğini kaybetmiş nostaljik eşyalardan olmuştur. |
| | |
| Kuzulak | Bahar
aylarında tarla ve yol kenarlarında kendiliğinden çıkan, kuzukulağı da
denilen toplanıp yenilebilen ot. Sıvas ve yöresinde madımak otu olarak
meşhurlaşmış, türkülere konu olmuş ot. |
| | |
| Kuzulamak | Kuzu
meydana getirmek, kuzu doğurmak. Kuzulamak: Koyun,keçi gibi hayvanların
yavrusunu doğurmasına denilmektedir. Koyun yavrusuna kuzu, keçi
yavrusuna oğlak denilir. |
| | |
| Kuzularla kırtışmak | Büyüklerin
yaşlanmış olgunlanmış kişilerin kendine uygun olmayan çocuksu hareket
sergilemesi. Çocuklarla oyuna katılması. kasabada mecazi manada
kullanılan deyimdir. |
| | |
| Kıç | Vücudun
geri kısmı, kuyruk sokumu bölümü, arka taraf, art, geri. (mecazen ve
argo olarak çok kullanılır. kıç açmak, kıç atmak, kıçı kırık, kıçına
baka baka, kıçına batmak, kıçına kına yakmak, kıçına tekme atmak,
kıçını yırtmak, kıçüstü oturmak, kıçın kıçın gitmek. gibi) |
| | |
| Kılıbık | Karısının tesirinde kalıp, sözünden çıkmayan erkek. İrade gösteremeyen zayıf erkek. (Zamanımızda geçim ehli, kanı ılık) |
| | |
| Kılık | Dış
görünüş, şekil, kıyafet, giyim kuşam. Biçim tarz, suret.
Resim,fotoğraf, tasvir. (kılık kıyafeti esaslı, bahçevan kılıklı, Tapu
için kılık çıkartmış gibi) |
| | |
| Kınnap-kırnap | Kaba
şeyler dikmeye veya bağlamaya yarayan kenevirden ince sicim veya kalın
iplik. Kendir veya halat malzemesinden daha ince ve daha itinalı
şekilde yapılmış sağlam ip- sicim ipi. |
| | |
| Kıpık | Yarı
kapalı olan göz. Güneş veya fazla aydınlığın tesiri ile yarı açık
bakmak. Göz kapağı sinirinin rahatsızlığı veya feç olması ile meydana
gelen sarkma. |
| | |
| Kıran | Yok
eden, telef eden, mahveden hastalık. Koyun kıran: Koyunları öldürüp yok
edin salgın hastalık. Saçkıran:saçları döküp başı kel eden hastalık.
Köküne kıran girmek:Hastalık sebebiyle bir cinsin kökünün yok olması.
Kıran giresice: Yok olma yok edilme yolundaki beddua. |
| | |
| Kıranta | 1.Saçlara ağarmaya başlamış orta yaşlı insan. 2. Gösterişli, oturaklı, itinalı giyimli orta yaşlı adam. |
| | |
| Kırağı | Soğuk
ve ayaz havalarda donmuş olarak yağan veya yağıp yerde donan çiğ.
Kırağı çalması:sebze meyvenin kırağıdan zarar görmesi, Kırağı
düşmesi:soğuk hava sebebiyle ince yağan nem ve ya çiğ taneciklekinin
donması. |
| | |
| Kırbaç | At
ve arabaya, çifte koşulan hayvanların yürümeleri, yüklerini asılmaları
için vurmaya yarayan uzun deynekli sağlam ip veya dilme kösele deriden
yapılmış kamçı. |
| | |
| Kırç - kırcımak | Kırç:Kışın
sisli havalardaki nemin soğuk sebebiyle ağaç dalları, telefon telleri
ve direkleri vb. üzerini kırağı şeklinde kaplayan buz tabakası.
Kırcımak:Havanın yağar yağmaz arasında soğuğun şiddeti ile atıştırıp
durması. |
| | |
| Kırkayak | Çok
ayaklılardan 21 çift ayağı bulunan sarımsı renkli zehirli böcek.
Kasabada bu böceğe çayan da denilir. Mecazen sarışın, çiğ sarı ve
soğuk, sevimsiz, sinsi kimselere de çayan veya sarı çayan denilir. |
| | |
| Kırkbayır | Geviş
getiren hayvanlarda midenin kıvrımlı bölümü, üçüncü kısım. Kasabada
mumbar ve karın dolması olarak kırkbayır da doldurularak yemek yapılır
ancak çok bölümlü çok kıvrımlı olması sebebiyle zor temizlenmesi
nedeniyle zahmetinden dolayı atıldığı da görülmektedir. |
| | |
| Kırkikindi | Daha çok orta anadoluda uzun bir süre ikindi üzeri veya ikindi vakitlerinde yağan yağmurlara verilen ad. |
| | |
| Kırklamak, kırkı karışmak, kırkı çıkmak | Kırklamak:Kırk
günü doldurmak, bir işi kırk kez yapmak. Kırkı karışmak:Kırk gün
geçmeden doğum yapmak,iki kişinin doğumu arasında kırk günün
dolmaması,iki kızın kırk gün içinde gelin olması. Kırkı çıkmak: Bir
ölüm veya doğum gibi bir olaydan sonra kırk günün geçmesi. |
| | |
| Kırklık | Koyun,keçi,
kuzu, oğlak vb. hayvanların yününü yapağısını traşlamak kırkmak için
kullanılan büyükçe yapılı özel makas. Sındı. Koyun kırkma makası. |
| | |
| Kırpıntı | Kesilen veya kırpılan şeyden çıkan parçalar. Kesilip kırpılan şeylerin döküntüsü. (kağıt, saç, kumaş karpıntısı) |
| | |
| Kırıntı | Bir
şeyin kırılması sonucu ortaya çıkan ufak parçalar. Bir şeyden geriye
kalan küçük parçalar. Küçük ve kuru çerezler. Ufak tefek yiyecek
artıkları. (kırıntıdan karnı doyar, kırıntıyı çok sever, it yurdunda
kırıntı arar gibi mecazi anlamda da kullanılır.) |
| | |
| Kırıtmak | Cilveli davranışlar göstermek, dikkat çekmek için, dikkat çekici şekilde cilve yapmak. |
| | |
| Kırışmak - Kırıştırmak | Kırışmak
kelimesi kasabada genellikle argo manasının dışında kullanılır. Koç ve
tekelerin tos vurmalarına denilir. Koçlar ve tekeler birbirlerine
başları ile tos vurmaları koç-teke kırışması olarak ifade edilir. Hatta
bazı koç ve tekeler zevk için karşı karşıya getirilerek kırıştırılır. |
| | |
| Kıtlama - kırtlama | Sert ve küçük şeker parçasının ağızda tutularak çay içme şekli. (Kıt:az) (Kıtlama çay içmek) |
| | |
| Kızmak - kızınmak | Kızmak:1.Öfkelenmek,
sinirlenmek, hiddetlenmek. 2.dişi hayvanın eş istemesi, kuş tavuk vb.
kuluçkaya yatması. 3. sıcaklığın artması, ısınmak. Kızınmak:Soğuktan
gelen kişinin ısınması, ısınıncaya kadar sıcağa muhatap olması. |
| | |
| Kığ | Koyun,kuzu,keçi
vb. hayvanların tane tane kığalak birikintisi, gübresi. Bahçe ve bostan
tarlası gübrelemesinde tercih edilen kuvvetli tabii hayvan gübresi. |
| | |
| Kış takvimi | Kış
günleri takvimlerde de görüleceği üzere kasabada da diğer mevsimlerden
daha başka sayılır ve özellikle bununla ilgili bütün sohbetlere de konu
edilir. Buna göre: 12 Aralık da karakış başlar ve 10 gün sürer. 22
Aralıkta günlerin uzayıp kısalması bir süre durur. Gündönümüdür. Hem
geceler kısalmaya gündüzler uzamaya başlar. Hem de zemherinin
başlangıcıdır. Zemheri 40 gün sürmektedir. 12 gün arası tabir edilen 12
günün 6 günü zemheriden(Ocak ın son haftası) + 6 günü de hamsinden
(Şubat ın ilk haftası)alınmaktadır. 12 gün arası en şiddetli soğukların
hüküm sürdüğü dönem olarak da kabul edilir. Şubat ayı başında giren
hamsin 40 gün sürer. 40 günün içinde 21 Şubattan başlamak üzere birer
haftalık dönemlerde cemreler düşer. İlk cemre havaya, orta cemre suya,
son cemre de toprağa düşer. 12 Mart da Eski ayla anılan Mart 9 u girer
21 Martta Mart 9 u sona erer. Hamsin 50 sayıya karşılık olarak
kullanıldığından Hamsinin içinde Mart 9 u da dahil edilebilmektedir.
Mart 9 u 21 Martda biterken 21-22 mart gece ve gündüzün eşit olduğu
okinoks da tabir edilen eşitlemedir. 21 Mart aynı zamanda Nevruz
başlangıcıdır. Baharın müjdecisi ve kasabada evvel bahar sultan navruz
olarak da ifade edilen günden sonra yerde ve gökte kışın sona erdiği
kabul edilir. Bu gün de Türk kavimlerinde eskiden beri eğlenceler
düzenlenegelmiştir. |
| | |
| Labbadak | Aniden lap diye ses çıkararak larpadak düşme/oturma. |
| | |
| Laçka - laşka | Alet
makina vb. işlemez, iş göremez hale gelmiş, aşınıp gevşemiş, ayrılıp
dağılmış. / Düzen ve disiplini bozulmuş nizam ve intizamını kaybetmiş./
Çalışmayan, hiç bir gayret göstermeyen kimse. |
| | |
| Ladike | Anılmak,
hatırlanmak için alınıp verilen hatıra eşya. Anılmaya yarayan
hatıra,belgüzar. Tahminen "yadigâr"dan dönüşmüş Kasabada kullanılan
mahalli kelime.(Rahmetli Süllü Sülüman adıyla anılan Süleyman
Tuna-Süllü hoca askerken komutanına ladike olsun diye lıklıkı olarak da
tabir ettiğimiz süslü sürahi götürmüş. Komutan sorarmış bu ne diye,
hoca da ladike demiş olmamış, lıklıkı demiş olmamış. Hoca düşünmüş bu
kelimeler kasabada geçer ben size adını sonra söyleyeyim demiş. sonra
bunu size hatıra olarak aldım, biz ladike deriz adı lıklıkı demiş
rahmetli anlatırdı.) |
| | |
| Laf ebesi | Çok konuşan, kimseye konuşma fırsatı vermeyen, herkese laf yetiştiren, çenesi düşük.Lafçı, lafazan. Geveze. |
| | |
| Laf karıştırmak | Konuyu saptırmak, başka yöne çekmek için değişik konu açmak. |
| | |
| Laf sokuşturmak | Kinayeli
laf çarpmak. Bir şeyi bahane eder gibi konuşup asıl maksadı lafları
söylemek. (o sana ziyarete gelmemiş, laf sokuşturmaya gelmiş vb) |
| | |
| Lahavle | Bir
bela ve tehlike karşısında ve sabrın tükendiğini belirtmek için
söylenen, "kuvvet ve kudret ancak Allah'tadır" anlamında Lahavle vela
kuvvete illa billahil aliyyil-azim duadır. |
| | |
| Lalettayin | Seçip ayırmadan sıradan kim ve ne olursa rastgele. |
| | |
| Lapacı | Lapa yemesini seven, tembel, korkak, rahatta büyümüş salgın kişi. / mec. Vücutca iri olmasına rağmen kuvveti ve gücü az olan. |
| | |
| Lapur lupur - Şapır şupur | Lap lup ses çıkararak, ağız şapırdatarak hızlı hızla yemek. |
| | |
| Lavgar | Çok konuşan, geveze. Lafazan, konuşurken dinleyeni usandıran. Lüzumsuz fazla konuşan. Laf etmeyi seven. Lafebesi. Çenesi düşük. |
| | |
| Layusel - layuhsa | Mesul olmayan sorumsuz, sorulmaz. Kayda gelmez. Sayılmaz, sayıya gelmez. Sıralanmaz hizaya gelmez, sıradan ve rastgele. |
| | |
| Le | Bir
harfin okuşundan ibaret olan bu kelime kasabada ünlem veya erkeklere
çağırma, ikaz ünlemi olarak Ulan, ulen, len argo hitabın le olarak
kullanılmasıdır. Kadınlar için de kız yerine gı veya kı olarak
kulanılmaktadır. |
| | |
| Legorn - ligor | Bol yumurta veren, her gün yumurtlayan, Yumurta verimi yükse tavuklardan cinsleştirilmiş bir tavuk çeşidi. |
| | |
| Lenger | Bakırdan
yapılan yayvan ve kenarları geniş sahan veya yüksek kenarlı tepsi.
Kalabalık ailelerde kullanılan büyük pilav tabağı, tepsisi. Büyükce bir
kabı dolduracak miktarda olan pilava bir lenger pilav tabiri
kullanılır. Büyük ölçekli kap tabak, sahan, tepsi manasındadır. |
| | |
| Leyli | Leyl:Gece, Leylen:Geceleyin. Leyli:Geceye ait, gece ile ilgili, gece vakti, Yatılı, gecelemeli, gece kalınan yer. |
| | |
| Leğençe | Küçük
leğen. Abdest almaya, el yüz yıkamaya yarayan, istenilen yere
taşınabilen kullanılan suyu içine toplayan geniş kenarlı tabanı derince
el yıkama kabı. Evlerde şebeke suyu ve her evde çeşme lavabo yokken
kullanımı yaygın çok çeşitlilik gösteren el altı kullanım aracı idi.
Günümüzde nostaljik dekor malzemesidir. |
| | |
| Lök | Ağır
ağır hareketli, battal. Ağırlıkla yavaş yavaş ve ağırlığından
zorlanarak bütün ağırlığı ile oturmak.(öyle lök oturdu ki kaldırması
çok zor. Lök gibi oturagitti kaldıramazsın. Lök oturmak. / İri bir tür
erkek deve. / kireç ve zeytinyağı ile dövülerek yapılan ve çeşme
borusu, çanak çömlek kırığı deliği gibi yerlere yapılan, kaynayıp kalan
tıkaç veya yamaya lök dökmek, lök oturtmak denir. |
| | |
| Lıklıkı | Uzun
boyunlu, kulpsuz, toprak veya camdan yapılmış sürahi. (Suyun
dökülüşünde çıkardığı lıkırtı sebebiyle adlandırıldığı tahmin edilen)
Sürahi çeşidi. |
| | |
| Mabeyin | Aralık,
aradaki şey, ara mesafesi. Ev halkı ve yakınları tarafından girilip
çıkılabilen, haremlik ile selamlık arasındaki daire. Kasabada aralık
antre olarak kullanılmaktadır. Padişahlık zamanında hareme en yakın ve
selamlık arasındaki padişah yakınlarınca girilip çıkılabilen hususi
daire olarak kullanılmıştır. |
| | |
| Madara | Kötü, bayağı, sevimsiz, aşağı. Madara olmak:Kötü duruma düşmek. Hilesi hurdası ortaya çıkmak, rezil ve mahcup olmak. |
| | |
| Madesi almamak | Kasabada
söylenen deyim olup. İştahsız. Yiyip içmede zorlanan. Midesi kabul
etmemek. Midem bulandı yerine madem bulandı veya madem kalktı şeklinde
de kullanılır. |
| | |
| Madik | Hile, dalavere, dolap, düzen. Madik atmak: Hile yapmak kandırmak. Düzenbazlık yapmak. |
| | |
| Mafiş | halk dili, arapçada Yok kalmadı, tükendi. Hak getire bitti. |
| | |
| Mahana | Sebep,
vesile, asıl sebebi gizlemek için ortaya sürülen uydurma sebep. Yerine
oturmayan ve tutmayan sığınma sebebi. Bahane kelimesi eski ve
yaşlılarca mahana olarak halen kullanılmaktadır. Bahane nin mahalli
söyleniş ifadesidir. |
| | |
| Mahdum - Mahdume | Kelime
arapça kökenlidir. Mahdum hizmet eden hizmet veren, hademe paralelinde
geçmektedir. Ancak kelime manası ve kullanılan ifadesi ile (mahadim
hizmet verilen küçük insan hizmet edilen ailenin çocukları gibi)
oturmaktadır. Halen kullanıldığı şekli ile Mahdum:Erkek çocuğu,
mahdume:kız çocuğu(kız çocuğuna Kerime de denilmektedir.) |
| | |
| Mahfuz | Arapçadan gelme kelimedir. Saklı, saklanmış, korunmuş, hıfzedilmiş. Muhafaza altına alınmış. |
| | |
| Mahrem | Kanbağı
yakınlığı birinci derecede yakın, aynı çatı altında yaşayabilen, dince
evlenilmesi yasaklanan, evlenilemeyecek derecede yakınlıktaki kişiler.
Ev halkı. Sır sırdaş, harem dairesindekiler. Kaçınılmayacak
yakınlıktaki ve yabancılara karşı korunması gereken aile bireyleri.
Mahrem konu:Dışarının bilmemesi içeridekilerin de bilmesinde mahsur
olmayan ailevi malumat konu. |
| | |
| Mal meraklısı | Mala, servete taparcasına gönül bağlayan. Mal perest. Mal düşkünü. Mal hırsı içinde olan kişi. |
| | |
| Malama | Harmanda
üzerinde taneleri olan ekin sapından tanelerini ayırmak üzere yere
serip düğen sürülerek ezilen taneli saman. Ekinin cinsine göre arpa,
buğday, yulaf, çavdar vs. malaması olarak adlandırılır. Arpa tozu
yakıcı ve romatizma rahatsızlığına iyi geldiği ifade edildiğinden.
Romatizmalı hastalar dizlerini veya rahtsız olan bedenlerini arpa
malamazına sıcak havada gömerlerdi. Malama rüzgarlı havada savurularak
taneler samanından ayrılır. |
| | |
| Malamat-malamat olmak | Malüm:bilinen,
bilinmiş, öğrenilmiş, malümat:Bilinen şeyler, öğrenilmiş gerçkler.
Kasabada Malamat kelimesi Malamat olmak: Dile düşüp rezil rüsvay olmak.
Heskesçe bilinmiş, herkesçe malum hale gelmiş. Gülünç duruma düşmüş
olarak kullanılır. |
| | |
| Malihülya-maluhülya | Hayale
dalmak, hayal etmek, meraklı düşünceli hayale dalmak. Hayalinde
saklamak. Kara sevda çekme hali, hayalinden çıkaramamak. Bir konu
hakkında ümitli ümitsiz hayal edip düşünmek. |
| | |
| Maltız | Yemek
pişirmek, su ısıtmak, ızgara yapmak gibi işlerde kullanılan, içi
ızgaralı ayaklı taşınabilir ocak./ Süt verimi fazla genellikle evcil,
uzun tüylü tiftik yünlü, uzun kulaklı keçi türü. (Maltız keçisi, malta
keçisi de denilir.) |
| | |
| Mandır mandır oynatmak | Basite alıp dalga geçmek, alaya almak, oyuncak edip şakalamak. Maskara edip oynatmak. Maskaya maynun etmek. |
| | |
| Mankafa | Koca kafalı, alık, sersem / şiddetli ve müzmin nezle-sakağı hastalığına tutulmuş / normalin üzerinde iri ve battal malzeme. |
| | |
| Maraz | Hastalık,
illet, dert, rahatsızlık. Marazlanmak:hastalanmak. Marazlı:Hastalıklı.
Mariz:Arizli, hastalıklı. Perhiz:hastaya dokunacak gıda ve hareketlerin
yasaklanması. |
| | |
| Marpuç | Helezon
biçiminde yapılmış, ince meşin, deri, lastik veya naylon malzeme ile
kaplanmış açılıp toplanabilen boru. Hava, su, yağ gibi akışkan
geçirmeye, iletmeye, akıtmaya yarayan hortum da denilen malzeme. Pompa
marpucu, nargile marpucu, çeşme marpucu gibi kullanıldığı yere göre
isemlendirilir. |
| | |
| Martaval | Saçmasapan, anlamsız ve yersiz söz, hezeyan, maval. Martaval okumak-maval okumak:uydurma söz söyleyip aldatmak. |
| | |
| Marşandiz | Yalnızca yük taşımada kullanılan tren katarı. |
| | |
| Mavılamak | Miyavlamak
manasına yakın ancak daha çok kedinin yana yakıla miyavlama biçimine
belki de bozulmuş kullanımı şeklinde seyrek olarak mavılamak kelimesi
kullanılır. (Kedi yavrularını kaybetmiş mavılayı mavılayı kendinden
geçti. gibi) |
| | |
| Mavzeryağı-vazelin | Adını
yapıcısı Mauser in adından alan ve memleketimizde mavzer olarak anılan
silahların bakım ve yağlanmasında kullanılmaya başladığı ve adını silah
adıyla duyuran vazelin yağı kasabada ilk adıyla mavzeryağı olarak
kullanılmıştır. Vazelin:Ham petrolden elde edilen tıpta da kullanılan
bir tür madeni-petrol yağıdır. Halkımızca cilt çatlakları için ve zor
iklim şartlarında çalışanlar için yumuşatıcı olarak yaygın şekilde
kullanılmaktadır. |
| | |
| Maya | Bazı
gıdaların kıvamlanmasını, mayalanmasını sağlamak için kullanılan
kendinden olan veya eşdeğer kimyevi madde. (hamur,ekmek mayası:üretme
de denir. yoğurt mayası:süte çalacak da deriz. Peynir mayas, bira
mayasıı gibi kullanılan yere göre isimlendirilir.) |
| | |
| Mayasıl | Vücutta bir takım sıvılar salgılayan çatlaklar. Kaşıntılı bir çeşit deri hastalığı, egzema, basur. |
| | |
| Mayhoş | Tatlı
ile ekşi arasında hoş ve haşı giden tadı olan ekşimsi tatlı. /
mecazen;pek hoşa gitmeyen hafifçe bozuk iş, ilişki. Limoni veya
nardengi de denilen hal. |
| | |
| Maymun maskarası | Gülünç
duruma düşmek, rezil rüsvay olmak. Olur olmaz kişilerce bile alay
konusu olmak. Aşağı seviyelere düşülüp el alemin eğelencesi durumuna
düşmek. |
| | |
| Mayıs | 5.ay
Mayıs ayı/ Mayıs: koyun keçi ve inek gibi hayvanların kığalak
özelliğini kaybedip mayileşen ishale dönen büyük pisliği, gübresi. Taze
inek gübresi. |
| | |
| Mayışmak | Yemekten,
sıcaktan veya zevkten eğlenceden gevşeyerek kendini salıvermek, kendini
bırakmak. İradesiz ve hareketsiz seyirci durumunda aptal aptal
bakakalmak. Şaşkın şaşkın durağanlaşmak. |
| | |
| Mazarat | Zarar
verici, ziyana sokucu, zararlandırıcı, ziyankar, ziyanı dokunan. Muzır.
Aslı mazarrat olan kelime kasabada mazarat olarak tek (r) kullanılır. |
| | |
| Mazinlik | Yapılan
bir işi tenkit ederek ulu orta haksız gerekçeler üreterek ince ince
muhalefet etmek. İştah kaçırıp moral bozmak. Kötü kanaat sergileyerek
tenkit etmek. Kelime "Mazinlik vermek" olarak çok kullanılır. Kasabaya
mahsus mahalli tabirdir. (Ona bakma sen o her şeye mazinlik verir. gibi) |
| | |
| Mazı - kozalak | Mazı:Servigillerden
yassı dallı, yapraklı, düz gövdeli kozalağından solucan düşürücü yağ
elde edilen bir ağaç. Böcekler, bitki bitleri, kurtçuklar, bakteriler
ve mantarlar tarafından bazı ağaçların taze sürgünlerinde meydana gelen
ur. Meşe mazısı. Kozalak: Kozalaklıklar takımından ağaçların(çam, selvi
vs.) koni şeklindeki meyvesi, gıcı, koza. Kasabada bunlarla birlikte ve
sayılanlardan ayrı olarak meşe çalısında meydana gelen ceviz
büyüklüğünde yeşil renkli, olgunlaşınca kabuğu kahve kırmızısı rengini
alan içinin un şeklindeki dolgusu yine kasabada temiz olduğuna,yaralara
dökülerek iyileştirici olduğuna inanılan meyveye mazı ve kozalak da
denilmektedir. |
| | |
| Maşraba | Su
içmeye ve suyun bulunduğu haranı kazan, fıçı veya büyük tencere gibi
kaptan alınarak istenilen yere istenilen miktarda aktarılmasına ve
kullanılmasına yarayan, teneke veya bakırdan yapılmış, kulplu kap.
Kulplu su tası. Kasabada eskiden su kabağı da aynı işler için
kullanılırdı. |
| | |
| Meccane | Ücretsiz olarak, bedava, caba, beleş, meccane. Leyli meccane:parasız yatılı(Leyli: geceli) |
| | |
| mecçik | Baş parmağın; işaret parmağı ile orta parmak arasına sokularak elin yumruk haline getirilmesi ile oluşan argo hareket. |
| | |
| Mecidiye | -Sultan
Abdülmecit zamanında bastırılıp kullanılmaya başlanılan ve yakın zamana
kadar kasabada da 20 kuruş olarak tedavül gören para birimi. (1
mecit=20 krş, 1,5 mecit 30 krş)
-Kazımkarabekir'e bağlı Cumhuriyetin ilk yıllarında göçmen
vatandaşlarımızın yerleşimine açılmış köy. |
| | |
| Mendebur | Hayırsız, haylaz, aciz, yaramaz, sünepe, pis, pasaklı. Daha ziyade kasabada pis mendebur şeklinde birlikte söylenir. |
| | |
| Meneviş | Terementi,
çitlenbik, menengiç, merlengiç, melengeç ağacı da denilen ağacın,
seyrek üzüm salkımı şeklindteki tohumu.Renk değişimi renk dalgası
görünümü sebebiyle tohuma bu ad verilmiştir. Dışı kırmızı-mavi ve
siyahi yeşile çalar renkli içinde kabuklu tohum bulunan kasabada
kavrularak kuruyemiş olarak veya bulgur üzerine dökülerek sevilerek
yenilir. Kavrulmuş havanda dövülmüş şekli ile batırığa karıştırılır ve
hoş bir kokusu vardır. Menevişin mentollü kokusu sebebiyle nefes açıcı
özelliğinden bahsedilmektedir. Meneviş ağaçlarına çam fıstığı
aşılanması halinde çam fıstığı olarak meyve vermektedir. |
| | |
| Meret | İri,
çirkin, korku verici şekilde iri yapılı ve münasebetsiz. Uğursuz, kaba,
can sıkan, istenilmeyen kimseler veya haller için sövgü sözü olarak
kullanılır.(meret bir ayı, ne meret şeymiş, bırak şu mereti. gibi) |
| | |
| Merkep | Bir
yere gitmek için araba vb. gibi binilebilen, üzerine atılan palan veya
semer ile yük taşınabilen binek hayvanı. Eşek, hımar, har. İnatçılığı
ile isim yapmış karakaçan olarak da anılan binek hayvanı. |
| | |
| Mertek | Dört
köşeli yapı kerestesi, dilme olarak da adlandırılır. Çatı örtmede,
iskele kurmada kullanılan çavdırma veya çavdırmalık olarak da
adlandırılır. (Elifi görse mertek zanneder. Okuma yazma bilmeyenler
için kullanılır). |
| | |
| Mesmu - Mesmusuz | Mesmu:İşitilmiş,
duyulmuş,haberdar olunmuş. Dinlenilir, dinlenmeye değer, yaraşır,
faydalı. Dinlenilen, kabul edilen kabul gören manalarına gelir.
Mesmusuz: Münasebetsiz, kabul görmeyen, yararsız, yakışıksız,
dinlenmeye değmez. Bu kelime Kasabada genellikle mesmosuz olarak
kullanılır. |
| | |
| Metazori | Zorla yaptırılan, zor kullanılarak yaptırılan, cebir ve şiddet uygulayarak görülen gördürülen iş. |
| | |
| Metel | Çoğu
insanlarla ilgili olağan ve olağan dışı hadiselere dayanan öğüt verici
hikaye, ahlak dersi veren masal./ inanılmayacak hikaye, cin peri
hikayesi. Kasabada masal ve hikaye anlatmaya metel anlatma denilir.
Radyo tv. bilgisayar, internet vs.teknoloji ürünleri yokken çocukların
hafızalarında onlarca ve listelerle metel bulunur, uzun kış gecelerinde
anlatılır ve dinlenilirdi. |
| | |
| Metelik | Az
gümüşle karışık bakır para. On para değerinde eski yirmilik karışık
sikke. Çok az para veya çok değersiz şey. Meteliksiz:Hiç parası
olmayan, züğürt. |
| | |
| Metres | Bir erkekle nikahsız karı koca hayatı yaşayan kadın. Kapatma. |
| | |
| Meyane - miyene | Orta,
ara, meyan, miyane manalarına gelen, genellikle un nişasta vb. den
yapılan çorba, arabaşı suyu-çorbası, reçel helva yapımında kıvam
hazırlayıcı, yoğunluk ayarlayıcı bulamaç gıda malzemesi. |
| | |
| Meymene müsmene | Meymene:Ordunun
sağkolu veya yararlı vazgeçilmez özellikteki askeri,
Meymenet:Faydalı,mübarek, kutlu, mutlu, uğurlu, bereketli.
Mesmu:Dikkate alınan, geçerli, değerli manalarında kullanılmaktadır.
Meymene müsmene kelimeleri kasabada birlikte ve bir arada kullanılarak
yukarıdaki manalarından tamamen ayrı olarak serbestçe ve rahatca
manalarında kullanılmaktadır. (ör. işimizi bitirelim de yemeğimizi
meymene müsmene yiyelim. (miymene mismene olarak da geçer) Kalabalıkta
bir şey anlamadık sonra biraraya gelelim de konuyu meymene müsmene
(geniş zaman içinde enine boyuna ve serbestçe rahatça) konuşalım. gibi. |
| | |
| Meymenet | Meymenet:Uğur,bahtiyarlık,kutluluk,saadet,mutluluk, bereket.
Meymenetli:Uğurlu,bereketli,kutlu,mutlu, mübarek,mesut.
Meymenetsiz:Uğursuz,bereketsiz,geçimsiz,, aksi, huysuz.
Kasabada kelime miymenet olarak çokca kullanılmaktadır. Miymenet kelimenin bozulmuş şeklidir. |
| | |
| Mezbele - Mezbere- Mezberelik | Süprüntü, süprüntü yere, süprüntülük. mecazen:kötü ve aşağalanacak hal. |
| | |
| Meğer | Beklenenden
farklı şekilde, farklı bulma, birazcık da şaşma ifade eder. Sonradan
farkına varılan şey için Meğer, meğerse, meğersem, meğerki şekillerinde
halbuki gibi kullanılır. (Sabah gidecektik, meğer o akşamdan vazgeçmiş,
Ben varıyordum meğerse o önceden alıp hazırlamış. Meğerki evde varmış
vazgeçtim gibi) |
| | |
| Meşakkat | Güçlük, sıkıntı, zahmet, eziyet, sıkıntılı iş, güçlük ve yoruculuk veren iş. |
| | |
| Meşe | Odunu
sert ve dayanıklı, közü parlak ve sürekli ve birçok türleri bulunan
ağaç. (ak, kara, kızıl meşe, mantar, palamut ve mazı meşesi, çalı
meşesi gibi çeşitleri vardır) Mecazen kalın kafalı manasına meşe odunu
da denir. |
| | |
| Mibzer | Traktörle
çekilerek, büyük tekerleğinden aldığı güçle tohum deposunda dönen özel
yapılmış mil ile ekilecek tohumu, ayarlanan şekilde gübre ile
karıştırarak toprağa uygun şekilde döküp üzerini kapatan motorsuzTohum
ekme aletidir. Zamanın ihtiyaçlarına göre yenilenmektedir. Traktör
yaygınlaşmadan evvel atların arkasında çekilen üçlü, dörtlü diye
toprağı işleyen bıçak ve ekici sayısına göre adlandırılan tohum ekici
aletler vardı. Kasabada kullanımı pek görülmemekle beraber Traktörlerin
girmediği dağ köyleri ve küçük parsel arazilerde 3lü 4 lü halen
kullanılmaktadır. |
| | |
| MIH | Çivi,
büyük ebatlı çivi, iğseri(ekser) çivisi. Kapı pencere, kalas, dilme ve
ağaç gibi büyük ebatlı malzemenin çakılmasında tutturulup
sabitlenmesinde kullanılır.

|
| | |
| Mihman - mihmandar | Mihman:Konuk,
misafir.Hususi misafir. Mihmandar:Misafir kabul eden, misafir gelinen
ev sahibi. Misafirperver, misafir alan, misafiri koruyup yol gösteren
kişi. |
| | |
| Mil | Mil:
1.Kara ve deniz mesafe ölçüsü birimi, 2. Selin bıraktığı çamurlu,
kumlu, ince toprak cinsi, 3.Ucu iğne gibi veya benzeri sivri ince uzun
metal veya bu gibi malzemeden yapılmış, gördüğü iş itibariyle
isimlendirilen alet.4.Mil bunlardan başka kasabada çorap fanila örmeye,
bunları gözemeye yarayan yaptığı işe göre fanila mili, çorap mili, tek
mil, beş mil gibi sayıcı da isimlendirilen örgü malzemesidir. |
| | |
| Miliz | Bal
arısı. Çiçek in yabancı dillerde karşılığı Melis olarak geçmektedir.
Bal arıları da balı genellikle çiçeklerden topladığı polenlerle
yapmaktadır. Bu sebeple çiçek arısı karşılığı melis arısı söylenerek
melis kelimesine daha sonra kasabada halen miliz - miliz arısı olarak
kullanılagelmiştir. Ecnebilerde Melis ve Melisa kız isimleridir. Çiçek
ve güzellik manalarındadır. Kasabada (miliz gibi vızıldamak, kör miliz
gibi vızıldamak-uğuldamak) sessiz ve anlaşılmaz tesirsiz, kendisinin
zor duyacağı kadar sessiz konuşanlara karşı kullanılan kelimelerdendir.
|
| | |
| Mimli | İyi ve doğru yolda olmadığını herkesçe bilinmesi bu hususta hüküm verilmiş olması, kanaat oluşması. Adın kötüye çıkması. |
| | |
| Minev - Minevsiz | Evvelinden,
başlangıcından buyana, uygun şekilde, usulünce, münasip olarak.
Minevsiz:Uygun olmayan, münasebetsiz, minevi olmayan şekilde. yol
yordam bilmeden. |
| | |
| Mintan | Uzun
kollu erkek gömleği. (eskiden yarım beden yapılarak gömleğin üzerine
giyilirmiş). Halen kasabada erkek gömleğine mintan da denilmektedir.

|
| | |
| Miskin | Beceriksiz, aciz, elinden iş gelmez, mıymıntı, uyuşuk. Fakir çaresiz ve yoksulluğa düşmüş kimse. |
| | |
| Mitil - Mitil atmak | Yastık
veya yorgan kılıfı. kapsız iki yüzü beyaz yorgan. (adamın sırtındaki
ceket eskimiş gitmiş mitili çıkmış. Yatağın yüzü değişe değişe geldi
amma mitili eridi gitti.)Mitil atmak: İğreti ve emanet bulunduğu yere
yerleşip kalmak.(O oraya mitil attı kimse çıkaramaz) |
| | |
| Miyâne - miyene | Kasabada
bu kelime miyane veya miyene olarak da kullanılır. Bazı sulu, çorba
gibi yemeklere gerekli yoğunluk ve kıvamın verilebilmesi için un vb.
gıdaların yağda veya tavada kavrularak yemeğe karıştırılması için
hazırlanan malzemeye denilir. |
| | |
| Moloz | Yıkıntıdan arta kalan taş, tuğla ve harç kırıntıları, yıkıntı artıkları. Mecazen değersiz işe yaramaz kimse. |
| | |
| Moruk | Kelime dilimize ermeniceden gelmiştir. Yaşlanmış, ihtiyarlamış köhnemiş erkek. |
| | |
| Mostra - mostralık | Mostra:Örnek,
göstermelik. Bir dükkana veya vitrine tanıtım ve göstermelik olarak
ilgi çekmek için konulan numune. Mostralık: 1.Örneklik,
göstermelik.2.Mecazi ve argo olarak da hiç bir işe yaramayan yersiz
hareketlerde bulunan göze batan kimseler için alay yollu olarak da
söylenir. |
| | |
| Muallim | Bir şeyi öğreten, öğretici, eğitici, belletici, öğretmen, ders veren. bilgi veren. Muallime:Ders veren kadın öğretmen. |
| | |
| Mübareke | Tebrik
etmek, tebrik edilmek, mübareklenmek, kutlanmak, tebareklenmek
manalarına gelen dua mahreçli ve Allah lafzı ile birlikte çok
kullanılan kelimedir. Kasabada bayram mübarekesi, düğün mübarekesi,
sünnet mükarekesi, nişan mübarekesi gibi maksada uygun manalarda
kullanılır. |
| | |
| Mücürüm | İşi yanlış veya bozuk yapan yani eline iş yakışmayan anlamında kullanılır. |
| | |
| Mücver | Rendelenmiş kabak, un, yumurta, peynir ve bahatla yapılan bir tür köfte. |
| | |
| Müdana | (Arapça
kelimedir. Halk deyimidir.)Minnet etmek. İyilik, yardım, bağış.
Minnettarlık. Yapılan iyiliğe karşı kendini borçlu saymak. Canıma
minnet: yapılan iyiliği memnuniyetle karşılamak. Kasabada müdane olarak
da kullanılır. |
| | |
| Müdara | (farsçadan
gelme,arapça müradat) Kin ve düşmanlığı gizleyip, görünüşte dostluk
gösterme, yüze gülme.(Dostuna telattuf, düşmanlara müdara:Dostuna
incelik ve iyilik ile muamele etme, düşmanlara da öyle görünme)Kasabada
müdare olarak da geçer. |
| | |
| Muhannet | Alçaklık,
hainlik, namertlik, kalleşlik. namus ve ahlaken bozuk. İhanet eden,
ihanet etmeye müsait kimse. (muhannete muhtaç olmak, muhannet kapısı,
Allah muhannete muhtaç etmesin. gibi) |
| | |
| Mühimsemek | Bu
kelime kasabada möhünsemek-möhümsemek olarak kullanılır. Mühim olarak
kabul etmek, önemli görmek, vazgeçilmez derecede önemsemek manalarında
kullanılmaktadır. Möhümsememek: önemsiz görmek, kaale almamak. |
| | |
| Mukavele | Sözleşme,
kavilleşme, iki tarafın kavli, bir konu veya bir iş hakkında iki
tarafın müşterek karara varması. Mukavelename: Kararlaştırılan işlerin
belgeye geçirilip imzalanması. |
| | |
| Mukayyet | Kayıt altına alınma, ilgilenme, göz kulak olup gözetme. Sahiplenme. |
| | |
| Mülayim | Yavaş,
yumuşak, uygun, uyumlu, sert olmayan, kabız olmayan, ılıman, ılık. (Şu
adama imrendim ne kadar mülayim, hava mülayimleşince buzlar da erimiş,
amma da sert adam insan biraz mülayim olacak. gibi) |
| | |
| Mülazım | Memuriyete
geçmek maksadıyla çalışan ve memur olmayı bekleyen kimse. / Askeri
rütbelerin en küçüğü, teğmenlik, mülazımı evvel ve mülazımı sani adıyla
farklılaşırlar, teğmen üsteğmen manasına kullanılır. / Medre mezunu
olup memuriyet görevi alacak aday. |
| | |
| Mülevves | Tertipsiz,
düzensiz, karmakarışık. Üstübaşı mülevves: üstü başı kirli dağınık. Çok
mülevves:Kir pas içinde bakılacak halde değil. |
| | |
| Müloke | Bol
soğanlı, kıyma ve yumurta ile yapılan yemek çeşidi. Kasabaya özel bu
yemeğe aynı zamanda soğanlama ve mıkla da denilir. Yağda rengi
değişecek kadar kıyma ile çevrilip kavrulmuş doğranmış soğan, domates
biber ve sair sebze ile zenginleştirilmiş sevilerek yenilen kolay yemek
çeşididir. Menemen yemeğine yakınlık gösterir ancak soğanca zengin ve
soğanı baskıncadır. Pasırma, sucuk ve peynir çeşitlerinden de
zenginleştirici olarak kullanılabilir. |
| | |
| Mumbar | Koyun
vb.hayvanların işkembe ve kalın barsağa bulgur vs.iç doldurululup
ağzının dikilerek pişirilmesi ile yapılan yemek. Daha ziyade sucuk
yapımında kullanılan kalın barsağın iyice yıkandıktan sonra yağlı
yüzeyin içe çevrilerek doldurulup tencerede pişirilen yemek çeşidine
mumbar-mumbar dolması denilir. İnce barsaktan yapılmaz. Başka yerlerde
Bumbar olarak da adlandırılmıştır.

|
| | |
| Mundar - Murdar | Pis,
kirli, iğrenç. Dinen yenmesi uygun olmayan şekilde kesilmiş hayvan.
İslami şekilde kesilmeden ölmüş, kendiliğinden ölmüş hayvan. Cinsi
münasebetten sonra yıkanmamış kişilere de denilmişse de. Müslüman
mundar olmaz. Müslümana da mundar denilmez. Ancak kelime gusul
abdestinin önemini izah gayesiyle kullanılmış olabilir. |
| | |
| Musakka | Kavrulmuş kıyma ile pişmiş sebzeli bilhassa patlıcan yemeği. |
| | |
| Musandıra | Eski
kasaba evlerinde oda ile aralık-antre arasındaki bölmede kapının (sağı
veya solunda da olabilen) yanında yatak,yorgan ve eşya konulacak
yüklük,büyük dolap ve banyo olarak da kullanılan bölüm. |
| | |
| Müseyip - müseyyip | Sahip çıkmayan, ilgilenmeyen,dikkatsiz, alakasız. kayıtsızlık, ihmalcilik, savsaklık. |
| | |
| Musibet | Birden bire gelen bela, felaket isabeti. İsabete uğrama. Felaket ve bela, uğursuzluk getiren. |
| | |
| Muska | Göz,
nazar değmesi, tılsım, büyü gibi bir hastalık ve tehlikeden korunmak
için yazılan, üste taşınan veya suyu içilen, ya da tütsülenilen dua.
Genellikle bu duaların katlandıkları gibi üç köşeli olur, muşamba ile
kaplanır. Tılsım, büyü ve falcılık dinimizce yasaklanmış ve büyük
günahlardan olduğu ifade edilmiştir. |
| | |
| Müsmek | Genellikle
ineklerin boynuzunu ileri tutarak toslaması, itelemesi. İneğin vurması,
başını çarparak vurup devirmesi, inek kakması da denilir. Müsmek
kelimesi Kasaba'da mahallen kullanılan bir kelimedir. |
| | |
| Müstamel | Yeni
olmayan, kullanılmış, kullanılan. Eski malzeme. Müstamel elbise,
müstamel ayakkabı gibi.(Traktörü acentadan mı aldın yoksa müstamelmi?,
yenisine para mı yeter müstamelini ancak bulduk. Müstamele para
vereceğine biraz daha boçlanıp yeni alsaydın) İstimal:kullanma, Hüsn-i
istimal: iyi kullanma, Sui istimal:kötü kullanma. Suistimal etmek
kötüniyetli hareket etmek. Kötüye kullanmak. |
| | |
| Müzmal | Eskimiş,
eskiliği üstüne sinmiş, tarumar olmuş dağılmış. Değişikliğe uğramış
bozulup kullanılmaz hal almış. Müzminleşmiş, tamiri imkansızlaşmış.
Elden çıkmış. |
| | |
| Muzır - munzır | Zarar ziyanı dokunan. Ziyankâr. Mazarrat. |
| | |
| Muşmula | İçinde
çokça çekirdekleri olan, sonbaharda olgunlaşan bir meyve. Türkçede
yabani muşmulaya döngel de denir. Mecazi olarak çatık ve buruşuk
yüzlüler için muşmula suratlı denilir. |
| | |
| Muştucu | İyi
ve sevindirici haber getiren. Müjdeci. (Ahmet Ayşe teyzenin avrupadan
oğlunun geldiğini muştuladı. Ayşe teyeze de Ahmete muştusuna karşı 50
kuruş verdi.) |
| | |
| Mıccıldamak | Geviş
getirir gibi yavaş yavaş yemek yemek. Yavaş ve sakız çiğner gibi ses
çıkararak yemek. Lokmayı ağzında çok tutup yavaş yavaş evire çevire
yemek. |
| | |
| Mıhlama | Kavunda,
karpuzda görülen bir tür hastalık. Gelişip olgunlaşma yolundaki karpuz
ve genellikle kavunlarda damar damar çivi çakılmış gibi sertleşmeler
meydana gelerek kavunu olgunlaştırmadan yer yer çürümeye dönmesi
şeklinde seyreden, randımanı düşürüp yenilmeyecek hale getiren
parazitin sebep olduğu bir hastalıktır. |
| | |
| Mıhsıçtı | Argoca;
cimri, eli sıkı, mıskı, cömertlik yapamayan./ Rehavete kapılıp oturup
kalan, tembelliği sebebiyle yorgun görünümlü hareketsiz adam. |
| | |
| Mırıldamak | Mır
mır etmek, alçak sesle kendi kendine bir şeyler söylemek. Hoşlanmadığı
konuda açıktan söyleyemeyip kendi kendine homurdanmak. / hafif bir
sesle kendi kendine şarkı söylemek. |
| | |
| Mırın kırın etmek | Gönüllü gönülsüz davranmak. Layık görülen hali beğenmemek, yapılan muameleyi kabullenmemek, verilen karşılığı-parayı azımsamak. |
| | |
| Mıskı | Eli
sıkı, cimri, kıskanç, eli kapalı, malını yemez yedirmez. Cömert
olmayan, sahavetli olmayan. vermekten esirgeyen . pinti manalarında
kasabada kullanılan kelimedir. |
| | |
| Mısmıl | Mıslım
kelimesinden gelmektedir. Besmele ile kesilmiş, Temiz pak yiyecek,
mundar olmayan temiz. Bu kelime kasabada daha ziyade mısmıl değil, pek
mısmıla benzemez gibi olumsuzluk kelimesi gibi kullanılır. |
| | |
| Mısırga | Hindi.
Mısır tavuğu kelimesinin değişime uğramasıyla, mısır ülkesi tavuğu
manasına mısırga denilmiştir. Kasabada mısırga olarak kullanılmaktadır.
Mısırgalar çok salak, hareketsiz ve fazla düşünceli görüldüklerinden
mecazi anlamlarda kullanılan cümlelerde de çok geçmektedir.(hindi
gibi-mısırga gibi düşünür. Amma uyuşuksun aynı mısırga gibi. vs)

|
| | |
| Mıymıntı | Mızmız, miskin,tembel, uyuşuk, pasaklı. |
| | |
| Mız mız | Elinden
hiç bir şey gelmeyen ve bir şeyi doğru dürüst anlatamayan. Aciz miskin.
Hiç bir şeyi beğenmeyen, her şeye kusur bulan, huysuz. Bıkkınlık ve
sıkıntı verecek derecede tembel, pısırık olan. |
| | |
| Mızıkçı | Oyunda hile yapan, oyun bozan. Yenilmeyi kabul etmeyip tatsızlık çıkaran. |
| | |
| Nacak | Arkası(düğdüsü) tokmaklı, kısa saplı küçük balta. |
| | |
| Nadas | Tarlayı önceden sürüp dinlendirerek ekime hazırlamak. Tarlayı dinlenmesi için ekmemek. Dinlenmeye bırakmak.(Nadasa bırakmak) |
| | |
| Nalbant | At,
eşek, katır gibi tek toynaklı ve yük taşıyan hayvanların ayak
tıknaklarını aşınmadan koruyan demir malzemeden yapılmış nalı hayvanın
ayağını özel aletleri ile traşlayıp çakan, at ayağının bakımını yapan
kişilere denir. Nalbantlık eskiden geçerli mesleklerdendi. Kasabada 3 -
4 tane nalbant ve nalbant dükkanı vardı.

|
| | |
| Nalça | Ayakkabının tabanının aşınmasını önlemek için ölçelerine çakılan demir. |
| | |
| Nalın | Hamamda,
bahçede, ayakyolu vb.ıslak yerlerde giyilen, tahtadan yapılmış yüksekçe
ve tasmalı takunya. Kasabada nalin olarak da geçer. Ayağa takılan
manasına ve nal kelimesinden türetilmiştir. Eskiden terlik ve sandalet
yerine kullanılırdı. Türkülere konu edilmiş nostaljik ayakabı. Ağaçtan
keserle yontularak yapıldığı için devamlı kendine yontan kendi
menfaatini gözeten kişilere nalıncı keseri gibi hep kendi menfaatine
kendine yontuyor derler. |
| | |
| Namahrem | Mahrem:mahremiyet,
yakınlık, gizlilik. Harem dairesindeki kişiler, evlenilemeyecek
derecede yakınlığı olanlar. Namahrem: Mahrem olmayanlar. Yabancılar. El
alem. Çekinilecek uzaklıktaki kişiler. |
| | |
| namissiz dogurdugu | hic bir ise yaramayan insan anlaminda kullanilir Yorumlar:
Argo kullanılan hitap şekli olabilir. Kasabada pek kullanılmamakla
birlikte (Namussuzun doğurduğu) şeklinde hakarethamiz hitap şekli
olarak kullanılabileceği akla yatkındır./aa |
| | |
| Nancacık | Azıcık,
kifayetsiz, çok az. Nekadarcık manasına kasabada kullanılan mahalli
kelimedir.(Ör. nancacık bir şey verdin biraz çok ver. Onunla karın mı
doyar verdiğin nancacık şey? gibi) |
| | |
| Nanemolla | Nanemolla
kelimesi mecazen kullanılmaktadır. Çok kısa boylu huysuz kimseye, gücü
kuvveti yerinde olmayan dayanıksız, sağlığı yerinde olmayan sık sık
hastalanan kişilere denilir. |
| | |
| Nanik | Başparmağı
burnunun ucuna değdirerek açık olan parmakları da oynatarak karşıdaki
kişiye yapılan alay işareti. Birini kızdırmak veya alay etmek alaya
almak için yapılır. |
| | |
| Ne arasın | Aramakla
ilgili gibi görünse de ne arasın veya nearasın şeklinde bitişik de
kullanılan deyim kasabada konu ile ilgisi olmayan alakasız manasına
kullanılır. Öyle zannederdim amma nearasın (hiç de öyle değilmiş) gibi. |
| | |
| Ne oldum oldum. | Israr
etmek, isteğini tekrarlamak, vazgeçmez şekilde isteğinin yerine
getirilmesi için ısrarcı olmak manasında kullanılan mahalli deyimdir. |
| | |
| Nelikle - Neliklerle | Ne şekilde, nasıl zahmet çekerek, ne zorluğa katlanarak, ne güçlükle, ne emeklerle manalarına kullanılır. |
| | |
| Nem ne şekil ? | Nasıl, ne şekilde olduğu belli olmayan, acayip şekilli, veya şekli düzgün olmayan, şekilsiz. |
| | |
| Nembenne | Kim, kimin nesi, bilinmedik ilgisiz kişiler. (kim yapmış, kimin nembennesi bilmiyoruz. Nembenne ne söylemiş bilmem) gibi |
| | |
| Nevazil | Nezle. Üst solunum yolu iltihabı. Şiddetli akıntı yaptıran, mankafa durumu. Akıntılı nezle. |
| | |
| Neyse | Olan
oldu, olsun mühim değil. Ne ise oldu bir kere. Bereker versin daha
kötüsü olmadı. Şükürler olsun her neyse ucuz kurtulduk. gibi manalara
gelir. |
| | |
| Nezelmek | Kullanılmaktan ve eskimekten dolayı zayıflayıp, incelip, nazikleşmek. İyice incelmek. |
| | |
| Nikbed- Nikbet | Nik:(Farsça)İyi,hoş,güzel,alâ.
(Bet:yüz,çehre,beniz) Bet: kötü, fena, çirkin, nahoş. Bet kelimesi
genellikle tekrar unsuru oalarak kullanılır. Betbeniz, bedbereket,
betberbat gibi. Nikbet:İyi olmayan, iyiliği olmayan, güzel ve hoşluğun
tersine olan manalarda kullanılmaktadır. |
| | |
| Nişadır | Amonyak
tuzu denilen tuzlu ve yakıcı beyaz bir madde. Kalaycılar kalaylayacağı
kabın temizlenmesi ve kalayın kolay sıvanması için ateşle birlikte
kullanırlar. |
| | |
| Noda | Arpa,buğday,yulaf,çavdar
vs. gibi hububat mahsulü ile saman gibi ihtiyaç maddelerinin
ambar-samanlık gibi kapalı yerlerin yetersizliğinden, muhafaza altına
alınamadığı zamanlarda, göz önünde olabilecek arazi ve harman
yerlerinde açıkta kazılan çukurlara dökülüp yığılan ve üstünün
sap,saman ve toprak örtülerek muhafaza altına alınarak depolanmasına
denir. Harman yerlerinde mahsulün toplanarak bir araya yığılmasına da
nodalama tabiri kullanılır. |
| | |
| Nokra | Koyun,
keçi gibi çeşitli evcil memeli hayvanlarda, özellikle sığırlarda
rastlanan ve büvelek kasabada bövelek olarak adlandırdığımız sinek veya
uçucu böceğin sebebiyet verdiği, hayvanın derisi ve deri altına
yerleşip tahribata sebebiyet veren ölümcül olmayan hayvan hastalığı.
Kasabada Okra da denir. |
| | |
| Nöğürüsünüz | Ne
iş görürsünüz sorusunun halk arasında kullanılan bozulmuş ve kısalmış
şeklidir. Ne yaparsınız, ne iş görürsünüz, nasılsınız gibi anlamlarda
Konya ve civar yerleşim yerlerinde de nöğürün, nöğürürsünüz, ne
yaparsın, ne görürsünüz manalarında kullanılmaktadır. |
| | |
| Oba | Birkaç odaya bölünmüş, büyük ve uzun göçebe çadırı. Çadır halkı, göçebe ailesi. Göçebelerin bir zaman için konakladıkları yer. |
| | |
| Obbülü | Farsça
kelime, Kasabada halen kullanılır. Od(Farsça):ateş, bel(Türkçe):kürek =
Odbeli=ateşküreği, odbeli kelimesi bozulmuş şekli ile öpbülü obbülü
olarak da kullanılmaktadır. |
| | |
| Öbek | Yığın yığıntı, bölük, takım. Yığılıp toplanmış.(öbek öbek toprak dökmüşler, halk öbek öbek toplanıp oturmuş) |
| | |
| Obirisi | Aralarında
küskünlük, küslük, güceniklik, dargınlık bulunduğu için konuşmayanların
küs olduğu kişinin ismini söylemek mecburiyetinde kalması durumunda o
kişi hakkında adını hitap şekli. Daha ziyade çocuklar tarafından
kullanılır. |
| | |
| Ocak küresi | Kasabada
eskiden evlerin odalarında girişte tam karşılarında şömine şeklinde
olup, aralıklarda tandır evinde aşevinde bulunan odun yanan ocakların
sağlı sollu kenarlarındaki yüksek çıkıntıya küre denilir. Yanan ateşin
üzerine konulan tencere, tava zemin seviyesinde yükselti yer küre
olanarak adlandırılmıştır. Pişen yemeklerin kabı tencere ve tavası
emniyet altında durması için, yarım daire şeklinde duvar çukurluğundaki
ocağın yan taraflarında küre tabir edilen bölümlerde bekletilirdi. |
| | |
| Öcü | Çocukları korkutmak için uydurulan, korku verici hayali varlık, umacı. |
| | |
| Ocumak - Ocutmak | Ocumak:
Zor ve zahmetinden dolayı bir işi yapmaya gönüllü olmamak. İşin eziyet
haline dönüşmesinden dolayı isteksizlik. Uzaklaşma isteği. İstememek.
Zorluğu sebebiyle vazgecip yanaşmama isteği. Ocutmak: Zorluk çıkararak
vazgeçirmek. Ezeyet vererek uzaklaştırmak. |
| | |
| Ödlek | Korkak, yüreksiz, cesur olmayan, cesaretsiz. |
| | |
| Ofun sofun olmak | Sıkıntı,
üzüntü ve acınma içine düşmek. Of:sıkıntı, bezginlik, usanç, bıkma ve
acıma halinin dillendirilmesi acıma narası anlamında olmasına rağmen,
Ofun sofun olmak, of kelimesinden türetilen ve kasabada kötü hale
düşmek, mahcup olmak manasında da kullanılır. |
| | |
| Oha - hoha | Büyükbaş
hayvanları, özellikle öküzleri durdurmak, hareket ettirip yürümeleri
için kullanılan kelime. (oha var menzil aldırır, oha var zelve kırdırır) |
| | |
| Öhö | Öksürük
sesi veya öksürük sesi taklidi. mcz. dikkat çekmek, alay etmek,
farkettirmek, ikaz etmek maksadıyla çıkarılan öksürme sesi. |
| | |
| Okka | Dörtyüz
dirhemden oluşan bir ağırlık ölçüsü. Okka her yerde dörtyüz dirhem.
Kilogramdan ağır gelen ve günümüzde nostaljik bilginin dıışında
kullanılmayan ağırlık ölçüsü birimi. |
| | |
| Oklava | Hamuru
istenilen(mayalı, bazlama, taptup, şebit) şekle göre açmaya yarayan,
ihtiyaca göre kalınlık ve uzunlukta yuvarlak deynek. Kasabada oklavı
olarak da adlandırılmaktadır. |
| | |
| Okuntu | Kasabada
düğünlerden evvel düğün davetiyesi olarak davet edilen kişilere
dağıtılan hediyelik eşya. Mendil, bardak, havlu, patiska pazen kumaş
gibi değişen şekillerde olabilen eşya dağıtılarak düğüne davet ilanı. |
| | |
| Okus pokus | Hile hurda ve gözaçıklığı ile oyuna getirme. Aldatma. Sihirbaz cambaz numaraları. |
| | |
| Öküz | 1.Çift sürmekte, araba çekmekte kullanılan erkek sığır. 2. Akılsız, kafasız, kalın kafalı kimse. |
| | |
| Olçum | Elinden
iş gelir, eli işe yatkın becerikli kimse. (iş tutuşundan belli olçumlu.
Eli olçumlu iş yakışıyor. Yaşından büyük gösteriyor ve hareketleri de
olçumlu.) |
| | |
| Olsun | Peki, kabul, tamam manasına razı olmak ifadesi. (varsın olsun) |
| | |
| Oluk | Üst
kısmı açık boru, toprağa veya taşa kazılmış üstü açık su yolu, ağaç,
kaya vs oyularak su aktarmaya aracı. Bir şeye oyulmuş yol, yiv, açıklık. |
| | |
| Ön | Bir
şeyin yüze gelen kısmı, cephesi, alın, düş yüz, göğüs, sine
manasındadır. Ön ayak olmak,ön saf, öne düşmek, öne sürmek, önü kesmek,
önüne dikilmek, önüne geçmek, önüne gelmek,önüne katmak, önünü almak,
önünü ardını düşünmek, gibi manalarda da kullanılır. Ön ayrıca önmekten
emir olarak da kullanılır. (bkn.Önmek) |
| | |
| Onculayın | O gibi, ona benzer, ona göre, onun gibi. |
| | |
| Ongun | 1.Bir
devlet, hanedan veya şehrin sembolü. Karaman'ın sembolu ongun kuşu.
2.Verimi iyi bol olan. Onmaktan gelen bir kelimedir. 3.Faydalı hale
gelmiş. bayındır. 4.Kutlu uğurlu manalarına gelir. 5. En eski
topluluklar kendilerini ondan meydana geldiğine inanarak mukaddes
sayılan hayvan, ağaç, rüzgar gibi nesneler. |
| | |
| Onmak | İyi olmak, iyileşmek, şifa bulmak. Eksiklerini tamamlayıp kötü yönlerini düzelterek gönül ferahlığına ulaşmak. Mutlu olmak. |
| | |
| Önmek | Sinip,
görünmeden takip etmek. Kamuflaja girip görünmeden yapılanları takip
etmek. (Avcılar avlarını önerek bekler ve önerek yaklaşırlar. Sizi
duvarın arkasında önerek ne yaptığınızı gördüm. Bizim saklamamıza gerek
kalmadı ki biz tamamen önmüş. Komşusunu öndü, önerken gördüm, önerek
arkasından gidiyordu. gibi kullanılır) Mcz. Röntgenlemek. |
| | |
| Orak | Tırpanın küçüğü, kısa saplı 50 cm uzunluğunda ve 50 cm. kıvrımında içi keskin yay şeklinde ekin biçmede kullanılan el aleti. |
| | |
| Ordubozan - oyunbozan | Fesatçı,
nifakçı, karıştırıc, bozguncu. Bir işi, oyunu veya olayı olumsuz yönde
etkileyecek görüş ve davranış ortaya koyarak, bozgunculuk etmek. |
| | |
| Öreke | Kadınların
büktükleri yün, keten vb. şeyle |